15 Temmuz 2018 Pazar

.


İngilizce öğrenmeye karar verdim blog. Zaten bugüne kadar öğrenmemiş olmam hataydı. Yıllardır istiyorum ama bir türlü istikrar sağlayamamıştım. Motive eden sebepse buralardan çekip gitme isteğim. Ciddi ciddi düşünüyorum artık bunu. Ama çok çok zor bir karar bizim için bu. Mesleğimiz yok, dilimiz yok, yaşımız olmuş ohoo. Ama yine de bir yerden başlamak lazım değil mi. Biraz biraz araştırmaya başladık ama öncelikli hedef dil öğrenmek. Birkaç uygulama yükledim telefona, akşamları çalışıyorum bakalım. Zemini kuvvetlendirdikten sonra bir kursla devam etmek en mantıklısı sanırım. Bu arada para da biriktirmemiz lazım. 

Bu ülkenin yarısı diğer yarısından nefret ediyor artık. Uçurum öyle derinleşti ki. Zam yağmuru karşısında ülkenin bir yarısı "ohh daha beter olsun" diyor mesela. Sanki kendilerini etkilemiyormuş gibi. Ama hak ettiğimiz şekilde yönetilmenin karşılığı bunlar. Kurunun yanında yaş misali. Diğer yarısı ise o kadar odaklanmış mı desem büyülenmiş mi desem, at gözlüğü mü takıyor desem (bu şuurunu yitirircesine bağlanma durumu karşısında ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum). Ülkede olumsuz olan her ne varsa dış güçlerin oyunu. Faiz hobisiydi, İsraildi, bizim yükselmemizi çekemiyorlardı, dünya liderimizi kıskanıyorlardı falan... Artık anlatacak gücüm, söyleyecek kelimem kalmadı benim ya. Önceden sinirden uykularım kaçacak kadar takardım kafaya. Artık sinirler laçka oldu. Üzülmüyor muyum, üzülüyorum. Üzüldüğüm kısım kurunun yanındaki yaşlar. Ben ve benim gibiler. Sinirimi bozan kısımsa diğer yarı. Ama artık şuna eminim ki, her ne olursa olsun görmeyecekler, anlamaya çalışmayacaklar, farketmeyecekler. Çünkü cidden bir dine inanır gibi inanıyorlar, sorgusuz sualsiz. Tapar gibi seviyorlar adamı. Ne dersen de, boş. Ne kadar anlatamaya çalışırsan çalış, dinlemiyorlar. 

Tren kazası oluyor, 24 vatandaş ölüyor, 300 küsur yaralı var. Ama ülkenin yarısının umurunda bile değil. Şaka gibi ya artık ülkenin hali. Trajikomik. Şunu bile okudum sosyal medyada: "kaza için yaygara koparanların amacı törenleri iptal ettirmek." Ne diyeyim ki... Buna söylenecek bir şey var mı? Gitgide daha duyarsız, daha kindar, daha ayrıştırılmış bir toplum oluyoruz. Başkalarının acılarından mutluluk duyar hale geldik. 

Üzülüyorum ve sıkılıyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Ufacık hayatımızda küçücük mutluluklarımız oluyor, onlara bile sevinemiyoruz. Her gün yeni kötü haberler. İnsanların birbirine düşmanca tavırları, bu ayrıştırılmışlık çok canımı sıkıyor. Kalitesizlik, liyakatsizlik...

Öyle işte be. Yine iç sıkıcı şeyler yazıyorum yaa. Sanki her şey kötü gidiyormuş gibi. Aslında öyle değil işte, hayatımızdaki ufak mutluluklarımızı boğan bir ülke gündemi olunca insan buraya öyle şeyleri yazmaya bile utanıyor. Çocuklar öldürülüyor, hayvanlar işkence görüyor. Bunlar olurken insan mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi geliyor.  

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Serenad - Zülfü LİVANELİ


Zülfü Livaneli'nin okuduğum 3. kitabı Serenad. Önce Son Ada'yı okumuştum, sonra Kardeşimin Hikayesi ve son olarak Serenad. Son Ada'yı çok sevmiştim. Çok çok sevmiştim. Kardeşimin Hikayesi'ni de. Ama Serenad kelimenin tam anlamıyla sarsıcı bir kitap oldu benim için. Çok duymuştum methini ama bu kadar sarsıcı beklemiyordum açıkçası. 

Çok yakın tarihimize ilişkin bilmediğimiz ne acılar varmış. Neler yaşanmış. Kitabı okurken bir an acaba kurgu mu diye düşündüm. Sonra araştırdım ve ne kadar cahil hissettim kendimi. 


Kitap, yakın tarihe ilişkin az bilinen ama çok can yakan olaylar etrafında dönüyor. Mavi Alay, Struma faciası gibi. İsimlerini bile duymamıştım, ki tarihle içli dışlı olduğum bir dönemim var hayatımda. (Ne utanıyorum bunu söylerken bile.) Bu olayların bilinmemesi, daha doğrusu bilinmesinin istenmemesi aslında çok açık. Çünkü gerçekten utanç verici. Kitapta da dediği gibi Livaneli'nin "her devlet öldürür." Ama böylesi cidden bir devlet için yüz karası. 

Kitaba dair çok detay vermek istemiyorum, diyeceğim tek şey okuyun, öğrenin, araştırın. Zaten kitap biter bitmez araştırma isteği duyuyorsunuz. Bir kez daha hayran kaldım Livaneli'ye. 

Eğitim kalitemizin süründüğünü herkes biliyor az çok. Bana göre en çok sürünense tarih eğitimimiz. Adeta çocukları tarihten soğutmak, tiksindirmek için hazırlanmış bir eğitim programı. Ve bu, eğitimin her aşamasında böyle. Üniversite dahil, hatta belki de en çok üniversite. Ceddiyle, atasıyla, geçmişiyle bu kadar övünüp de tarihine bu kadar cahil bir toplum daha var mıdır acaba? Bi şey bildiğimiz yok, ama yine de; ver mehteri, ver mehteri... 

Her şeyimizin içi boş. Bilgimizin, yaptığımız işin, nezaketimizin, sevgimizin... Yarım yamalak bilip, çalışıyormuş gibi görünüp, ayıp olmasın diye kibarlık gösterip, bencilce seviyoruz. 

25 Haziran 2018 Pazartesi

Sakin ol ve elindeki umut kırıntılarını yavaşça yere bırak...

Umudum yok diyordum, olmayan umutlarım da yıkıldı. Enkaz üstüne enkaz. 
Umudum yoktu, çünkü;
Gitmeyeceğinin, bırakmayacağının farkındaydım.
Siz hala seçime, demokrasiye falan inanıyor musunuz? Hepsi göstermelik. Ben inanmıyorum. Demokrasi dediğimiz şey, çoğunluğun azınlığa hükmetmesi midir? Valla öyledir. Cahil çoğunluğun, azınlığa hükmetmesi için birtakım kişilere yetki vermesidir. Cahil çoğunluk dediğim için hiç alınmasın, gücenmesin kimse. Bunu söyleyen ve böyle olduğunu düşünen ben değilim sadece. Seçtiği kişiler de bunun böyle olduğunu düşünüyor ve farkındalar. Seçmeninin cahil olduğunu, eğitim düzeyinin arttıkça onlara verilen oyun düştüğünün bilincindeler. Bakınız:

Hal böyleyken tabi ki cehalet onların besin kaynağı oluyor. Ekmek kapısı oluyor. Oy kapısı oluyor. Eğitim seviyesi yüksek insanlara ulaşmak ve onların da taleplerini karşılayabilmek zor geldiği için, eğitim seviyesini düşürmek ve cehaleti beslemek daha kolay geliyor onlara. Ve yöntem bu şekilde uygulanmaya devam ediyor. Eğitim kalitesini düşür, cehaleti besle, cahil kesimin üremesini (en az 3) teşvik et, sonra gelsin oylar. Seçim oldu mu, oldu. Adamlar oturmuş, biri kaşe basıyor pusulalara, biri zarflıyor. Tak tak tak. Oylar hazır. Özgür basın mı var takip edebileceğimiz, seçimi denetleyecek özgür ve bağımsız bir kurum mu var, itirazları yöneltebileceğimiz ve bunların gerçekten araştırılacağı denetim organları mı var? 
Seçtik, bitti. İster kabul edin, ister etmeyin, dediği gibi "atı alan Üsküdar'ı geçti."  

21 Haziran 2018 Perşembe

Unutulan evlilik yıldönümünün cezası ne olmalı :)


Dün evlilik yıldönümümüzdü. Eşim unuttu ilk defa. Sabah kavgayla başladık güne falan. 9. yılımız. Eee eskiyince böyle olunuyo demek. Kek buketi gönderdim ona, yüzünde utanç dolu bir mutlulukla geldi yanıma teşekküre. Özür diledi, unuttum dedi. Napim artık, olsun dedim geçtim.   

Ya aslında böyle konularda çok kadınsal triplerim yoktur. Ne yapalım unuttuysa, önemli olan bir günkü değil, her günkü tavrı diye düşünürüm. Amma velakin böyle içime de bir şeyler oturmadı değil. Normal şartlar altında bir kadının bu olayı kaşar peyniri misali uzatması, aylar hatta yıllarca burnundan getirmesi lazım dimi. Ben yapmam. Yapmayacağım. Ama oturdu içime işte :( 

Bugün Türkiye genelinde tüm Baroların hayvan haklarıyla ilgili yasa değişikliği için basın açıklaması vardı Adliye binası önlerinde. Katıldım. Yine bir avuç azınlıktık. Yine kadınlar %90 oranındaydı. Yine başkaları için kafayı kedi köpekle bozmuş manyak tiplerdik.  Birileri yavru bir hayvana tecavüz ediyor, biri patilerini kesip işkence yapıyor ve devletin verdiği para cezasını uygun taksitlerle ödüyor ve bu son derece normal oluyorken, bizler kendi hakkını savunamayan masumların sesi olmaya çalıştığımız için manyak oluyoruz.  

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kısa kısa...

Bayramda yine Anadolu'nun bağrında, eşimin memleketindeydik. Üzüm yalnız kaldı yine. Tek sorunumuz tuvalet şu anda. Klozete yaptığı için birilerinin sifonu çekmesi gerekiyor tabi. 3 gün o sifon çekilmeyince leş gibi kokuyor doğal olarak. Yavrum bok kokuları içinde kaldı evde :( Buna kesinlikle bir çözüm bulmalıyım. Zaman ayarlı otomatik sifon sistemi falan araştırıyorum. Yani gayet de yapılabilir bir şey gibi geliyor bana. Atıyorum 10 saatte bir sifon çekilsin kendiliğinden. Böyle bişi bilen, duyan varsa yazsın nolur. 

Yine içim söküldü, yine hayvana şiddet, işkence... Gördüğümden beri sürekli aklımda o yavrunun bakışları, perişan hali... Yaşadıklarını düşünüyorum, çektiği acıyı. Artık gerçekten söyleyecek lafım, edecek bedduam kalmadı bunlara. Tüm kalbimle dilediğim şey, bunu yapan yaratığın acılar içinde sürünmesi. Seçim öncesi ya, 16 yıldır yasa değişikliği taleplerine kılını kıpırdatmayan iktidar, birden yasa değişikliğinden falan bahsetmeye başladı. Tutmuş bir de kepçe operatörü tutuklamışlar, dalga mı geçiyor bunlar bizimle ya. Ne derse inanan, düşünmeyen, sorgulamayan kendi kitlesi inanabilir buna ama mantık sahibi hiç kimsenin bir kepçenin küçücük bir köpeğe bunu yapabileceğine inanacağını sanmıyorum. Karşısındaki kitlenin zekasıyla dalga geçmek bu sadece.  Gerçi onlar da farkında zaten kitlelerinin zeka düzeylerinin. O yüzden bol keseden saçmalamaktan çekinmiyorlar.

10 gün önce yine dişçi yollarındaydım. Komple sökülüp hiç çürümeyecek, hiç ağrımayacak dişler yapılsa ne süper olur. Bıktım artık diş ağrısından, dişçilerden. Kanal tedavisi yapıldı yine bi dişime. Bir problemim de geceleri dişlerimi sıkıyorum. Dişlerimin aşındığını söyledi doktor. Neden sıkıyorum bilmiyorum ama sabahları kalktığımda çenem ağrıyor. Çok ciddi sağlık problemlerine yol açabiliyormuş bu durum. Ciddi çene ameliyatlarına kadar varıyormuş ileri safhalarda. Gece plağı denilen boksörlerin taktığı ağızlık gibi bişi verdi dişlerimin ölçüsünü alıp. Gece yatarken takmam gerekiyor ama 2 gece taktım zorla, dişetlerimi sıktı, yara yaptı. Cendere gibi bişi, ağzımın içi tükürük doluyo, iğrenç bişi. Takamadım. Yeniden gidip ölçüsünde bi problem mi var baktırmam lazım. 

Ahşap puzzle almıştım en son. 1000 parçalık. Ama hiç sevmedim yaa, süründü elimde resmen. Parçalar hemen dağılıveriyor. Bir de nasıl yapışacak bu diye düşünüyorum. Epey kalın, bildiğin tahta parçalar. Umarım yapışır. Bitince paylaşırım foto. Bende durumlar böyle. Fazla detaya giremedim. Ama yazmasam ipin ucu kaçıyor. Yazacağım artık böyle kısa kısa da olsa.  

12 Haziran 2018 Salı

Hayaller - Hayatlar

Hadi biraz iş yerimi çekiştireyim sizinle. Nasıl anlatsam şimdiii, ben bi kurumun insan kaynakları gibi bir biriminde çalışıyordum. Personelin özlük işlerinin falan bakıldığı birim işte. Çok da açık etmek istemiyorum biliyorsun anonim kalayım istiyorum :) Rahat rahat içimi dökeyim. Neyse işte bu birimde çalıştım ben işe başladığımdan beri. Yükselme sınavına girdim, kazandım ve öhöm biliyorsun Türkiye birincisi oldum :) Hem de iki sefer. İlkinde elediler ama ikinci kez birinci olunca aldılar bi zahmet. Ve ben birinciliğin bana verdiği yetki ve rahatlığa dayanarak tek tercih yaptım. Amma velakin yine sonuç istediğim gibi olmadı. Beni aldılar hiç bilmediğim bir birime müdür yaptılar :) Var dimi bana bi gıcıklıkları, kesin var.  

Hiç bilmiyorum ha yeni gideceğim yerde işi. Sıfır ya. Bir yere amir sıfatıyla gidiyorsan olay nedir? İşe vakıf, tecrübeli birisindir falan, dimi. Bi ağırlığın olur. Ben nasıldım anlatayım sana. Gittim ve en baştan, sanki yeni başlayan personel gibi oturdum orada çalışan arkadaşların yanına, iş öğrendim. Onlar anlattı bana işi. Şu an burada başlayalı 7 ay falan oldu yaklaşık. İşi öğrendim mi, öğrendim. Ama tabi tüm detaylara vakıf değilim. İşte 7 aydır bilmediğim bir işin müdürü olarak çeşitli zorluklar yaşıyorum tabi. 

Bizim ülkemizde mi böyledir sadece bilmiyorum ama bizim kurumda neredeyse kural diyebileceğimiz bir uygulama var ki nefret ediyorum. Bir işi iyi yapmıyorsan, ya da iyi yapmayı da geçtim, direk tembelsen diyelim ona, sana iş verilmez. Aman nasıl olsa o yapamaz, aman beceremez diye ondan alınır, işini tam ve eksiksiz yapana verilir. Yani çalışıyorsan cezalandırılırsın. Ben senelerce bu uygulamayı gördüğüm için, müdür olursam asla böyle yapmayacağım dediğim şeydi bu. Ve yapmıyorum da. İşbölümü olacak, herkes kendi işini, sorumluluğunu bilecek. Biri çalışırken biri yatmayacak. Salağa yatıp da keyfine bakmayacak. 

Bazen durup kendi kendime "ne işim var benim burda" diyorum. Yaptığım işe bakıyorum, çalıştığım insanlara falan. Ya bu kendini üstün görmek falan değil de, ne bileyim işte "buraya ait değilim" hissi işte. Keşke severek yaptığım bir işim olsaydı. Mesela neden veteriner değilim ki ben :( Çünkü sayısal bir bölüm ve benim kafa sayısala basmıyor. İşim benim için sadece hayatımı sürdürmem için gerekli olan parayı kazanmam için bir araç. Ama veteriner olsaydım öyle mi olurdu. Çok güzel olurdu be.


10 Haziran 2018 Pazar

Döndüm, dönüyorum, döneceğim...

Zaman zaman girip çıkıp okuyorum blogları. Hadi bu sefer ben de yazayım diyorum her seferinde. Ama cıks. Olmuyor. İş dışında neredeyse her dakika elimizde telefonlar. Boş boş bakıyoruz çoğu zaman. Bir şey katmayan şeyler. Ama blog öyle mi yaa. Blog gibisi yok bence. Ee ne diye yazmıyorum o zaman, işte onu ben de çözemedim. Önceden ne kadar da istikrarlıydım halbuki :( 



Son zamanlarda yeni bir hobi edindim. Puzzle :) 1000 parçalık zor bir puzzle ile başladım hem de. Şimdiye kadar da 3 tanesini bitirdim. Çok güzel kafa boşaltıyor tavsiye ederim. Şahsen yaparken hiçbir şey düşünmüyorum. İyi geliyor. Her parça bulduğunda yaşadığın mutluluksa cabası. 1000 parça mutluluk kutusu kısaca. Bakınız yan taraftaki ilk yaptığım puzzle. Şu anda çerçevelenmiş bir şekilde duvarımızda asılı. İkinci yaptığım Atatürk'lü puzzle iş yerimde asılı. Ve üçüncü bayramda kayınvalideme götürmek üzere hazırda bekliyor. Yaa böyle de bir gelinim işte :P Bence çok güzel bir hediye. Emek verilmiş, özenilmiş. Hem de keyif alıyorum yaparken. Kazan kazan durumu yani.

Çevremde gördüğüm kadarıyla seçim için bir umut havası var. Bense hiiiiç boş yere umutlanmıyorum artık. Çünkü ne olursa olsun bırakmayacağını, gitmeyeceğini biliyorum. Referandumda gördük ne olduğunu. Seçim falan göstermelik bana göre artık. Bende durum ahanda bu kadar karamsar işte. Hayır, distopik kitaplar okuduğumdan falan da değil. Gerçekçiyim sadece. Ha keşke bir mucize olsa. Ama işte bence bunun adı artık mucize. Ve evet, eskisi gibi kafama takmıyorum. Haber izlemiyorum, gündemi takip etmiyorum. Kendi akıl sağlığım için bunları yapmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Önceki seçim sonrası yazılarımda da yazdığım gibi değiştiremeyeceğim şeyler için üzülmekten, kendimi harap etmekten vazgeçtim. Kurunun yanındaki yaş olarak hayatıma devam ediyorum işte. 

İş konusundaki durumlarım fena gitmiyor. Çok emek vererek terfi ettim biliyorsun. Şu an memnun musun dersen, evet memnunum. Ama şöyle de bir gerçek var ki, bir yerde yönetici pozisyonunda olmanın en zor yanı insanları idare etmek. Benim için en başından beri bir amirde olması gereken ilk sıfat adil olmasıydı. Elimden geldiğince öyle olmaya çalışıyorum. İlk zamanlarda çok zorlandım ki bunun da sebeplerini detaylıca anlatmak istiyorum aslında bi ara. 

Dün yazayım diye girdim aslında. Sonra bi foto atmak istedim telefondan. Sonra hadi dedim telefondaki tüm fotolarımı atayım bilgisayarıma. Sonra bilgisayardaki fotoları klasörlere sınıflandırayım dedim. Sonra onlara dalıp gittim falan derken kaldı. Yazmak istiyorum artık, yazacağım, yazacağım.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...