güzel şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzel şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Kabak Koyu Tatili 2

Geçen seneki ilk ziyaretimizden sonra iple çektiğim bir Kabak Koyu tatili daha bitti. Bu cennete gitmek isteyenler için bir gezi yazısı yazmam şart. 

Şimdi efenim Kabak Koyu, Fethiye Ölüdeniz'den 20 km uzakta bir koy. Sağ tarafınızda müthiş bir maviyle Akdeniz'in size eşlik edeceği oldukça dolambaçlı, yokuşlu, inişli bir yol. Yolun sonuna geldiğinizde hem otopark hem cafe olarak hizmet veren bir işletme var. Günlük 10 tl ücretle arabanızı buraya emanet edebilirsiniz ya da bazıları gibi yol kenarlarına bırakabilirsiniz. Kabak Koyu'na araç inişi yasak, o yüzden ya servislerle iniyorsunuz, ya da yürüyorsunuz. Ki ikinci seçeneği hiç ama hiç tavsiye etmem. Çünkü leş gibi sıcakta o tozlu yollarda, yaklaşık 30 dakika kadar yürümeniz gerekir. Hele bir de eşyalarınız varsa zaten pek mümkün görünmüyor yürümek. Servis ücreti kişi başı 6 tl. Servise bindiğiniz an macera başlıyor. Toprak yollar oldukça kötü durumda, daracık yollar acayip dolambaçlı ve son derece tehlikeli bir uçurumun kenarından gidiyorsunuz. Yolun kenarında hiçbir koruma yok. Bir teker ilerisi uçurum yani. İyi bir haber vereyim de içiniz rahat etsin, buradan düşen bir servis aracı yokmuş bugüne kadar. Aman olmasın da. Yolların neden bu durumda olduğunu sordum sanırım yakın zamanda buna ilişkin bir çalışma yapılacakmış. Tamam yine araç girişi yasak olsun, bu benim de desteklediğim bir durum. Araç girişi serbest olursa Kabak, Kabak olmaktan çıkabilir. Ama yollar düzeltilse çok daha sağlıklı olacak. Böbrek taşı olanların rahatlıkla düşürebileceği 5 dakikalık bir yolculuktan sonra koya iniyorsunuz. Günübirlik gelenler sahilde iniyorlar, sizi kalacağınız kampa kadar bırakıyorlar sonra. Çok sayıda kamp var koyda. Bazıları koya daha inmeden biraz tepede kalıyor, bunların manzaraları muhteşem tabi ama denize ulaşımları diğer kamplara göre daha zor. 

Biz geçen sene de Turan Hill Lounge'ı tercih etmiştik, bu sene de. Kabak Koyu'nun en eski kampıymış. Çok memnun kaldık biz. Odaları çok güzel, denize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Yemekleri iyi, personeli iyi. Kediler, tavuklar her yerde. Geçen sene yoktu, bu sene keçiler de var. Deniz dalgalıydı hep. Girişte ve çıkışta biraz zorlasa da sonrası sıkıntı yaratmıyor. Su sıcacıktı. Muhteşem bir mavi. Sabah erken kalksam dalgasız olacağını düşündüm ama ı ıh. Malesef sürekli dalga vardı. Eylül aylarında düz olduğunu söylediler. Seneye Eylül'de gideriz biz de :)

Öyle animasyon gösterilerinin yapıldığı, cıstakcıstak mekanlar yok. Geceleri şarabını, içkini alıyorsun, sahile iniyorsun, yıldızlar muhteşem. Tatil mekanlarında sıkça görülen vıcık vıcık insan kalabalığı yok. Doğanın göbeğinde, sessiz sakin, huzur bulabileceğiniz, kafa dinleyebileceğiniz bir yer. 

Fiyatlara gelince, Turan Hill'de tuvalet banyonun ortak kullanıldığı odalar ile içinde özel bulunan odalar var, çadır alanı var. İster kendi çadırınızla, isterseniz işletmeye ait çadırlarda konaklayabiliyorsunuz. Odaların boyutlarına, tuvalet ve banyonun durumuna göre fiyatlar değişiyor. Kahvaltı ve akşam yemeği fiyatlara dahil. Onun dışında yiyip içmek istediğinizde uçuk rakamlar beklemiyor sizi. Şehiriçinde bir mekana oturduğunuzda gelen menüyle aynı fiyatlar hemen hemen. Çok lezzetli bir menüsü var. Vegan-vejetaryen seçenekler de mevcut. Sahile yakın bir yerde market de var. 

Biz 2 arkadaşımızla gittik bu sene ve kampın en büyük evinde kaldık. 2 katlı olan evin alt katında bir banyo ve tuvalet var. 2 katın da balkonu vardı ama üst kattakinin müthiş bir manzarası vardı. Odalarda tv ya da buzdolabı yok. Klima var. Günlük kişi başına düşen ücret 225 Tl idi. 

Bu sene talihsizliğim hasta olmam oldu. Gittiğim gün boğaz ağrısıyla başladı. Geçirmek için ne bulduysa içtim. Hatta sağolsunlar personel bana zencefilli limonlu bir karışım yaptı ki tam bir ilaçtı. Ama yine de olmadı, ertesi sabah  o kadar kötü uyandım ki. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her yerim ağrıyordu. İşte Kabak Koyu'nun bir eksisi size; doktor yok. Herhangi bir rahatsızlığınızda size bakabilecek biri yok. En yakın doktor Ölüdeniz'de. Bu da en az 45 dakika demek. Yani acil bir durumda epey sıkıntı yaratabilecek bir eksiklik bence bu. Doktora gitmem şart olduğu için servis çağırdık. Yarım saate yakın bir zamanda yukarı çıkabildik. Aracımızı alıp Ölüdeniz'e gittik. Sağlık ocağı bulduk. İğne verdi doktor. Hadi o gün orda yaptırayım ya ertesi gün, sonraki gün kim yapacak iğneyi? Aradım kampı, çok tatlı ve ilgili bir kız var, o iğneleri aşçılarının yapabildiğini, kendilerine de onun iğne yaptığını söyledi. Ohh dedim. Kampa geri döndük, iğneleri verdik. Aşçı bu iğneyi yapamayacağını söylemiş, ama yan kampta bir hemşire olduğunu, onunla konuşup ayarlayacağını söyledi. Tamam dedik. Ertesi sabah oldu, iğne vakti geldi. Soruyorum bizim haberimiz yok, sizin konuştuğunuz personel izne çıktı. E yan kampı arayın o zaman hemşirelerine söyleyin, neyse aradılar hemşire falan yok. Konuştuğumuz personelinizi arayın, onun bilgisi var, arayamayız izinde. Yardımcı olamıyoruz kusura bakmayın dediler. Aslında büyütmek istesem olay çıkarabileceğim bir durum. Bu soğuk algınlığı değil de başka bir rahatsızlık olsa ne olacaktı? Ya da şöyle diyeyim, ben Türk değil de yabancı bir konuk olsam aynı muameleyi ona da yapabilecekler miydi, bunu merak ediyorum. Olayı kapattık orda ama canımız sıkılmadı da değil. İlaçla vs. atlattık. Zaten o tek iğne bile inanılmaz toparladı, kendime getirdi beni. 

Kamptan ayrıldık, Ölüdeniz'i geçmek üzereyiz telefonum çaldı. Biz size yanlış iğneleri vermişiz, onlar bizim B12 iğnelerimizmiş. Ee ne yapabilirim, orada bir market ismi vereceklermiş ben oraya bırakacakmışım. Ben de bekliyorum ki benim iğnelerimi getireceklerini falan söylücekler. Kusura bakmayın ben market arayamam Ölüdeniz'de dedim. Bu konuda da ben onlara yardımcı olmadım. İğnelerim de onlarda kaldı zaten:( 

Bunu ufak bir aksilik olarak görüyorum ben. Çünkü gerçekten çok sevdim orayı. Kabak Koyu'nu ve evet bazı hatalarına rağmen Turan Hill'i. Diğer kampları da araştırdım, bence en güzeli Turan.

Kabak'a giderken ne almalısınız? Deniz ayakkabısı en çok işimize yarayan şey oldu diyebilirim. Çok fazla sivrisinek olduğunu söyleyemem ama vücuda sıkılan sineksavarlar iş görüyor. Sahilde şezlong ya da güneş şemsiyesi yok.  Kamptan bize şemsiye verdiler ama kampta kalmayacaksanız şemsiyeye ihtiyacınız olabilir. Haa bir de telefon çekmiyor :) Kampın restaurantında ve bazı alanlarda çekiyor, onun dışında maalesef hat yoktu. Onun dışındaa, pek bir şey almayın yaa. Kitabınızı alın gelin, gündüz cırcır böcekleri sesi eşliğinde kitabınızı okuyun. Geceleri dalga sesi ve şarap eşliğinde gökyüzünü izleyin. 

Kampın kedileri. Müthiş pozlar veriyorlar ve gerçekten çok mutlular.

Kolyeli keçiler. Bulundukları alan biraz dar yalnız:( Son derece hayvansever bir işletme olduğu için otlatmaya çıkardıklarını ve onlara iyi baktıklarını düşünüyorum. 

Şanslı ve huzurlu kedi. Baygın gözlerle manzaraya birlikte eşlik ettik. 

İşte kedinin ve benim oturduğumuz köşe. Burası cennet!

Kahvaltı zamanı. Tabi ki ona da yer ayırdık :)

2 Eylül 2017 Cumartesi

Hellöööö



İşte böyle uzuuun aralar verirsen yazmaya oturunca nereden başlayacağını da şaşırırsın. Ocak ayında yazmışım en son. Neler oldu o zamandan bu zamana, neler... Kısacık geçersem eğer; şu senelerdir sizin de bildiğiniz sınavların sonucunu nihayet aldım. Evet yükseldim, terfi aldım, pozisyonum değişti, bla bla, her ne haltsa işte. Yine girdim sınava, yine birinci oldum. Bu sefer verdiler hakkımı bi zahmet. Yani demek oluyor ki artık sınav lafı etmeyeceğim, tabi umuyorum yeniden düzenli yazmaya başlarsam. 

O kadar bahtsızım ki hayatımın kritik dönemlerinde hep sistem değişiklikleri olmuştur benim. Gerçi bunu sadece kendi bahtsızlığıma bağlamam yanlış. Çünkü bu ülkede tüm sistemler o kadar oynak ki, sizin yaşamınıza teğet geçmesi mümkün değil. Ne zaman bir sınava girecek olsam, ne zaman önemli bir değişikliğe karar vermiş olsam, hoop sistem hep benim aleyhime değişikliğe uğrar. Bu yükselme işinde de öyle oldu işte. Tamam yükseleceksiniz ama tayin sistemi getiriyoruz deyiverdiler. Beni birazcık bilenler İzmir'i çok sevdiğimi, buradan asla gitmek istemediğimi bilir. Bu benim için öyle bir kabus ki. Neyse ki birinci olmanın verdiği iç huzuruyla tercihimi yaptım. Tek tercih: İzmir. Sonuç; hiçbir yere gitmiyorum. Canım İzmirimdeyim işte.

Aslında bu konuda daha anlatmak istediğim (hatta evet açık açık dedikodu yapmak istediğim) ayrıntılar var ama sonraya kalsın. Şimdi açılış için kısa kısa geçeyim. 

İkinci önemli hadise, babam by pass oldu. Çabuk yorulma şikayetiyle gittik, anjiyo yapılıp stent takılacak dendi. Anjiyo sırasında görüldü ki, damarlar pert. Stent falan kurtaracak gibi değil. Şu an gayet iyi, henüz 1 ay bile olmadı gerçi ama hızlı bir iyileşme süreci yaşıyor. Babamın evi Urla'da bir köyde. Keçileri, köpeği, tavukları, kedileri falan var, biliyorsunuz. Biz iyileşme sürecinde en az 1-1,5 ay kadar İzmir'de ablamda kalır diye düşünürken, ameliyat sonrasında sadece 1 hafta tutabildik evde. Ben burada ölürüm, yaşayamam, çok sıkıldım, hapishane gibi diye tutturdu. İlk kontrolden sonra da götürdük bıraktık köyüne. Şimdi gayet mutlu köyünde. Balkonundan bahçesine, hayvanlarına bakarak oturuyor en azından. Öyle bir ortama alıştıktan sonra bir evin içinde kapalı kalmak, betondan başka görecek bir şey olmaması babamın da dediği gibi insanı öldürebilir gerçekten.  Kanserden sonra ikinci badireyi de atlattı babacım.

Bu sene kitap okuma konusunda çok kötüydüm. Sağda listemi görebilirsiniz. Okuduklarımı ve izlediklerimi de hiç yazmadım, aferin bana. Oysa o kadar hoşuma gidiyor ki, önceden okuduğum kitaplar hakkında ne yazmışım diye tekrar dönüp bakmak. 

Üzüm kuzum gayet iyi. Bu tatilde onunla beraber evdeydik. Keyifler yerinde. Kurban hakkında ne düşündüğümü her sene yazıyorum tekrarlamaya gerek duymadım şimdi. Bu sene eşim gitti ailesinin yanına, ben de üzümle kaldım evde. Babama ve anneme gittim dün kısacık o kadar. Evde yalnız olunca bir yerleri düzenleme, temizleme hevesi geliyor nedense bana. Bir gün banyoya girdim, tüm banyo dolaplarını boşalttım, bir yığın çöp çıkardım. Diğer gün yatak odasındaki ve salondaki çekmeceleri, dolapları hallettim. Bir ferahlık, bir ferahlık. Resmen çöp biriktirmişiz çekmecelerde.


Akşamları film keyfi yaptım. Dün akşam izlediğim muhteşem filmi önermeden geçmeyeceğim. Contact. Carl Sagan'ın bilim kurgu romanının filme aktarılmış hali. Kitabı okumadım ama mutlaka okuyacağım. Diyebileceğim tek şey: Carl Sagan, sen bu evrendeki en muhteşem yıldız tozusun be adam. İzlemediyseniz Kozmoz belgeseline de başlayın derim bir an önce. Bunu izlemeden ölmemelisiniz. Filmde Judie Foster'ın oynadığı Ellie karakterinin yerinde olmak için neler vermezdim. Ya size deselerdi, uzaydan gönderilen akıllı mesajların peşine gönderilecek kişi olmayı kabul edermiydiniz? Geri döneceğinizin, dönerseniz yaşadığınız gezegeni, sevdiğiniz ve tanıdığınız tüm insanları eskisi gibi bulabileceğinizin bir garantisi olmasaydı? 

Baaşkaa nolduu? Ben bir dövme daha yaptırmaya karar verdim. Bir model buldum ve aşık oldum. Yerine de karar verirsem en kısa zamanda ikinci dövmem olacak. Bu arada kilo aldım ben :( 4-5 kilo kadar. Yürüyüşe de gitmiyorum ne zamandır. Ama yeniden başlamam lazım. Bu gidiş hiç güzel değil. Löp löp oldum resmen. Selülitler, selülitlerr. 

Haaa, bir tatil yaptık ki bu seneee. Sadece 4 güncük amma velakin bundan böyle başka bir yere gitmem pek mümkün değil. Fethiye Kabak Koyu. Gittiniz mi? Muhteşem bir yer. Hayalini kurduğum her şeyin gerçeğe dönüştürülmüş hali. Kusursuz bir doğa, yemyeşil, sık ağaçlar, ormanın içinde ve acayip bir mavisi olan denizin dibindesin. Su bildiğin ısıtılmış gibi. Ege'nin serin suyundan sonra rüya gibiydi suyun sıcaklığı. Ben sevmiyorum öyle 5 yıldız, her şey dahil, animasyonlu, bol turistli, kalabalık, vıcık vıcık tatili. Kabak koyu kesinlikle rüyalarımın tatil yeri. Hele o geceler, gökyüzünün muhteşemliği... 


Yine görüşelim blog. Özledim seni. 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Dövme yaptıracaklara tavsiyeler ve işte benim dövmem...


Yaptırdım be blog, sonunda o dövmeyi yaptırdım. Acımıyor, burası kesin. Yani ağda kadar bile acısı yok, öyle diyim. Belki sırt az acıyan bir bölgedir bilmiyorum, ya da benim sırtımın sinirleri ölmüş :D Bir saat kadar sürdü. Gören herkes beğendi, ya da bana öyle dediler. Ama beğendiklerini düşünüyorum, çünkü bana karşı dürüst olan insanların fikirlerini aldım. 

Bu fotodaki ben değilim, ama dövmem budur :) Yorumlarınızı merak ediyorum. 

Düşünenler için birkaç da bilgi vereyim, şurada dursun. Öncesinde tabi ki, uzun uzun düşünmeniz gerekiyor. Ne yaptıracağınıza, gerçekten isteyip istemediğinize, sıkılma ihtimalinize,  nerenize yaptıracağınıza, nerede yaptıracağınıza v.s v.s. Düşünülecek çok şey var, çünkü gerçekten önemli bir şey. Vücudunuza kazınıp bir daha çıkmayacak bir şey. Gaza gelip sevgilisinin adını falan yazdıranları çok görmüşsünüzdür. Sonra nasıl sildiririmi düşünüyorlar. Çocuğunuzun adı falan neyse de, sevgili ismini boşverin.

Gerçekten istediğimize karar verip, modeli ve yeri de seçtiysek sorun yok. Ertelemeyin. Gerçekten bak. Kesinlikle ertelemeyin, gidin yaptırın. Hayatın tekrarı yok ve bu vücut size ait. İstiyorsanız gidin dövdürün valla :) 

Dövmeciye gitmeden önce yapmam gereken bir şey var mı diye sordum, tek bir şey söyledi, aç gelme. Sırtımı açıkta bırakacak bir kıyafeti de yanıma alıp eşim ve meraklı yeğenimle gittik. Önce şablonunu çıkardı, uygulaması da bir saat kadar sürdü. Kendimi çok daha fazla acıya hazırlamıştım, gayet kolay oldu bitti. 

Bittikten sonra sırtımı streçle kapladı. Bir saat sonra streci çıkarmamı, peçeteyle hafifçe silip, bepantol merhem sürmemi ve bu işlemi o bölgenin kurumasına müsaade etmeyecek şekilde tekrarlamamı söyledi. İlk 2 gün günde 5 defa yaptım sanırım. 1 hafta böyle devam edecek merhemle işi. 

İşte böyle. Çok heyecanlandım, çok mutlu oldum be blog. Umarım bir gün burdan paraşüt maceramı da anlatırım. 


20 Aralık 2016 Salı

Dövme Yaptırıyorummmm


Sonunda yaptırıyorum. Bu Cumartesi için randevu aldım. Sırtıma bir ağaç motifi yaptırıyorum. Çok, çok ama çok heyecanlıyım. Çok uzun yıllardır düşündüğüm, istediğim bir şey bu. Senelerdir dövme modelleri bakmaktan fenalık gelmişti. 

Bir pürüz var, o da eşim. Her ne kadar ailesine bağlamama kızsa da, istememesinin tek sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçen sene bu konuyu konuşmuş ve kapatmıştık. Yaptır demişti. Şimdi de istemiyorum diyor. 

Bu benim bedenim. Geçici hevesler yaşayacağım yaşları çoktan geçtim. Dövmeyi senelerdir istiyorum ve ben 36 yaşındayım. Neden kendi bedenimiz üzerinde, kimseye ve kendimize bir zararı olmayacak  bir şeyi yaptırmakta bile söz sahibi olamıyoruz. Neden insanlar başkalarının bedenleri üzerinde söz söyleme ve karışma hakkı görüyor kendilerinde? İnançsa, senin inancın farklı, benim inancım farklı olabilir. Ben senin inancına göre davranmak zorunda değilim, sen de benimkine göre. 

Daha önceki bir yazımda da söylemiştim. Ölmeden yapmayı en çok istediğim şeylerden biri dövme, biri de paraşütle atlamaktı. Geçen yaz paraşütle atlayacaktım güya, olmadı. Eşim, şimdi konusu ne zaman açılsa surat astığı için dövme konusundaki heyecanımı bile yaşayamıyorum. Eminim yaptırırken ve sonrasında da burnumdan getirme çalışmaları devam edecek. Yine de ben, beğeneceğini düşünüyorum. 

Burada heyecanlanayım bari biraz :D Heyoooooo, helelehübeleeeee, dövmeee yaptırıyorummmmmm. Hilililililili, olleyyy, dıpstısdıpstıt, dümtektek.... :D

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Le Herisson (Yaşamaya Değer)


Eskisi gibi yazamıyorum artık. Çok istesem de olmuyor :( Ne yazayım, yazınca ne olacak sanki derken hiç isteğim kalmıyor. Bazen başlıyorum yazmaya, bir iki satırda tıkanıp kalıyorum. 

Şu an yazmak için çok güzel sebebim var. Dün akşam bir film izledim. Uzun zamandır böyle keyif alarak izlememiştim bir filmi. Bitmesin istedim. En sevdiğim film Amelie gibi bir fransız filmi. Karakterlere, oyunculuğa, konuya, anlatım tarzına, çekimlere, renklere, detaylara, her şeyine bayıldım filmin. 3 ana karakter üzerine kurulu film. 11 yaşındaki Paloma'ya bayıldım ve kendimi Renee karakterine çok yakın hissettim. Aynı onun gibi dıştan bir kale gibi korunaklı ama içinde son derece kırılgan ve zarif. Ölüm ve yaşam, farkına varmadığımız, gözümüzün önünde durup da hiç önemsemediğimiz güzellikler üzerine müthiş bir film. Filmin bitmesine 20 dakika falan kala, bitiyor diye üzüldüm. Durdurdum filmi biraz dolandım evin içinde, bir sigara içtim falan. 

Muriel Barbery'nin "Kirpinin Zerafeti" isimli kitabından uyarlanmış film. Keşke önce kitabı keşfetseydim, onu okusaydım. Kitabın çok daha iyi olduğuna şimdiden eminim. En kısa zamanda kitabı da okumalıyım. 

Mutlaka izlemelisin. Mutlaka.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

35


Ben var ya ben, bugün tam olarak 35 yaşımı doldurmuş bulunmaktayım. 35 (otuzbeş) (XXXV) yaşındayım. Kocaman bir ootttuuuzzz beeeşşşş. İzmir'imin plakası. Nasıl hissediyorum kendimi? Hımmm. 30'dan sonra doğumgünlerimi sevmemeye başladım. Böyle bi hüzünlü, bi ağlak hissediyorum kendimi. Bunda "otuz beş yaş" şiirinin de etkisi var sanırım. Ne öyle yolun yarısı falan ya, canımı sıkmayın benim. Şaka, şaka. Valla yaşımdan falan memnunum ya, bi derdim yok. Belki bunda minyon olmamın, yaşımı göstermiyor olmanın da etkisi vardır. 

Cuma gününden başlayayım anlatmaya. Cuma akşamı film izleyeyim dedim. Film izlemeyi düşününce tavsiye aradığım ilk yer Küçük Joe sayfası tabi ki :) Biraz bakındım, sonra Time Out'da karar kıldım. Kendime bi votka-sprite karışımı yaptım. Ohh, film de çok keyifliydi, çok da güzel oldu. Bak şu duvarda gördüğünüz güpgüzel şeyi aldım kendime, nasıl beğendim, nasıl mutlu oldum. 



Cumartesi günü Urla'ya gittik. Enginar festivaline. Böylesini beklemiyordum, bir kalabalık, bir kalabalık. Öyle ki, Urla'da araba koyacak yer kalmamış, trafik felç olmuş. Arabayı baya bi uzağa park edip yürüdük, tüm İzmir oraya akmış sanırım. Tam bir festival havası vardı, enginarın her bi şeyini yapmışlar, en akla gelmeyecek şeylerini bile. Örnek; enginarlı dondurma :) Konserler vardı, şefler enginarlı tariflerini yapıyorlardı. Müzikler çalınıyor, göbekler atıyorlardı falan. 

Pazar akşamı da doğum günü bahanesiyle bi yere gidip yiyip içelim dedik. Rakı balık yaptık, tıksırıncaya kadar kalamar yedik falan. Rakıdan mı, çok yemekten mi artık gece midemin yanmasından, böyle acayip rüyalardan uyandım durdum. 


Stefan Zwieg'le devam ediyorum okumaya. Olağanüstü Bir Gece'den sonra Amok Koşucusu'na başladım. Ama Satranç'ın yerini tutmadı hiçbiri. İşte durumlar böyle bende. Şimdi ben ortayaşım dimi artık, gençlik gitti gördün mü :)




7 Ağustos 2015 Cuma

Gidişat

Selam blog, 
Aslında bu aralar buraya yazmak için o kadar müsait bir durumdayım ki... Ama öyle bir gidişat var ki ülkede, insan mutlu olduğunda, tatil yaptığında, keyifli olduğunda utanır hale geliyor. Diğer taraftan da şöyle düşünüyorum; bunları yaşayacağımız belli değil miydi? Üzülmemek mümkün değil ancak şunu anladım ki, değiştiremeyeceğim şeyler için kendini paralamak hiçbir işe yaramıyor. Azıcık mutluluğumu değiştiremeyeceğin şeyler için harcamak, kısacık insan hayatı için çok lüks. O yüzden bir süredir kendimde yaratmayı becerdiğim bu değişiklikten memnun olmadığımı söyleyemem. Görme, duyma, mümkün olduğunca uzak dur. Televizyon izlemiyorum ne zamandır. Bazı yüzleri görmeye tahammülümü çoktan yitirdim çünkü.  Kendi küçük dünyamın küçük mutluluklarıyla ve küçük sorunlarıyla baş başayım. Ve hayat amacım bu ufak mutlulukları artırmak. 

Azıcık paramız vardı biriktirdiğimiz. Onunla bir tatil yapalım dedik. 2 güncük gittik dinlendik Kuşadasında. Gayet keyifliydi ama çok kısaydı ve her keyifli şey gibi bu tatil de çok hızlı geçti.

Mülakat tarihinden hala haber yok, sınava ilişkin itirazların değerlendirilmesiyle küsüratlı olan puanlar yuvarlandı ve puanım 98 olmuş oldu. Etrafımdaki nefret çemberinde bir değişiklik yok, aynı şekilde gıcıklar bana. Bu durum bende moral bozukluğu ya da hayal kırıklığı yarattı mı dersen, kesinlikle hayır. Çünkü insanlara karşı umudumu, sevgimi ve güvenimi yitireli uzun zaman oluyor. Kimseden, hele hele iş ortamındaki bu tiplerden en ufak bir beklentim yok, aksine böyle bir durumda takdir beklemek hata olurdu. 

İki kitap okudum, onlardan hiç bahsetmedim burada. Biri Cesur Yeni Dünya, diğeri Fi. Bir daha ki sefere kısacık not düşeyim onlar hakkında da. Bu sene kitap konusunda çok ama çok başarısız kaldım. Ama geçerli sebeplerim var yani, değil mi :) Önceki gibi yazmıyorum da, her şeyi askıya alma gibi bir durum var aslında hayatımda. Şu sınav bir geçsin diye diye sınavı bitirdim, şimdi mülakat. 

Bahçemizdeki minikler büyüyorlar, çok ama çok sevimliler ve tahmin ettiğim gibi site sakinlerinden şikayetler artmaya başlamış. Şuncağızlardan ne zarar gelir allasen yaa... 





23 Temmuz 2015 Perşembe

Yuppiii


Görsel buradan
Dün akşamdan beri öyle bir tatmin duygusu yaşıyorum ki anlatamam. Sınav sonuçları ve itiraz sonuçları açıklandı: 97,917 puanla birinciyim. Hatta İzmir birincisi ve şimdilik öğrendiğim 9 ilde de birinciyim. Hedeflediğimi başarmanın mutluluğunu yaşıyorum. Şimdi sıra mülakatta. Tarih belirlenmedi ama çalışmaya başladım. Eski adıyla torpil, yeni adıyla referans arayışlarına giren rakiplerim var. Yolları açık olsun demeyeceğim. Hak yiyenin boğazında kalır umarım. 

İş yerime geldiğimden beri insanların bakışlarından da anladığım şey şu: zaten bana gıcık oluyorlardı, daha da gıcığım şu anda. Rakiplerimden bir tanesi dışında hiçbiri tebrik etmedi bile. Mülakata kadar kuyusu en derin kazılacak insan rekorunu kıracağım kesin. Kendimi düşünüyorum da, ben olsam birinci olan rakibimi gider tebrik ederdim hiç gocunmadan. Rakiplerim neyse ne, onların diş bilemesini anlıyorum da, rakibim olmadığı halde fesatlık edenlere anlam veremiyorum. 

Her geçen gün insanlardan tiksinmekte ne kadar haklı gerekçelerim oluyor bir bilsen. İfadelerinde gizleyemedikleri sinsilik, yapmacık sırıtışlar, zoraki söylenen kelimeler... Diyorum bir dağ başına gitsem yerleşsem, özler miyim acaba insanları? 


21 Mart 2015 Cumartesi

Yeşil bir gün.



Babama gitmiyorduk uzun zamandır. Bugün gittik. Gıdısını yediğim köpek Kral, artistik pozlar verdi bana, kedicikleri sevdim, eski tencereye dikilmiş bu bitkiye bayıldım, birazını da aldım. Umarım çoğaltabilirim. Gıdaklardan da yumurtaları aldık geldik. Yeşil görmek bile rahatlatıyor insanı.  

17 Mart 2015 Salı

Yine buradayım, aslında hep buradaydım.

Blog yazmaya ara verdiğim zaman kendimi suçlu hissettiğimi fark ettim. Bir şeyler eksik hissi. Aslında yazmama sebebim ne, tam olarak bilmiyorum. Evet yoğun bir iş dönemi geçiriyorum ama bu bence bir neden değil, evde yazabilirdim. Yaklaşık 1 sene önce çalıştığım kurumda görevde yükselme sınavı açılacağına dair ufak bir gelişme oldu, takip edenler hatırlayacaklardır. Ben işte bir gazla başlamıştım ya ders çalışmaya. Aylar geçti, sınav falan açılmadı. Sonra ne motivasyon kaldı, ne hırs, bıraktım çalışmayı. İşte o sınava yeniden hazırlanmaya başladım ben. Bu sene sonuna doğru açılacağına dair ciddi duyumlar aldım. 

İş yerimde çalıştığım bölümü, diğer birimlerle kıyaslamaya kalkarsam çok şanslıyım, bu net. Personelin özlük işlemlerinin yürütüldüğü, aynı zamanda kurumun en üst amirinin özel kalemi olarak da çalışıldığı bir yerdeyim. Dolayısıyla, diğer birimlerde yaşanan kargaşa, insan kalabalığı ve dedikodu ortamından bir nebze de olsa uzağım ve bu durumdan oldukça mutluyum. Ayrıca çok ama çok sevdiğim ve takdir ettiğim, gerek insani yönüne gerekse iş konusunda hayran olduğum üst düzey bir amirim var. Her şey süper görünüyor olsa da, tüm bu olumlu yönlerin diğer birimlerde çalışan insanlar tarafından fazlasıyla kıskanıldığını söylememe gerek var mı? Kıskançlık, çekememezliği de beraberinde getiriyor tabi. Neyse, bu sene sonunda açılacak sınava baya bir kişi girecek. Diğer rakiplerimle ilgili duyumları aldıkça iyice hırslanıyorum. Bu sınav benim için çok çok çok ama çok önemli. Öyle böyle değil yani :) Ya bu sınavla müdür olurum, ya da çıldırırım. Çünkü müdür kadroları çok zor boşalıyor ve şu an maksimum seviyede bir boşluk var. Eğer bu sınavla müdür olamazsam sittin sene olamam ve gıcık olduğum insanların altında çalışmaya mahkum olurum. Aaaaaaghhhh, düşünmek bile içimi acıtıyor. İşin can sıkıcı kısmı, geçen seneye kadar, sadece sınavla hak kazanırken, şimdi sınav+mülakat şekline getirildi ki mülakat demek kabus demek benim için. Bir kere mülakat denen uygulama kesinlikle objektif bir uygulama değil, istediği kadar adaletli davranılsa da olmuyor, biliyorum. Ayrıca, mülakatın neden böyle bir sınav için yeniden uygulamaya konulduğu da çok çok belli bir şey değil mi? Neyse, kötü düşünmek istemiyorum, benim ilk hedefim bu sınavdan tam  puan alabilmek. Ki, mülakata elimde tam puanlık bir kozla girebileyim değil mi? Elimden gelenin fazlasını yapmam lazım blog, anlıyorsun değil mi? 

Akşamları masamın Üzüm'ün müsaade ettiği kısmında dersimi çalışmaya çalışıyorum.

Ve sonuç :)

Bugün evdeyim, neden dersen, dün sabah uyandım, hiçbir şeyim yoktu, giyinmeye başladım, tam lanet sütyeni takarken kilitlendim. Birden tutuldum, boynumu falan hareket ettiremedim, eşim biraz masaj yaptı ama nafile. Bütün gün robot gibiydim. Kas gevşetici, ağrı kesici vs. bi işe yaramadı. Biraz araştırma sonucu biberiye yağıyla masajın süper olduğunu öğrendim. Akşam biberiye yağıyla masaj yapıldı, sıcak su torbası koydum falan. Gece binbir çileyle uyudum, uyandım. Şimdi düne göre daha iyiyim ama yine de rapor aldım 2 gün. Bir ara omzum mu çıktı acaba diye düşündüm. Çünkü hareket ettirdikçe katır kutur sesler geliyor resmen. Doktor kireçlenme olabileceğini söyledi iyi mi, yaşlanıyorum :( Kireçlenme de neymiş, yaşlı hastalığı o be... :P

Bak yazmayı unuttum, geçen gece tuvalete kalktığımda da bayıldım. Birden midemde bir acayiplikle başladı, sıcaklık yukarı doğru çıkmaya başladı, eşimin yanına döneyim ben en iyisi diye düşünürken sıcaklığın kafama ulaştığı noktada düşmüşüm. Kafamı vurmuşum, ertesi gün kafam acıdı. Aniden kalktım sanırım yataktan, tansiyonum falan indi çıktı diye düşünüyorum. Hastanelerden nefret ediyorum, gitmedim tabi doktora falan. Bir daha düşersem giderim ama :) 

Dün akşam böyle güzel bir sürprizle karşılaştım ve çok mutlu oldum. Blog dünyası, seviyorum seni. Hala güzel insanlar var dedirtiyorsun bana. 

Eşim piyano konusunda beni şaşırtmaya ve mutlu etmeye devam ediyor. En sevdiğim ve beni her seferinde mutlu eden, müziklerine aşık olduğum film Amelie'nin bir müziğini almış bu hafta. 3 bölümde çalışacağı şarkıyı 3 hafta sonra burdan sizinle paylaşacağımı düşünüyorum. Şimdi  youtubedan dinliyorum ve eşim bunu çaldığı gün ağlayacağımı düşünüyorum :) Dün akşam kendisine de söyledim, çocukken keşke yönlendirselermiş piyanoya. Ama ne yetiştiği coğrafya ne de kültür yeterli değildi bunun için. Siz de dinleyin, muhteşem değil mi? 


Daha sık yazma sözüyle, şimdilik hoşça kalın :) 

28 Şubat 2015 Cumartesi

Mutluluk.

Sabah sekizde uyandım. Dün akşam başım ağrıdığı için erkenden yatmıştım. Her sabahki gibi elimde telefonla tuvalete girdim. Ayılma sürecini akıllı telefonlarla yaşayanlardanım ben de maalesef. Küçük Joe'nun şu yazısını okudum. Kıyılar mutedil'in tavsiyesiyle Joe'nun izlediği ve onun da tavsiye ettiği bir film mutlaka izlenmeli. Zira Joe beğendiyse kesin güzeldir. Filmin adı Hektor Mutluluk Peşinde. Eşimin uyanmasına da en azından 2 saat olduğuna göre, filmi hemen izlemeye karar verdim. Sabah gözümü açar açmaz, kahvaltı falan yapmadan oturdum filmin başına. İyi ki izlemişim, iyi ki tavsiye etmişsiniz. Güne yandaki kuzucuk gibi gülümseyerek başladım.  Mutluluk üzerine güzel bir film izlemek istiyorsanız ben de bu filmi tavsiye ediyorum. Tavsiye edenler zinciri büyüyor :)

Dün akşam ekşi sözlüğü açınca "renkleri anlaşılamayan elbise fotoğrafı" başlığını gördüm. Merak ettim bu kadar çok ne yazılmış, neymiş bu diye. Açtım baktım, çirkin mi çirkin bir elbise fotoğrafı. Okudukça elbisenin rengi konusunda milletin birbirine girdiğini gördüm. İlginç geldi. Bazıları elbiseyi sarı ve beyaz görüyorlarmış. Bildiğin mavi ve siyah yahu elbise. Aynı fotoğrafa bakıp nasıl farklı renk görebilir ki insan. Eşime gösterdim hiçbir şey söylemeden. Bu elbise ne renk? Altın sarısı ve beyaz demez mi... Hayatımın dumurunu yaşadım. O ana kadar milletin saçmaladığını düşünürken, birden beynimde cızırtılar duymaya başladım. Benim mavi gördüğüm yeri eşim bembeyaz, siyah gördüğüm yeri altın sarısı görüyor. Sabah tekrar baktık, hala farklı görüyoruz. Cidden kafam karıştı bu elbise olayında. Bazıları fotoğraf hilesi falan demiş, yok renkleriyle oynanınca bilmem ne, yok kardeşim bu fotoğraf renk hilesi falan değil. Aynı fotoğrafa aynı açıdan bakan iki farklı insan nasıl farklı renkler görebiliyor. Aklıma en uyan açıklama beynin renk algılama bölümlerindeki farklılıklar olduğu. Elbisenin gerçek rengi mavi siyahmış bu arada. 

Yaniiii...

Belki de kesin olduğunu düşündüğümüz şeyler, algılarımızın bizi aldatması olabilirmiş. Mutlu olabilmek için algılarımızı değiştirmek belki de bizim elimizde. Belki gözümüzün önündeki pembeleri siyah görüyoruz. Kim bilir.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Piyanoda son durum...


2,5 aylık kurs sonrası son durum budur. Gerçekten yetenek var benim kocamda :) 

8 Ocak 2015 Perşembe

Güzel insanlar...


Bugün beklediğim son zarfım da ulaştı bana. Ayşe ve Yunus'un kartı.  Ve bir de mail aldım uzun zamandır merakla yazmasını beklediğim birinden. O kadar duygulandım ki yazdıklarından. Yunus'un kartı gözlerimi doldurdu. Yazılanları okudukça, "bunlar bana mı yazıldı gerçekten" diye sorguladım kendimi.

Bu blog, "Kitapsız Kedi" hayatıma o kadar güzel şeyler, o kadar güzel insanlar kattı ki... Yüzünü görmediğin, belki adını bile bilmediğin insanlarla üzüntülerini, sevinçlerini, hayal kırıklıklarını, kızgınlıklarını paylaşmak... Seni anlayan insanlar olduğunu bilmek, aslında düşündüğün kadar yalnız olmadığını bilmek, senin gibi düşünen insanların varlığıyla güç almak... Başkalarının hayatlarını okumak, belki kimseye anlatamayacağın şeyleri yazmak... Bir şeyleri, birilerini değiştirebildiğine dair dönüşler almak... 

İyi ki varsın be blog. İyi ki varsınız...


17 Aralık 2014 Çarşamba

Durum Bildirimi

Bu tek bacağı olmayan Kaleiçi kedisi gibiyim şu anda. Bir parçası eksik ama yine de halinden memnun. Eşim ve Üzüm'ümden ayrı Antalya'lardayım. "Yine de memnun" kısmı şu nedenledir hemen açıklamak isterim, eşim alınmasın. Ne yiyeceğim derdi yok, yemek pişirme derdi yok, bulaşık yok, temizlik yok, iş yok. Yemek yapmayı gerçekten sevmiyorum, "ne pişirsem" diye düşünmekten ise nefret ediyorum.

Sabah 9 akşam 5 arası derslere giriyoruz, İzmir grubu olarak 14 kişiyiz, Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen yaklaşık 150 kişiyle beraberiz. Kendi grubum dışındaki hiç bir insanla tanışma gereği duymayarak kimseyi şaşırtmadım :) Doğam gereği ne kadar az insan tanırsam o kadar memnunum. 

Pazar sabahı iş arkadaşımla beraber geldik ve sadece o gün için gündüz gözüyle gezme fırsatımız vardı. Ve ben yine Kaleiçi'ne gittim çünkü arkadaşım orayı görmemişti. Hava mükemmeldi, Kaleiçinde çektiğim tek fotoğraf da bu sevimli mi sevimli kedicikti. Boynunda boncuk tasması vardı halıların üzerine sere serpe yatmıştı. 

Pazartesi zaten eğitim programı başladı ve gündüzlerimiz doldu. Dün akşam grupla çıkma planı yapıldı ancak "nerde çokluk, orda bokluk" sözünü bir kere de biz doğrulamış olduk. Kimimiz gezmek, kimimiz bir mekanda oturup bir şeyler içmek istedi, gereksiz yerlerde uzun molalar verildi, gruptan kopanlar beklendi derken grubu gezmek isteyenler ve oturmak isteyenler şeklinde ikiye böldük. Oturmak isteyenler grubuna dahil olarak, gidilen mekanı hiç hazetmedim. Ve dönüş yolu tam bir işkence şekline büründü. Üniversite yurdu misali girişlerimiz saat 23:00 la sınırlanınca, saat 21:00'da kalktık ve bir saatlik otobüs yolculuğuyla -üstelik sıkış tepiş bir otobüste ayakta- döndük. Herkesin mutsuz olduğu bir grup gezmesiyle giriş yaptık yurt görünümlü tesisimize. 

Bu fotoğraf da gece gezmesi Kaleiçi'nden. Böylece son bir ayda Kaleiçini 4.kez ziyaret etmiş oldum. Bisiklet ne kadar fotojenik bir alet değil mi? Sarmaşıkların içine gizlenmiş sokak lambasının da ağaç görünümüne bürünmüş olması da görüntüye çekicilik katmış.

Laptopumuzun bozulduğunu yazmıştım, yeni bir laptop aldık, yıllar sonra gelen burs paramla. İyi ki yanımda getirmişim, akşamları film izliyorum, Sims oynuyorum. Asosyal bir insan olarak yemek yedikten sonra odama çekilmek bana daha huzurlu geliyor. Aynı kendim gibi bir oda arkadaşı da bulmuş olmaktan ayrıca memnumun. Aynı zamanda iş yerinde nadir sevdiğim ve anlaştığım bir insanla aynı grupla gelmiş olma şansı da sevindirici bir olaydı benim için. Yoksa bu bir hafta pek de iç açıcı geçmeyebilirdi. Gereksiz konuşmayan, kalabalık sevmeyen, sevimli bir kız kendileri. Çok konuşmuyor olması bile sevmem için başlı başına bir sebep aslında. 

Kaldığımız tesis, kurumumuzda amirimiz konumundaki kişilerin yaz aylarında faydalandığı bir tesis. Odalar çok çok iyi olmasa da, yemekler fena değil. Bir ayda ikinci açık büfe vakasıyla bünyem yağ depolamaya devam ediyor. Kış aylarına güvenerek ben de yedikçe yiyorum. Ama kilo aldığım gerçeği fazlasıyla moralimi bozuyor. Döndüğümde bu gidişe bir dur diyeceğim, söz.




Geldiğimiz günle bugün arasındaki hava değişimi bu şekildeydi. Yine de şanslıyız, geçen hafta çok berbatmış Antalya. Çok sevdim ben Antalya'yı. Doğasına bayıldım, özellikle Beydağlarının görünümüne ve falezlerine. 

150 kişilik grupta öyle tipler var ki... Kızın biri her gün öğlen ve akşamları farklı olmak üzere dikkat çekici renklerde mini etekler ve acayip ayakkabılar giyiyor. Saçlar çiğ sarı tabi ki belirtmeme gerek dahi yok :) Bu tip organizasyonlar, sanırım bekar insanlar açısından büyük bir nimet. Bekar erkekler gözleri fıldır fıldır dönerek sosyalleşmeye çalışırken bekar kızlarımızdan bazıları da bu şekilde dikkatleri üzerinde topluyorlar. Takdir ettiğim bir azmi var kızcağızın. Sabahın köründe düğüne gider gibi giyinip makyaj yapıyor, en az 10 cm topuklularla fink atıyor, akşam yemeklerinde kostüm değiştiriyor. 

Sylvia Plath "Günlükler" e başladım. İyi şeyler okudukça yazmaya utanır hale geliyorum. Sonra "burası benim günlüğüm, edebi bir iddiam yok ki" diyerek devam ediyorum :) Güzel yazan insanlara büyük hayranlık duyuyorum. 

Uçakta Dalyan'ı ve İztuzu plajını gördüm tepeden, hayran kaldım. Yeryüzünü uçaktan izleyince çok acayip şeyler hissediyorum, ne kadar küçük ve değersiziz. Bu kadar küçük ve değersizken nasıl da harap ediyoruz her şeyi. 

Böyleyken böyle durumlar. Yazışırız yine :)

4 Aralık 2014 Perşembe

31 yaşında piyanoya başlamak...


Yalnızlığı sevmeyen insan, kendiyle başbaşa kaldığında sıkılan insan, kendinden sıkılmıyor mudur aslında? Hobileri, zevkleri olan insan yalnız kalmaktan neden sıkılsın ki? Kendinden sıkılan bir insan, hayatındaki boşluğu başkalarının varlığıyla doldurabilir mi?

Eşim son zamanlarda kendini sorgulamaya başlamıştı. Aslında uzun süredir benim ısrarlı olmasa da belli aralıklarla yaptığım konuşmalarla kendini sorgulamaya başladı sanırım. Kitap okuması konusundaydı aslında benim göndermelerim. Sonra vazgeçtim kitap okumayı sevmeyeceğini anlayınca. Bir hobin yok, boş boş tv izliyorsun, sıkılıyorsun, vakit öldürüyorsun dedikçe hobi araştırmasına girdi. Ne yapabilirim, ne yaparsam mutlu olurum. Ve beni gerçekten şaşırtan bir sonuç çıktı ortaya. Anadolunun bağrından kopmuş, klasik müzikten hoşlanmayan, entel dantel işler diyerek her söylediğim etkinliğe burun kıvıran, ayarlamaya çalıştığım bütün konserlere "bilet olmasa da gitmesek" diye iç geçiren bir insan piyanoya merak saldı. 

Nasıl oldu ben de anlamadım aslında. Bir akşam bilgisayarın başında Piyanist filminin müziğini defalarca dinlerken buldum. Sonrası çok hızlı gelişti. Kurs bakıldı, kayıt olundu ve bugün de piyano alındı. Öyle arka arkaya sıralayınca bizim için çok kolay olmuş gibi gelse de, maddi olarak ciddi bir batağa girmiş gibi görünüyoruz :) Olsun bea, eşim de şaşırdı aslında bu kadar destek olmama. En azından işin maddi kısmında karşı çıkacağımı düşünmüş kendisi. Ama gerçekten istiyorum, belki ondan daha çok istiyorum eşimin bir şeylerle ilgilenmesini, hobileri olmasını. Ha kitaba vursaydı kendini daha fazla sevinmez miydim, kesinlikle :) Hem maddi olarak da sarsıcı olmazdı, hem de ikimizin ortak zevkinin olması daha keyifli hale getirirdi hayatı. Ama olsun. Bu onun hobisi, elbette ki onun seçimi olacak. 

31 yaşında piyanoya başlanır mı, başlanırsa başarılı olunabilir mi, onu sorguladık ilk olarak. Araştırıldı, hocalarla görüşüldü. Sonuç sıkı bir çalışmayla neden olmasın? Tabi ki, 4 yaşında başlamakla aynı kolaylıkta olmayacak beynin bu durumu kabullenmesi. Sonuçta iki el aynı anda farklı şeyleri çalacak, beyni sadece ikiye değil, on parmağında aynı anda ayrı hareket edeceğini hesaba katarsak, sanırım on bölüme falan bölmek gerekecek. Ee bu iş parmakla da bitmiyor, nota da bileceksin, nota kağıdındaki iki ele ait farklı notaları aynı anda görüp uygulamaya geçeceksin falan derken, ouu bu iş çok zor gerçekten. Disiplinli bir çalışma gerektiren, ciddi anlamda zor bir iş piyano. Ama eşime inanıyorum, o bunu yapacak. Çünkü gerçekten çok istekli. Ben de çok istiyorum :) 

Daha önce akşamları eve gittiğimizde, yemek yedikten sonra, boş boş oturur, televizyon izler, çiğdem çitlerdi. Şimdi deli gibi klasik müzik dinliyor, videolar izliyor. Bu akşam piyanomuz da gelecek, artık akşamları saatlerce çalışır. İşte başta yazdığım gibi, insanın yapmaktan zevk aldığı hobileri olmayınca, hayat vakit öldürmekten ibaret olmuyor mu? Zaman geçirmek değil ki yaşamanın amacı, mutlu olmak, bizi mutlu eden şeyleri yapmak. Ne zaman biteceği belli olmayan bu hayatta her dakikamız o kadar kıymetli ki, bizi mutlu edecek ne varsa bulup çıkarmalı, onu yaşamalıyız. Piyano çalmak mı, amaç Fazıl Say olmak değil ki, sadece mutlu olmak. 31 yaşından sonra bu işe başlayan bir insan için zaten amaç profesyonellik olamaz. Amaç sadece mutlu olmak. Piyano eşimi mutlu edecekse canım eşime benden sonsuz destek. 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Bu zarfın içinde mutluluk var :)


Artık korkmaya başladım, bu mutlu gidişten.
Demeyeceğim :)
Artarak devam eder umarım böyle. Hayatımın şanslı ve mutlu bir dönemindeyim. Dün çok özel bir zarf geldi bana. Hayatımda aldığım en tatlı hediyelerden biri oldu. Eşime de bugüne kadar çok söylemişimdir, ufacık hediyelere, sürprizlere bayılırım ben diye. Ama beceri meselesi işte :) Örnek olması temennisiyle, fikir ve ilham vermesi dileğiyle küçücük bir taş da atmış olayım gerekli yerlere :)
Uzun zamandır internet siparişlerim dışında postacı ya da kuryelerle işim olmadı. Taa liseden beri diyelim. Bugün kargo görevlisinin getirdiği poşeti büyük bir özenle kestim önce, zarfın üzerinde fıldır fıldır dönen kedi gözleriyle bakıştık önce.


 Gözlerimdeki heyecan ve mutluluk pırıltısını o gördü ilk. Sonra zarfı açtım. Ayrı ayrı emek verilmiş, süslenmiş, güzelce hazırlanmış birbirinden güzel 3 hediye ve bir mektup vardı içinde. Ben böyle şeylere bayılıyorum yaa. 
Zarftan çıkanlar şöyle;


Mouse pad (evet hala mousepad kullanan biri olarak çok beğendim)




Kırmızı çerçeve içine etamine işlenmiş kitaplıkta duran kedi figürü -üstelik bıyıkları bile var- (en çok buna bayıldığımı itiraf ediyorum)

Bir adet kitap ayracı (ilk gördüğümde bileklik sanmıştım, uyarı yazısı yazman ayrı bir şirinlik olmuş)Bu arada, ayraç deri! Ama boncuklarına bayıldım, kitabın arasında da çok güzel duruyor.



Üzüm son kontrolleri yaparken:)

Günümü güzelleştirdiğin için, uzuuuun süredir yaşamadığım mektup sevincini bana yaşattığın için teşekkür ederim be Jardzy. 

26 Kasım 2014 Çarşamba

Çok güzel şeyler oluyor bu aralar yaa...



Dün akşam kayınpederim aradı. Ziraat Bankasından aradılar, senin bir hesabın varmış bankada, 10 yıl geçmiş, devlete devredecekmiş para, çeksin yazık olmasınlar, demişler. Kafamda bir yığın soru oluştu tabi. Kayınpederim ne alaka, neden beni aramıyorlar, ben bankada nasıl para bırakırım, kesin bir dolandırıcılık işi bu diye düşündüm. Bir hesap numarası ve telefon numarası söylemişler. Herhangi bir şubeden gidip çekebilir demişler. Aldım hesap numarasını ve telefonu. Aradım telefonu, hesabımda 1200 lira olduğunu, devlete devredeceğini, dilediğim şubeden çekebileceğimi, bir sorun olursa bu numarayı aramalarını bana da tekrarladılar. Bu ülkede binbir çeşit dolandırıcılık görmüş insanlar olarak elbette yine inanmadık. Bilinmeyen numaraları aradık, bizi aradıkları numarayı sorduk, doğru çıktı; Ziraat Bankası genel müdürlük. Ziraat Bankasıyla tek ilişkim üniversite yıllarımda bursumu çekerken olmuştu. Ama bursu bankada unutmam mümkün değil. Öğrencisin ve sana verilen bursu çekmeyeceksin, mümkün mü? 

Bu sabah hala inanmamış olarak şubeye gittim, bankacı kıza durumu anlattım. Kimlik numaramdan sorguladı, sizin hesabınız görünmüyor dedi. Bana verdikleri hesap numarasını söyledim, oradan sorgulayınca çıktı mı sana cillop gibi hesap. 1278 TL. Dedim ne parasıymış bu? 2005 yılında 5 ay burs yatmış size dedi. Eee ben 2004'te mezun oldum. Bursun geri ödemesini bile yaptım. Para sizin dedi. Benimmmm tabi ki :) Çıkardı verdi paramı. Ohhh, mis gibi. Nasıl sevindim, nasıl sevindim.

Bu ülkede hala güzel insanlar var. Ziraat Bankasında çalışan memur arkadaşım; işini senin gibi yapan insanlara ihtiyacı var işte bu ülkenin. Aramak zorunda mıydı bu kişi beni? Bana ulaşamayıp taa kayınpederime kadar ulaşmak zorunda mıydı? Değildi. Beni bugün çok mutlu ettin arkadaşım yaa. Ümidimi kestiğim insanlık için umut aşıladın bana. Teşekkür ederim. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...