20 Ağustos 2018 Pazartesi

Kalabalık sonrası yalnızlık huzuru...

Evdeyim. Üzüm'le başbaşa. Eşim bayram için ailesinin yanında gitti. Daha doğrusu onlar 10 gün önce gelmişlerdi, dün beraber döndüler memleketlerine. Herkes ailesiyle vakit geçirecek bu bayram(!)da. Kurbana ilişkin düşüncelerimi  tekrar etmek istemiyorum, öncesinde çokça yazdım zaten. O yüzden Üzüm'le başbaşa burada kalmış olmak beni çok mutlu etti diyebilirim. Bir gün anne, bir gün baba ziyareti yapacağız ablamla. Sonra ablamla takılırız yine büyük ihtimal. Anne ve babamı da kurban kesme fikrinden vazgeçirdiğimi söyleyebilirim sanırım. Gerçi babam da dini açıdan benimle hemfikir gibi. Ama annem dindar bir kadın. Muhtaç birilerine yardım etmenin daha hayırlı olacağı noktasında buluştuğumuz için çok mutluyum. 

Yalnızlıktan neden bu kadar hoşlandığımı ve kalabalığın neden beni bu kadar rahatsız ettiğini düşündüm son günlerde. Evde yatılı misafir olması, Üzüm'ün çocuklara saldırganlığı, misafirlerin Üzüm'ü sevmemesi (daha doğrusu bu hissin karşılıklı olması), sürekli Üzüm'ü kontrol etmek yordu. Onu bir odaya kapatmak asla istemediğim bir şey. Ama yemek yerken yapmak zorunda kaldım çünkü Üzüm masanın altına girdiğinde herkes sandalyenin üzerine çıkacak kadar ürküyor ondan. Üzüm olmasaydı misafir olması ve kalabalık bu kadar yormazdı belki ama yine de sakinliği huzur verici buluyorum ben. Kendim olamadığım ve kesişen noktalarımızın az olduğu insanlarla aynı ortamda bulunmak yoruyor beni. Rol yapabilen bir yapıya sahip de değilim. Toplumsal kalıplara giremiyorum. Bu benim eksikliğim mi yoksa diğerlerinin mi bilemiyorum. 

Ablamla da konuştuk geçenlerde bu konuyu. Biz neden kalabalık sevmiyoruz, misafir sevmiyoruz diye. Yetiştirilme şeklinden kaynaklanıyor sanırım. Annem de sevmez öyle kalabalığı falan. Çocukken çok nadirdi bize misafir gelecek falan. Çekirdek aile modunda büyüdük. Sanırım öyle de alıştık işte. Eşim de kalabalık ailede, sürekli cümbüş halinde büyümüş, o da öyle mutlu oluyor. O yüzden birbirimize diretip sinir harbine girmek yerine herkesin mutlu olacağı şekilde vakit geçirebilmesi için fırsat yaratmak sanırım önemli olan. 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Kabak Koyu Tatili 2

Geçen seneki ilk ziyaretimizden sonra iple çektiğim bir Kabak Koyu tatili daha bitti. Bu cennete gitmek isteyenler için bir gezi yazısı yazmam şart. 

Şimdi efenim Kabak Koyu, Fethiye Ölüdeniz'den 20 km uzakta bir koy. Sağ tarafınızda müthiş bir maviyle Akdeniz'in size eşlik edeceği oldukça dolambaçlı, yokuşlu, inişli bir yol. Yolun sonuna geldiğinizde hem otopark hem cafe olarak hizmet veren bir işletme var. Günlük 10 tl ücretle arabanızı buraya emanet edebilirsiniz ya da bazıları gibi yol kenarlarına bırakabilirsiniz. Kabak Koyu'na araç inişi yasak, o yüzden ya servislerle iniyorsunuz, ya da yürüyorsunuz. Ki ikinci seçeneği hiç ama hiç tavsiye etmem. Çünkü leş gibi sıcakta o tozlu yollarda, yaklaşık 30 dakika kadar yürümeniz gerekir. Hele bir de eşyalarınız varsa zaten pek mümkün görünmüyor yürümek. Servis ücreti kişi başı 6 tl. Servise bindiğiniz an macera başlıyor. Toprak yollar oldukça kötü durumda, daracık yollar acayip dolambaçlı ve son derece tehlikeli bir uçurumun kenarından gidiyorsunuz. Yolun kenarında hiçbir koruma yok. Bir teker ilerisi uçurum yani. İyi bir haber vereyim de içiniz rahat etsin, buradan düşen bir servis aracı yokmuş bugüne kadar. Aman olmasın da. Yolların neden bu durumda olduğunu sordum sanırım yakın zamanda buna ilişkin bir çalışma yapılacakmış. Tamam yine araç girişi yasak olsun, bu benim de desteklediğim bir durum. Araç girişi serbest olursa Kabak, Kabak olmaktan çıkabilir. Ama yollar düzeltilse çok daha sağlıklı olacak. Böbrek taşı olanların rahatlıkla düşürebileceği 5 dakikalık bir yolculuktan sonra koya iniyorsunuz. Günübirlik gelenler sahilde iniyorlar, sizi kalacağınız kampa kadar bırakıyorlar sonra. Çok sayıda kamp var koyda. Bazıları koya daha inmeden biraz tepede kalıyor, bunların manzaraları muhteşem tabi ama denize ulaşımları diğer kamplara göre daha zor. 

Biz geçen sene de Turan Hill Lounge'ı tercih etmiştik, bu sene de. Kabak Koyu'nun en eski kampıymış. Çok memnun kaldık biz. Odaları çok güzel, denize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Yemekleri iyi, personeli iyi. Kediler, tavuklar her yerde. Geçen sene yoktu, bu sene keçiler de var. Deniz dalgalıydı hep. Girişte ve çıkışta biraz zorlasa da sonrası sıkıntı yaratmıyor. Su sıcacıktı. Muhteşem bir mavi. Sabah erken kalksam dalgasız olacağını düşündüm ama ı ıh. Malesef sürekli dalga vardı. Eylül aylarında düz olduğunu söylediler. Seneye Eylül'de gideriz biz de :)

Öyle animasyon gösterilerinin yapıldığı, cıstakcıstak mekanlar yok. Geceleri şarabını, içkini alıyorsun, sahile iniyorsun, yıldızlar muhteşem. Tatil mekanlarında sıkça görülen vıcık vıcık insan kalabalığı yok. Doğanın göbeğinde, sessiz sakin, huzur bulabileceğiniz, kafa dinleyebileceğiniz bir yer. 

Fiyatlara gelince, Turan Hill'de tuvalet banyonun ortak kullanıldığı odalar ile içinde özel bulunan odalar var, çadır alanı var. İster kendi çadırınızla, isterseniz işletmeye ait çadırlarda konaklayabiliyorsunuz. Odaların boyutlarına, tuvalet ve banyonun durumuna göre fiyatlar değişiyor. Kahvaltı ve akşam yemeği fiyatlara dahil. Onun dışında yiyip içmek istediğinizde uçuk rakamlar beklemiyor sizi. Şehiriçinde bir mekana oturduğunuzda gelen menüyle aynı fiyatlar hemen hemen. Çok lezzetli bir menüsü var. Vegan-vejetaryen seçenekler de mevcut. Sahile yakın bir yerde market de var. 

Biz 2 arkadaşımızla gittik bu sene ve kampın en büyük evinde kaldık. 2 katlı olan evin alt katında bir banyo ve tuvalet var. 2 katın da balkonu vardı ama üst kattakinin müthiş bir manzarası vardı. Odalarda tv ya da buzdolabı yok. Klima var. Günlük kişi başına düşen ücret 225 Tl idi. 

Bu sene talihsizliğim hasta olmam oldu. Gittiğim gün boğaz ağrısıyla başladı. Geçirmek için ne bulduysa içtim. Hatta sağolsunlar personel bana zencefilli limonlu bir karışım yaptı ki tam bir ilaçtı. Ama yine de olmadı, ertesi sabah  o kadar kötü uyandım ki. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her yerim ağrıyordu. İşte Kabak Koyu'nun bir eksisi size; doktor yok. Herhangi bir rahatsızlığınızda size bakabilecek biri yok. En yakın doktor Ölüdeniz'de. Bu da en az 45 dakika demek. Yani acil bir durumda epey sıkıntı yaratabilecek bir eksiklik bence bu. Doktora gitmem şart olduğu için servis çağırdık. Yarım saate yakın bir zamanda yukarı çıkabildik. Aracımızı alıp Ölüdeniz'e gittik. Sağlık ocağı bulduk. İğne verdi doktor. Hadi o gün orda yaptırayım ya ertesi gün, sonraki gün kim yapacak iğneyi? Aradım kampı, çok tatlı ve ilgili bir kız var, o iğneleri aşçılarının yapabildiğini, kendilerine de onun iğne yaptığını söyledi. Ohh dedim. Kampa geri döndük, iğneleri verdik. Aşçı bu iğneyi yapamayacağını söylemiş, ama yan kampta bir hemşire olduğunu, onunla konuşup ayarlayacağını söyledi. Tamam dedik. Ertesi sabah oldu, iğne vakti geldi. Soruyorum bizim haberimiz yok, sizin konuştuğunuz personel izne çıktı. E yan kampı arayın o zaman hemşirelerine söyleyin, neyse aradılar hemşire falan yok. Konuştuğumuz personelinizi arayın, onun bilgisi var, arayamayız izinde. Yardımcı olamıyoruz kusura bakmayın dediler. Aslında büyütmek istesem olay çıkarabileceğim bir durum. Bu soğuk algınlığı değil de başka bir rahatsızlık olsa ne olacaktı? Ya da şöyle diyeyim, ben Türk değil de yabancı bir konuk olsam aynı muameleyi ona da yapabilecekler miydi, bunu merak ediyorum. Olayı kapattık orda ama canımız sıkılmadı da değil. İlaçla vs. atlattık. Zaten o tek iğne bile inanılmaz toparladı, kendime getirdi beni. 

Kamptan ayrıldık, Ölüdeniz'i geçmek üzereyiz telefonum çaldı. Biz size yanlış iğneleri vermişiz, onlar bizim B12 iğnelerimizmiş. Ee ne yapabilirim, orada bir market ismi vereceklermiş ben oraya bırakacakmışım. Ben de bekliyorum ki benim iğnelerimi getireceklerini falan söylücekler. Kusura bakmayın ben market arayamam Ölüdeniz'de dedim. Bu konuda da ben onlara yardımcı olmadım. İğnelerim de onlarda kaldı zaten:( 

Bunu ufak bir aksilik olarak görüyorum ben. Çünkü gerçekten çok sevdim orayı. Kabak Koyu'nu ve evet bazı hatalarına rağmen Turan Hill'i. Diğer kampları da araştırdım, bence en güzeli Turan.

Kabak'a giderken ne almalısınız? Deniz ayakkabısı en çok işimize yarayan şey oldu diyebilirim. Çok fazla sivrisinek olduğunu söyleyemem ama vücuda sıkılan sineksavarlar iş görüyor. Sahilde şezlong ya da güneş şemsiyesi yok.  Kamptan bize şemsiye verdiler ama kampta kalmayacaksanız şemsiyeye ihtiyacınız olabilir. Haa bir de telefon çekmiyor :) Kampın restaurantında ve bazı alanlarda çekiyor, onun dışında maalesef hat yoktu. Onun dışındaa, pek bir şey almayın yaa. Kitabınızı alın gelin, gündüz cırcır böcekleri sesi eşliğinde kitabınızı okuyun. Geceleri dalga sesi ve şarap eşliğinde gökyüzünü izleyin. 

Kampın kedileri. Müthiş pozlar veriyorlar ve gerçekten çok mutlular.

Kolyeli keçiler. Bulundukları alan biraz dar yalnız:( Son derece hayvansever bir işletme olduğu için otlatmaya çıkardıklarını ve onlara iyi baktıklarını düşünüyorum. 

Şanslı ve huzurlu kedi. Baygın gözlerle manzaraya birlikte eşlik ettik. 

İşte kedinin ve benim oturduğumuz köşe. Burası cennet!

Kahvaltı zamanı. Tabi ki ona da yer ayırdık :)

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Ay Tutulması ve iki film..."Tully" "The Post"


Cuma gecesi tutulmayı izlemek için Karaburun tarafına gittik eşimle. Şimdiye kadar gökyüzünde gördüğüm en muhteşem görüntüydü diyebilirim. Çizgi filmlerdeki abartılı çizimler olur ya, onlar gibiydi. Gerçek değilmiş gibi... Büyüleyici. Bu benim için böyleydi tabi. Eşimin o kadar da etkilendiği falan yoktu. Gökyüzünde olup bitenler neden bana bu kadar büyüleyici geliyor da onun için gayet sıradan? Ben mi abartıyorum acaba diye sorguluyorum o bu kadar normal karşılayınca. Ay'ı ha parlak görmüşsün ha tutulmuş halini, ne fark ediyor ki dedi. Benim içinse nasıl bişi biliyor musun. Evrenin akıl almaz büyüklüğünü hayal etmek, üzerinde yaşadığın gezegenin gölgesinin Ay'ın üzerine düşüşünü dakika dakika takip etmek, tam tutulma sırasında atmosferimizden süzülen güneş ışınlarının Ay'ı kızıl renge boyaması, gökyüzüne asılı kalmış devasa bir portakalmış gibi gerçeküstü bir görüntü oluşturması, o sırada Ay'dan baksak Dünya'nın nasıl görüneceğini hayal etmek... Bunlar çok etkileyici geliyor bana. Herkesin etkilendiği şeyler farklı olabilir tabi. Ben etkilenme çıtamı epey yükseltmişim anlaşılan. 

Üzüm'le evde tembellik yapmaya devam ediyoruz. Kitap okuyorum, film izliyorum, İngilizce çalışıyorum, yemek yapıyorum falan. Öyle geçiyor gidiyor izin günlerim. 

Dün Charlize Theron'un başrolde oynadığı "Tully" filmini izledim. "Komedi, dram" yazıyordu film türünde. Ama filmin hiçbir saniyesinde komedi görmedim ben. Harbiden film boyunca güldüm mü ben, yoo. Neresinde komedi gördüler acaba bu filmin. Anne olmanın zorlukları üzerine bir film Tully. 3. çocuğuna hamile Marlo isimli bir kadın.  Filmin bazı sahnelerinde Marlo ile birlikte nefessiz kaldığımı hissettim.  Ben filmi beğendim. Anne olanlar filmi izleyince ne düşünürler bilmiyorum ama benim sık sık düşündüğüm ne kadar doğru bir karar verdiğimdi. Filmi izleyen anneler varsa fikirlerini öğrenmek hoşuma giderdi.

Bir önceki gece de "The Post" u izledim. Maryl Streep, Tom Hanks başrolde. Yönetmen Steven Spilberg. Devlet sırrı olarak nitelendirilen gerçekler ve basın özgürlüğü üzerine bir film. Al işte yine tanıdık konular, yine ülkemin haliyle karşılaştırdığım olaylar. Benzer olaylarda ülkemde yaşananlar ve filmde olanlar. Amerika'nın Vietnam da kaybedeceğini bile bile halkını kandırması, askerlerini bile bile ölüme göndermesi, buna ilişkin devlet sırrı niteliğindeki belgelerin haber yapılması üzerine yaşananlar... Hayır hayır Mit Tırları ve Can Dündar olayında yaşananlara hiç benzemiyor :) 

İki filmi de öneriyorum kısacası. Haydin gittim ben.


25 Temmuz 2018 Çarşamba

Köpek Adası (Isle of Dog)


İzinde ilk günüm. Evdeyim. Başım ağrıyor sabahtan beri. Off. Temizlik yapayım dedim bi ara ama 5 dakika sonra vazgeçtim. Bugün yayılacağım bütün gün. 


Dün akşam bir animasyon izledim. Köpek Adası (Isle of Dog). İzlediğim tüm filmlerdeki distopik öğeler neden yaşadığımız süreçlere, başımızdaki kişilere bu kadar benziyor? Sanki tüm dünyanın distopik ürünleri okunmuş ve uygulanmaya konmuş gibi geliyor artık. Neyse animasyona dönersem, köpek gribi hastalığının yayılmasıyla, yönetimde bulunan diktatörün kararname çıkararak tüm köpekleri ıssız bir adaya bırakması, köpeklerin orada yaşadıkları, azınlıktaki hayvan hakları savunucularının bu trajediye engel olma savaşları vs olarak özetleyebilirim. Stop motion tekniğiyle çekilen filmin yönetmeni Wes Anderson. Ben çok beğendim, izleyin derim. 

Bu hikayenin sadece bir hikaye olmasını dilerdim. Yakın tarihimizde böyle bir olayın yaşandığını biliyor musunuz? 1910 yılında İstanbul'dan toplanan ve gemilere yüklenen tam 80 bin köpek Hayırsız Ada adı verilen adada ölüme terk edildi. Köpekler üzerinde hiçbir şey olmayan bu küçücük kara parçasında açlıktan birbirini parçalayarak, inleyerek, bağırarak, acı çekerek can vermişler. 



İnsan dışında hiçbir tür böyle bir ahlaksızlığı yapamaz. Yaratılmışların en şereflisiyiz diye kandırsın bazıları kendini. Var olmuşların en ahlaksızı, en vicdansızı, en kötüsü, en zararlısıyız. Biz tür olarak evrimin kusurlu zinciriyiz bence. Evrim ne der, uyum sağlayan kazanır. Bizler uyumsuzuz, doğayla en uyumsuz türüz. Doğaya karşı kazandığımızı düşünüyoruz ancak kendimizle beraber diğer türlerin de sonunu hazırlıyoruz farkında olmadan. 

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Kedi ağacı, izin planları ve Küçük Joe'ya sesleniş...

Küçük Joe, nerede yaa. Terk edilmiş gibi hissettim kendimi, bomboş sayfasını görünce. Bu duruma ilişkin bir şey yazdı da ben mi kaçırdım? Yeni bir blog var ve ben mi bilmiyorum. Kafamda deli sorular. Lütfen aydınlatın beni. 

İzne çıkıyorum yarından sonra. 17 gün. Aylardır iple çektiğim 3 günlük bir Kabak tatilim var. Onun dışında planlanmış bir şey yok. Geçen sene gittim ilk defa Kabak Koyuna. Buraya da yazmıştım sanırım. Çok çok beğendim. Bir aydan uzun zamandır, öyle bir haldeyim ki... Aşerir gibi istiyorum orada olmayı. Gözümü kapatıp orada olduğumu düşünüyorum çok bunaldığımda. O gökyüzünün altında sahilde uzanmak istiyorum. Dalga sesleri eşliğinde, samanyolunun kusursuz güzelliğini izlemek istiyorum.  

Üzüm'e kocaman bir kedi ağacı aldık. Devasa tavana kadar bişi yani. Ama o hiç oralı olmadı ya. Alışınca kullanacağını umarak teselli ediyorum kendimi. Montajı çok kolaydı. En üst katına kadar kendi başıma yaptım. Sonraları yükseklik sebebiyle zorladı. Bir de aslında basit ama bizim açımızdan zor kısmı duvara sabitleme kısmıydı. Çünkü evimizde ne alet edavat var, ne de bu işlere meraklı bir erkek :P Kocamın böyle tadilat tamirat işlerine hiç mi hiç ilgisi yoktur. Matkap gerektiğini kabul etmek istemeyen kocam önce duvara çivi ve çekiçle tecavüz etti. Ama çivi duvarla birlikte geri gelince mecburen dediğimi uygulamak zorunda kaldık. Komşudan bulunan matkap ve apartman görevlimizin yardımıyla montajı tamamladık. Gerisi Üzüm'e kalmış. Biz yaptık elimizden geleni. 

İngilizce çalışmaları devam ediyor. Akşamları çalışıyorum. Ya kelime bilgim var ama iş konuşmaya ve konuşulanı anlamaya gelince sıkıntı başlıyor. Çok hızlı ve yuvarlayarak konuşulunca hiçbir şey anlamıyorum. Yazılı olarak görünce haaa diyorum ama söyleyiş zorluyor. Zamanla olur o da dimi.

15 Temmuz 2018 Pazar

.


İngilizce öğrenmeye karar verdim blog. Zaten bugüne kadar öğrenmemiş olmam hataydı. Yıllardır istiyorum ama bir türlü istikrar sağlayamamıştım. Motive eden sebepse buralardan çekip gitme isteğim. Ciddi ciddi düşünüyorum artık bunu. Ama çok çok zor bir karar bizim için bu. Mesleğimiz yok, dilimiz yok, yaşımız olmuş ohoo. Ama yine de bir yerden başlamak lazım değil mi. Biraz biraz araştırmaya başladık ama öncelikli hedef dil öğrenmek. Birkaç uygulama yükledim telefona, akşamları çalışıyorum bakalım. Zemini kuvvetlendirdikten sonra bir kursla devam etmek en mantıklısı sanırım. Bu arada para da biriktirmemiz lazım. 

Bu ülkenin yarısı diğer yarısından nefret ediyor artık. Uçurum öyle derinleşti ki. Zam yağmuru karşısında ülkenin bir yarısı "ohh daha beter olsun" diyor mesela. Sanki kendilerini etkilemiyormuş gibi. Ama hak ettiğimiz şekilde yönetilmenin karşılığı bunlar. Kurunun yanında yaş misali. Diğer yarısı ise o kadar odaklanmış mı desem büyülenmiş mi desem, at gözlüğü mü takıyor desem (bu şuurunu yitirircesine bağlanma durumu karşısında ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum). Ülkede olumsuz olan her ne varsa dış güçlerin oyunu. Faiz hobisiydi, İsraildi, bizim yükselmemizi çekemiyorlardı, dünya liderimizi kıskanıyorlardı falan... Artık anlatacak gücüm, söyleyecek kelimem kalmadı benim ya. Önceden sinirden uykularım kaçacak kadar takardım kafaya. Artık sinirler laçka oldu. Üzülmüyor muyum, üzülüyorum. Üzüldüğüm kısım kurunun yanındaki yaşlar. Ben ve benim gibiler. Sinirimi bozan kısımsa diğer yarı. Ama artık şuna eminim ki, her ne olursa olsun görmeyecekler, anlamaya çalışmayacaklar, farketmeyecekler. Çünkü cidden bir dine inanır gibi inanıyorlar, sorgusuz sualsiz. Tapar gibi seviyorlar adamı. Ne dersen de, boş. Ne kadar anlatamaya çalışırsan çalış, dinlemiyorlar. 

Tren kazası oluyor, 24 vatandaş ölüyor, 300 küsur yaralı var. Ama ülkenin yarısının umurunda bile değil. Şaka gibi ya artık ülkenin hali. Trajikomik. Şunu bile okudum sosyal medyada: "kaza için yaygara koparanların amacı törenleri iptal ettirmek." Ne diyeyim ki... Buna söylenecek bir şey var mı? Gitgide daha duyarsız, daha kindar, daha ayrıştırılmış bir toplum oluyoruz. Başkalarının acılarından mutluluk duyar hale geldik. 

Üzülüyorum ve sıkılıyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Ufacık hayatımızda küçücük mutluluklarımız oluyor, onlara bile sevinemiyoruz. Her gün yeni kötü haberler. İnsanların birbirine düşmanca tavırları, bu ayrıştırılmışlık çok canımı sıkıyor. Kalitesizlik, liyakatsizlik...

Öyle işte be. Yine iç sıkıcı şeyler yazıyorum yaa. Sanki her şey kötü gidiyormuş gibi. Aslında öyle değil işte, hayatımızdaki ufak mutluluklarımızı boğan bir ülke gündemi olunca insan buraya öyle şeyleri yazmaya bile utanıyor. Çocuklar öldürülüyor, hayvanlar işkence görüyor. Bunlar olurken insan mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi geliyor.  

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Serenad - Zülfü LİVANELİ


Zülfü Livaneli'nin okuduğum 3. kitabı Serenad. Önce Son Ada'yı okumuştum, sonra Kardeşimin Hikayesi ve son olarak Serenad. Son Ada'yı çok sevmiştim. Çok çok sevmiştim. Kardeşimin Hikayesi'ni de. Ama Serenad kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir kitap oldu benim için. Çok duymuştum methini ama bu kadar sarsıcı beklemiyordum açıkçası. 

Çok yakın tarihimize ilişkin bilmediğimiz ne acılar varmış. Neler yaşanmış. Kitabı okurken bir an acaba kurgu mu diye düşündüm. Sonra araştırdım ve ne kadar cahil hissettim kendimi. 


Kitap, yakın tarihe ilişkin az bilinen ama çok can yakan olaylar etrafında dönüyor. Mavi Alay, Struma faciası gibi. İsimlerini bile duymamıştım, ki tarihle içli dışlı olduğum bir dönemim var hayatımda. (Ne utanıyorum bunu söylerken bile.) Bu olayların bilinmemesi, daha doğrusu bilinmesinin istenmemesi aslında çok açık. Çünkü gerçekten utanç verici. Kitapta da dediği gibi Livaneli'nin "her devlet öldürür." Ama böylesi cidden bir devlet için yüz karası. 

Kitaba dair çok detay vermek istemiyorum, diyeceğim tek şey okuyun, öğrenin, araştırın. Zaten kitap biter bitmez araştırma isteği duyuyorsunuz. Bir kez daha hayran kaldım Livaneli'ye. 

Eğitim kalitemizin süründüğünü herkes biliyor az çok. Bana göre en çok sürünense tarih eğitimimiz. Adeta çocukları tarihten soğutmak, tiksindirmek için hazırlanmış bir eğitim programı. Ve bu, eğitimin her aşamasında böyle. Üniversite dahil, hatta belki de en çok üniversite. Ceddiyle, atasıyla, geçmişiyle bu kadar övünüp de tarihine bu kadar cahil bir toplum daha var mıdır acaba? Bi şey bildiğimiz yok, ama yine de; ver mehteri, ver mehteri... 

Her şeyimizin içi boş. Bilgimizin, yaptığımız işin, nezaketimizin, sevgimizin... Yarım yamalak bilip, çalışıyormuş gibi görünüp, ayıp olmasın diye kibarlık gösterip, bencilce seviyoruz. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...