hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2020 Perşembe

Yaşlılık, hastalık ve Üzüm hakkında...

Eşimle evlenmeden 4 ay önce karşılaştı yollarımız Üzüm'le. İlk görüşte aşk :D Şu an tam 11 yaşında kızım. 

Tekrarlayan kaşıntı problemleri, çene aknesi gibi problemlerimiz sürekli vardı ama ciddi bir hastalığı olmadı hiç. 2 ay önce aniden yere yığıldı, dilini dışarı çıkarıp acı acı miyavlamaya nefes alamamaya başladı. Kalp krizi olduğunu düşündüm. Ne yapacağını da bilemiyorsun, çaresizce izlemekten ve geçmesini istemekten başka. Sabaha kadar zor nefes aldı, kusmaya çalışır gibi öksürdü defalarca. Sabah hemen veterinere gittik. Ciğerlerini dinledi ve ciğerlerinin sesinden kalp atışını duyamadığını söyledi veteriner. O kadar kötü durumdaymış ciğerler. Röntgen çekildi, evet durum vahimdi. Kalması gerekli dedi. 

11 yıl hiç ayrılmadı bizden, evinden. Çok zor geldi. Eve dönüp kapıyı açtığımızda Üzüm karşılamayınca bizi boşaldı içim. Ev onsuz bomboştu. Ertesi gün veterineri aradı, daha da kötüleştiğini, durumunun kritik olduğunu söyledi. Hemen koştum yanına. Gördüğümde berbat durumdaydı, ölüyordu. Öyle acıydı ki, o akşamı çıkarmayacağını düşündüm, veterineri de zaten umutsuz konuştu. 24 saat açık başka bir kliniğe yönlendirildik. Bir hafta yoğun bakımda kaldı. Biz de başında bekledik eşimle sürekli. Bizi görmesinin, yanında olmamızın stresini azalttığını gördüm. Zaten o yokken evde olmak çok zorluyordu beni. Onsuz uyumak hele. Alışmışım üstümde koca götünün ağırlığıyla uyumaya, rahatsız olmasın diye kıpırdamamaktan oramın buramın uyuşmasına. Gün gün daha iyi oldu soluk alıp verişi. Küvez gibi bir ünitenin içinde kaldı 1 hafta boyunca. 8. günün sonunda tekrar röntgeni çekildi ve taburcu olduk. 

Son röntgende arka patilerinin de çekilmesini istedim çünkü son zamanlarda arka patilerde güç kaybı, yürürken bir tuhaflık görüyordum. Özellikle uykudan kalktığında sarhoş gibi oluyordu. Ve ordan da kötü haberle karşılaştık. Kalça displazisi olduğunu söyledi veteriner. Ameliyat şu an için öneremem çünkü ciddi bir sağlık sorunu atlattı dedi. Ağrıları olabilir, hareket etmek istemeyebilir bu süreçte dedi. Takviye edici ürünler kullanabilirsiniz ama tedavi etmeyecek bunlar dedi. Şu an Glycoflex markasının eklem destekleyici çiğneme tabletini kullanıyoruz. Ayrıca Solgar'ın balık yağını veriyorum her gün. Çiğneme tabletini yedirmek konusunda endişeliydim ama çok severek yiyor. 1 ay boyunca günde 2 tablet kullandık, şu anda günde 1 tabletle devam ediyoruz. Balık yağını da çok az yaş mamanın üzerine sıkıyorum kapsülü delip. Gözle görülür bir etkisi olmadı ikisinin de bence. Yürüyüşü hala aynı, güçsüzlük var. Ve zaman zaman ağrıları yüzünden aşırı hırçınlaşıyor. Saldırıyor durduk yerde bize. Hareketsiz, sürekli uyuyor. Balık yağı tüy dökülmesini inanılmaz azalttı yalnız. Kesinlikle öneriyorum. 

Ciğerleri için evde parfüm, parfümlü temizlik ürünleri, sigara, sprey gibi maddeler kesinlikle kullanılmayacak, ev sürekli havalandırılacak. Zaten ciğerleri kötü dendiğinde kendimi o kadar kötü hissettim ki. Mutfakta ve tuvalette sigara içiyorduk biz. O kadar vicdan azabı çektim ki anlatamam. Minicik ciğerlerine biz zarar vermiştik. O an sigarayı bıraktım ve hala içmiyorum. Eşim de evde içmiyor artık. 

Normal tuvalete de geri döndük artık. Klozete çıkmak onu zorlamasın diye kuma geri dönme kararı aldık. Üzüm de çok mutlu oldu kumuna kavuştuğuna. Eşeleyip duruyor yavrum.

Yaşlılık kötü bir şey ya. Sevdiklerinin yaşlılığını görmek de, yaşlanmak da. Üzüm artık yaşlı bir kız. Hayatıma girdiği ilk andan bu zamana kadar her anına şükrettim. Hep mutlu etti varlığıyla beni. İyi olması, huzurlu ve sağlıklı olması için yapamayacağım şey yok. Ama belli bir yaştan sonra da eskisi gibi olması mümkün olmuyor işte. Üzücü bir durum bu. Bir şey yapamamak, artık günden güne kötü olacağını bilmek. Ama yaşam böyle işte. Doğum ölüm arasındaki kısacık süreyi nasıl geçirdiğimiz önemli olan. 

21 Haziran 2018 Perşembe

Unutulan evlilik yıldönümünün cezası ne olmalı :)


Dün evlilik yıldönümümüzdü. Eşim unuttu ilk defa. Sabah kavgayla başladık güne falan. 9. yılımız. Eee eskiyince böyle olunuyo demek. Kek buketi gönderdim ona, yüzünde utanç dolu bir mutlulukla geldi yanıma teşekküre. Özür diledi, unuttum dedi. Napim artık, olsun dedim geçtim.   

Ya aslında böyle konularda çok kadınsal triplerim yoktur. Ne yapalım unuttuysa, önemli olan bir günkü değil, her günkü tavrı diye düşünürüm. Amma velakin böyle içime de bir şeyler oturmadı değil. Normal şartlar altında bir kadının bu olayı kaşar peyniri misali uzatması, aylar hatta yıllarca burnundan getirmesi lazım dimi. Ben yapmam. Yapmayacağım. Ama oturdu içime işte :( 

Bugün Türkiye genelinde tüm Baroların hayvan haklarıyla ilgili yasa değişikliği için basın açıklaması vardı Adliye binası önlerinde. Katıldım. Yine bir avuç azınlıktık. Yine kadınlar %90 oranındaydı. Yine başkaları için kafayı kedi köpekle bozmuş manyak tiplerdik.  Birileri yavru bir hayvana tecavüz ediyor, biri patilerini kesip işkence yapıyor ve devletin verdiği para cezasını uygun taksitlerle ödüyor ve bu son derece normal oluyorken, bizler kendi hakkını savunamayan masumların sesi olmaya çalıştığımız için manyak oluyoruz.  

23 Eylül 2015 Çarşamba

Senenin en nefret ettiğim günleri


Yaşadığım toplumda genel kabul gören ve yüzyıllardır sorgulanmadan uygulanan kurban "bayramı"na geldik yine. Her sene Çin'de düzenlenen köpek yeme festivali, Kanada'daki fok katliamı, Danimarka'daki geleneksel balina katliamı. Bunlar neyse benim için kurban da o. Bunu her sene yaşamaktan, görmekten nefret ediyorum. Bastırmak zorunda olduğum nefretimi, artık içime sığmayan tiksintimi haykırmak istiyorum. Geçen gün bir video izledim. Hacda kurban kesimi adı altında yaşananları. Hayvanları ayaktayken boğazlarına kesik atıp, birbirinin üzerine atıyorlar ve o hayvanlar birbirlerinin üzerinde çırpınarak, yavaş yavaş can veriyorlar. Birkaç günde milyonlarca hayvan katlediliyor. Ve bunu inanç uğruna yaptığını söyleyenler, buzluklarını etle tıka basa doldurup, ibadetlerini yapmanın huzuruyla mangallarını, kavurmalarını yiyorlar. Müslüman dünyanın kestiği kurbanlar gerçek amacı olan paylaşmak ve fakirleri doyurmak adına kullanılsaydı dünyadaki açlık sorununa bir nebze çözüm bulunabilirdi sanırım. Ama ne oluyor biliyor musun, kabede kesilen milyonlarca hayvan gömülüyor. Sonuç: ceplerini dolduran mutlu araplar, sevap kazandığını düşünen mutlu müslümanlar ve can çekişe çekişe ölen ve toprağa gömülen milyonlarca hayvan. 

İçimde yaşamak zorunda bırakıldığım bu hislere bu sene katlanmam daha kolay olacak çünkü evden çıkmayacağım. Görmek, duymak istemesem de, biliyorum ki milyonlarca hayvan yine bu geleneğe kurban gidecek. Birilerinin yüzüne gülerek bayramlarını kutlamak zorunda kalmayacağım için daha iyi hissediyorum kendimi en azından. Çünkü bu benim bayramım değil. Gün gelir de bir gün "önceden hayvan kesip adına bayram deniliyormuş" diye şaşıran insanlar olur mu acaba?

Beynini kullanmayan insanları kullanmanın en kolay yolu nedir biliyor musun; din. Hiç sorgulamayın olur mu? Yüzyıllardır süren geleneklerimizdir, inancımızdır deyip uygulayın. O yüzden bu haldeyiz biliyor musun? Davranışlarının nedenini bile bilmeyen, sorgulamayan, merak etmeyen, araştırmayan insanlar olduğumuz için böyleyiz. Onun için birbirimizi gebertip, en dindar benim kavgası yapıyoruz. Onun için milyonlarca insan vatansız bir şekilde heba oluyor. Onun için iç savaşta olan ülkende sokakta adam gırtlaklanırken bile sen çocuk doğuruyorsun. İşte onun için çocuklarımız kıyılara vuruyor. Sorgulamamaya devam edin olur mu? Düşünmemeye, araştırmamaya, okumamaya, görmemeye devam edin. 

Bayramın afiyet olsun.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Leman Sam ve şişelere sokulan papağanlar hakkında.




Gün geçmiyor ki, hayvanlara eziyetle ilgili bir haber okumayayım. O kadar çok şey izledim, o kadar kaldırmıyor ki artık yüreğim, beynim... Leman Sam'ın Ayşe Arman'la yaptığı söyleyişi okudum geçen gün. (buradan okuyabilirsin) Kendi sözlerimmiş gibi, benim ağzımdan çıkan kelimelermiş gibi... Söyleşinin bir yerinde "açık bir yara gibi yaşıyorum ben" diyor Leman Sam. Bu konuda hissettiğim duygunun kelimelere dökülmüş hali tam olarak bu işte. Sürekli sızlayan, kanayan, kabuk tut(a)mayan bir yara gibi. Gece yatağa girdiğimde geliyor bazen hayvanlara yaşattıklarımız, uyuyamıyorum. Çektiği acıları içimde hissetmekten, çığlıklarını duymaktan kurtulamıyorum. Bu öyle bir şey ki, bu acıya gözlerini kapatanlar, görmeyenler ve duymayanlar, biz gibi insanları küçümsemeyi, dile getirmeye çalıştığımız acıları, ağızlarındaki yamuk sırıtışla sanki komik bir şeymiş gibi karşılamayı çok seviyorlar. Öyle insanlarla karşılaştığımda, ağızlarının ortasına bir yumruk geçirmemek için zor tutuyorum kendimi. Çok mu komik başka canlıların acıları için üzülüyor olmak, çok mu hoşuna gidiyor masum canlıların senin bir öğünün için, ayakkabın için, kıyafetin için, kullandığın rujun, temizlik malzemen için, senin eğlenmen için, çırpına çırpına can veriyor olması, demek istiyorum. İçimdeki bütün kini o gevrek gevrek sırıtarak "yaaaee sen de çok hassassın" diyen tipe kusmak istiyorum. Aslında böyle tiplere verecek öyle güzel cevaplarım var ki, öyle bir göt eder oturturum ki... Ama işte, bulunduğun ortam müsait olmuyor, durum uygun kaçmıyor, olmuyor da olmuyor, onlar seni küçümsediğiyle kalıyor, sen boktan şeylere kafayı takan üfürükten entel olarak kalıyorsun.



Görmek istemediğiniz şeylere bakmamaya devam ettikçe onlar yaşanmaya devam edecek. "Ay içim almaz benim öyle şeyleri izlemeyi" diyenlere sormak istiyorum, içinizin almadığı şeylere ortak olmak hiç mi vicdanınızı sızlatmıyor, bakmak dahi istemediğiniz acıların sebebi olduğunuz için hiç mi tadınız kaçmıyor? 

Bugün de pet şişelere sokuşturulmuş papağanları gördüm, içim sızladı yine. (Haberi burada) Leman Sam'ın da dediği gibi, ben de insanı eşrefi beşer olarak görmüyorum. Bütün canlılar gibi insanlar da yaşama tutunma adına bu gezegende varlık gösteriyor, bütün canlıların yaşama istekleri vardır, bütün canlılar hissediyor, sinir sistemi olan tüm canlılar acı çekiyor, ne onlar bizim için, ne biz onlar için var edildik. Kendi türünü üstün gören bu zihniyetten nefret ediyorum. Senin yaşama hakkın olduğu kadar o kedinin, o köpeğin, kuşun, böceğin, ineğin, filin de yaşama hakkı var ve hiçbir güç onun yaşam hakkının sonlandırılmasını senin benim keyfime bağlayamaz. Bağlayamamalı. 

Leman Sam'ın nefretini, hissettiklerini, içindeki adalet duygusunun bu şekildeki yansımasını sonuna kadar anlıyorum. Bazen insanların başına gelen şeyler zerre kadar acıtmıyor içimi, hatta izlediğim bazı görüntülerdeki insanlara, hayvanlara yaptığı işkencenin aynısını kılım kıpırdamadan yapabileceğimi düşünüyorum. Toplumumuzun en iğrenç şiddet olaylarına gözlerini yumarken,  karıncayı incitmekten korkan insanları düşüncelerinden dolayı linç etmeleri artık beni şaşırtmıyor. Aslında bu ülkede beni hiçbir şey şaşırtmıyor artık. Tımarhane gibi oldu ülke anasını satayım. Umudum da kalmadı bir şeylerin değişeceğine ilişkin. Neyi desteklediğini bile bilmeden destekleyen, neye inandığını bile bilmeden inanan milyonlar, bizi de beraberlerinde sürüklüyor işte karanlığın dibine dibine. Kendi başıma gelecek bile olsa, gelecekte yaşanacaklara dair tahminlerim beni endişelendirmekten çok kayıtsız bir umursamazlığa büründürüyor. 

Amaaan, içimdeki içime sığmaz olunca gelip gelip yazarım işte buraya. 

10 Mart 2015 Salı

Batsın olimpiyatınız...


Haziran ayında Bakü'de yapılacak Avrupa Olimpiyatları için sokaklardan köpeklerinin toplanıp fırınlarda yakıldığını biliyor musun? Şuraya bak.

Katliamdan kurtulan yavru köpeklerin videosunu izledin mi? Yanına yaklaşan insandan duyduğu dehşetle kafasını duvardaki minicik deliğe sokmaya çalışırken ne hissettiğine dair empati yapabiliyor musun? 

Üstün ırk insanın, insandan başka hiçbir canlının yaşam hakkı olamayacağına dair düşüncesinden ölesiye tiksiniyorum. Naziler yahudileri yakıyorlardı fırınlarda, bizler de şimdi köpekleri. Hayvanlar için hepimiz birer naziyiz. 

Fırınlarda yakıyor, kafalarını sabitleyip gözlerine kimyasallar döküyor, canlı canlı derilerini yüzüyor, küçücük kafeslerde hormonlarla büyütüp kırk günde kesime gönderiyor, toprağa basmadan, günışığı görmeden canlarını alıyoruz. Tanrımız onların kanını istiyor, yeni doğan buzağıları bağırta bağırta annelerinden ayırıp, yavruların içmesi gereken sütleri içiyoruz. Demir çubuklarla ardı ardına tecavüz edilen inekler ömürleri boyunca hamile bırakılıp, yavruları ellerinden alınıp, sütleri sömürülüyor. Reklamlardaki mutlu inekler çiftliği ne harika değil mi? Yemyeşil çayırlarda otlayan inekler ne kadar mutlular. Yaşanan acılara, işkenceye ve zulme o kadar uzağız ki... Büyük bir keyifle yediğin hamburgerin için hayvanların maruz kaldığı işkenceyi görmek ister misin? İstemezsin, biliyorum. Gözlerini yumup hamburgerine bir ısırık daha at.



Şu koyduğum videoyu izleyemiyorsun bile sonuna kadar, değil mi? Onlar bu acıyı yaşıyorlar, her gün, her dakika, her saniye... Senin damak tadın, onların canı :( 

Dünya üzerinde hayvanların yaşadığı acıdan fazlası yok, insanların yaşadığı tüm acılar yine kendileri yüzünden. 

O yüzden, bir sihir, bir mucize, bir acayiplik olsa da, hayvanlar, insanlar üzerinde aynı şeyleri yapmaya başlasalar, zerre kadar içim yanmaz biliyor musun. Hatta uzaydan gelecek garip ve bizden üstün varlıkların, hayvanlara yaptıklarımızın aynılarını bize yapmaya başlamalarını istiyorum. Empati yapabilmemiz için bu kadar şiddetli uyaranlara ihtiyacı var çünkü insanoğlunun. 

Ben hayatımda bir hayvan tarafından zarar görmedim. Aksi olsa bile, o hayvandan nefret etmem ve yok edilmesini istemem söz konusu değil. Çünkü onların yaşamları boyunca her saniyelerini, kahrolası insanlar yüzünden acılar içinde geçirdiklerini biliyorum, hissediyorum. 

Benim için bu dünyayı tamamiyle yaşanılmaz kılacak tek şeyse, hayvanların dünya üzerinden yok olması olacaktır. İşyerimin önünde beni karşılayan ve incecik bacaklarının taşıyamadığı şişko bedenine rağmen koşa koşa gelip kendi etrafında dönerek sevinç gösterisi yapan zilli kızı göremeyeceğim, eve girdiğimde kendini ağır ağır yere bırakıp göbeğini açan ve bacaklarıma sürtünen kedimi göremeyeceğim, sokak kapısında beni görür görmez koşarak gelen kara kedi dombiliyi göremeyeceğim bir dünya kesinlikle çekilmez bir yer. 

Bu yazı birine yazılmış bir yazı değil, öfkeli bir yazı hiç değil. (Evet, videoları izlerken hissettiğim duygunun tam karşılığı öfkedir ve onları yapan insanlara uygulayabileceğim şiddetin sınırı yok ama bu öfkeyle yazılmış bir yazı değil.) Bakü'de olanları geçen gün öğrendim ve bu yazıyı yazmaya başladım. Dün de sevgili Jardzy'nin şu yazısını okudum. Üzülüyorum ve şunu demek istiyorum; lütfen hiçbir hayvana veda etmeyin. İnsanlardan şiddet gördüğü için acısını başka insanlardan çıkaran sokak köpeklerine bile.

20 Şubat 2015 Cuma

Kedici kadınlar ve sokaklarda hayvan görmek istemeyenler...



Ceren'in şu yazısını okuduktan sonra yorum yazayım dedim. Ama baktım ki yorumla olacak gibi değil. Bu konuda kendimle yaşadığım fazlaca ikilem de var. En iyisi blog yazarak içimi dökmek galiba. 

Canım Ceren demiş ki, sokakta kedi köpek olmaz. Hatta pardon düzeltiyorum, "sokakta hayvana karşıyım" demiş. Kimsenin ne düşüneceğine, fikrine müdahale edemem.  

Ama...

Sokakta kedi köpek olmazsa nerede olur? Kedi ve köpeğin doğal yaşam alanı diyebileceğimiz alanlar nereler?

İnsan müdahalesiyle var olmuş hayvanlardan bahsediyoruz. Vahşi ataları olan kurtlardan insan tarafından evcilleştirilmiş köpekler. Ne kedinin doğal yaşam alanı ormanlardır, ne de köpeklerin. Bazı belediyeler köpekleri kurt sanıp, şehir merkezinden aldıkları zavallıları ormanların içine atıveriyorlar ya, hayvanlar açlıktan birbirini yiyor oralarda. Kilometrelerce yürüyüp, açlıktan, yorgunluktan ölüyorlar. 

Sen önce hayvanları alıp, onu onunla, öbürünü berikiyle karıştırıp, kulağı şöyle olsun, kuyruğu böyle olsun, boyu şu kadarcık kalsın, huyu şöyle olsun diye kendin bir tür çıkaracaksın ortaya, sonra da bunlar çok oldu artık, bir kısmını öldürelim, bir kısmını hücrelere kapatalım, insanlar beğensin alsınlar, beğenilmeyenleri itlaf edelim gitsin diyeceksin. Kedi de köpek de, insanla var olan, insanın yaşadığı yerlerde yaşamını sürdüren hayvanlardır. Issız dağ başlarında, ormanlarda ya da çöllerde yaşabilir mi bizim sokak kedileri, köpekleri?

Avrupa'da sokaklarda kedi, köpek göremezmişsiniz öyle diyorlar. Bunun nedeni de adına barınak mı dersiniz, rehabilitasyon merkezi mi dersiniz, toplama kampı mı dersiniz, ne derseniz artık, kediler ve köpekler buralarda tutulur, belli bir süre kimse sahiplenmezse hayvan itlaf edilir. Sokaklarda hayvan görememek iyi bir şey midir o konuda da ikilemdeyim. Bana göre bu dünyayı güzelleştiren hayvanlar olduğu için, onları hayatımın her yerinde görmek isterim. Ceren'in dediği gibi sokaklarda açlık var, insan şiddeti var, trafik var, hastalık var. Ama bu yaşayan her canlı için geçerli değil midir? Neden biz insanlar, başka canlıların hayatları üzerinde bu denli yetkin hissediyoruz kendimizi? Onlar aç kalmasın diye, araba altında ezilmesin diye ya da pisliğin biri işkence etmesin diye sokaklardan toplayıp hapsetmek, öldürmek ne kadar etik?

Belki ben de "kedici kadın" olma yolunda ilerliyorum :) Sokakta yaşayan kedi ve köpek dostlarım var, çantamda onlar için aldığım mamalarla geziyorum. Onların yaşamlarını kolaylaştırmak ve birazcık olsun güzelleştirmek adına elimden gelen şeyi yapmaya çalışıyorum. Evet zor durumlarda yaşamalarını izlemek acı verici, soğuklarda ya da aşırı sıcaklarda perişan olmalarını izlemek kimseye zevk vermez ama onların var olmasından mutluluk duyuyorum. Sokakların onlarsız olması beni mutlu etmez, aksine eksiklik hissederim. 

Bir defa köpek barınağına gittim. Tarif edemeyeceğim duygular yaşadım.  İçim parçalandı sözünün gerçek bir durumu ifade ettiğini anladım, içimden bir şeylerin parça parça koparıldığını hissettim. Birbirlerinin üzerine yatarak ısınmaya çalışan yavru köpek tepecikleri gördüm. Bir zamanlar sevgiliye ya da karne hediyesi olarak çocuklara alınmış ve biraz büyünce sokaklara atılan, bir köşeye çekilmiş ve insana küsmüş cins köpekler, sevilmek için daracık tellerden burunlarını uzatan ve ağlayan, kendini sevdirmek için birbiriyle yarışan köpekler. Benim gördüğüm belki de barınakların en iyi durumda olanlarındandı üstelik. İnternette denk gelmişsinizdir, açlıktan birbirini yiyen köpekler var barınaklarda. Kendi bokları üzerinde yaşamak zorunda bırakılan, birkaç adımlık beton hücrelere kapatılan ve kuru ekmek bulurlarsa karnını doyurabilen zavallılar.  



Köpeklere daha çok üzülüyorum. Kediler minnetsiz hayvanlardır, başlarının çaresine bakarlar, çöplere girer, avlanır, başlarını sokacak yer bulurlar. Köpeklerse koca bedenleriyle itilir, kakılır, çöplere çıkamaz, karınlarını doyuramazlar ve kesinlikle insanlardan daha çok eziyet görürler. Halbuki köpekler gerçekten çok duygusal hayvanlardır, küçücük bir okşama, bir sevgi gösterisi onları çıldırtmaya yeter, sizi tanırlar, peşinizden gelirler, etrafınızda dört dönüp kuyruk sallarlar, o hüzünlü gözlerle masum bakışlar atarlar ki beni en çok vuranı da köpek bakışlarıdır. İçimde inanılmaz bir şefkat patlaması yapar köpek bakışları.


Konudan uzaklaştım sanırım. Sokakta yaşayan kedi ve köpeklere müdahale konusu dediğim gibi beni çok ikilemde bırakan bir konu. Şu an için uygulanan yöntem şöyle; belediyeler sokakta yaşayan kedi ve köpekleri alıp, kısırlaştırıyor, aşılarını yapıp aldığı yere bırakıyor. Bana göre de en olması gereken yöntem budur. Vicdanımı sızlatan tarafı ise, dediğim gibi onların hayatlarına müdahale konusunda kendimizde gördüğümüz bu yetkinlik hissi. Bu his evimi paylaştığım sevgili kedim Üzüm için de geçerli. Ben de onu kısırlaştırdım. Ameliyat sonrası iyileşme sürecinde kendimi çok vicdansız ve çaresiz hissettim. Ona bunu yapmaya hakkım var mı diye düşündüm. Bir yandan da evden çıkmayan bir kedinin cinsel içgüdülerini tatmin edememesi de bir işkence olacak. Üstelik kedilerin ya da köpeklerin insanlardaki gibi "anne olmak isteği" gibi psikolojik bir ihtiyaçları olduğunu düşünmüyorum. Çoğalma içgüdüsüyle otomatik olarak yapılan davranışlar olarak düşünüyorum. Anneliği hissetmiyorlar demiyorum, herhangi bir anne hayvanın yavrusuna olan davranışlarını izlerseniz, ne kadar mükemmel anne olabildiklerine şaşırırsınız. 

Neyse işte, canımı sıkan ve hep çözüm ne diye kendimi sorguladığım konu onları kısırlaştırmak, ya da barınaklara kapatmak ya da itlaf etme hakkını kendimizde görmemiz. Nüfusları çok arttı diye sokaklardan toplayıp öldürdüğümüz hayvanlar karşısında insan nüfusunun durumuna bir bakarsak, hangi canlının nüfusunun dengelenmesi konusunda daha net bir farkındalık yaşayabiliriz. Çünkü bu dünya üzerinde nüfusu arttıkça doğal dengeyi bozan, doğaya uyum sağlayarak yaşamak yerine kendine uydurmaya çalışan, çalıştıkça da her şeyi mahveden tek tür insandır. Doğanın düzeni öyle sistemli bir şekilde işler ki, kendi haline bırakırsanız mükemmel uyumu görürsünüz. Ama olmuyor işte, insan çoğalıyor, çoğaldıkça kaynakları kullanma ve tüketme konusunda şaşmaz bir bencillik sergiliyor ve başka canlıların yaşamlarına olan müdahale hakkı giderek genişliyor.

Çözüm nedir, sokaklarda hayvan görmek istemeyenler mi haklı, kedici kadınlar ve adamlar mı? Bana göre çözüm onlarla yaşayabilmek, bizlerle birlikte yaşamak zorunda olan bu hayvanların yaşamlarını elimizden geldiğince kolaylaştırmak, yardımcı olmak, çünkü bu dünya bizim değil. Bu dünyaya hükmetme ve üstün ırk olarak görme kibirimize rağmen bu dünya sadece bize ait değil. Bunu ya öğreneceğiz ya da kendimizle birlikte tüm canlı yaşamının içine edip, bu güzelim gezegeni yaşanmaz hale sokacağız. Biz insanlar bu dünyanın sahibi değiliz, bizler de diğer hayvanlar gibi dünyadaki yaşam zincirinin bir halkasıyız. 




7 Ocak 2015 Çarşamba

Merhamet



5199 sayılı Hayvanlar Koruma Kanunu'nun ilk maddesi şöyledir:


Madde 1 - Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

"Hayvanları KoruMA" adı üstünde aslında. Aynı Kanunun Tanımlar kısmında hayvanları sınıflara ayırır yasa. Evcil hayvan, sahipsiz hayvan, güçten düşmüş hayvan, yabani hayvan, ev ve süs hayvanı, kontrollü hayvan, deney hayvanı ve kesim hayvanı.

Madde 4: a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.

Bu madde bana biraz Orwell'ın Hayvanlar Çiftliği'ni anımsattı. "Bütün hayvanlar eşittir, ama domuzlar daha eşittir." Ayrıca cümlenin ikinci bölümü daha da ilginç;  bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkında sahiptir. Kanunun izin verdiği çerçevede yaşam hakkı. Başka türlüsü de düşünülemezdi zaten, biz insanlar dünyanın ve tüm canlıların efendileriyiz. Her şey bizim izin verdiğimiz şekilde olur, izin verdiğimiz sürece yaşar.

Hayvanları Koruma Kanunu diye adlandırılan bu Kanunda hayvanlara nasıl, ne koşullarda, ne şekilde deney yapılabileceği de anlatılıyor. Deney hayvanı diye bir sınıf belirlendiğine göre, üzerinde her türlü işkenceyi deneyebileceğiniz, ölene kadar her türlü acıyı verebileceğiniz hayvanlar vardır ve bu hakkınız bu Kanunla desteklenir.

İlerki bölümlerde kesim hayvanı olarak doğan hayvanların, ne şekilde öldürüleceği falan anlatılıyor.

İşte bizim Hayvanları KoruMa Kanunumuz böyle. Böyle bir Kanun olursa da, bir kediyi alıp, bağırsaklarını söken, saatlerce kameraya alıp ölümünü seyreden, sonra da üzerine damacana atıp öldüren bir pisliğe verilecek ceza da ceza olmaz tabi. Çünkü Yasa o hayvanı bir canlı olarak görmüyor, o kedi bir MAL. Ve o pislik bir mala zarar vermiş, mahkeme de bu malın ederi kaç olur diye bilirkişiye soruyor. Bu konudaki bilirkişi de bir Petshop sahibi olacak. O kedi (mal) kaç eder? Bir sokak kedisiydi, bir cafe tarafından sahiplendirilen, cins olmayan bir kedicik. Etse etse 50 lira eder. Ver 50 lira kurtul pislik. Haberin detayı için TIK. Hatırlamak isteyenler için; TIK.

Masum ve savunmasız bir hayvana, bu şekilde işkence yapabilen bir insan çıkarıyla çatışan bir durumda, ya da sadece sinir olduğu bir insana da aynı şeyi yapabilir. Ki genel duruma baktığımızda katillerin pek çoğu insanları öldürmeye başlamadan önce hayvanlara eziyet eden, işkence eden insanlarmış. Bir nevi prova. 

Bu şekilde yaşanan kaçıncı vaka. Bu sadece basına yansıyan kadarı. Her gün, her saat işkenceyle öldürülüyor hayvanlar. Binlerce insan defalarca yürüyüşler yaptı, sessizlerin sesini her alanda duyurmaya çalıştı. Ama kulakları o kadar sağır ki meclisin. Aslında işin özü şu; umurlarında bile değil. Bir kedi ölmüş, bir köpeğe işkence edilmiş, kim takar ki. Onlar daha büyük işlerin peşindeler. İtle-enikle mi uğraşacaklar? 

Tek dileğim, herkesin içine vicdan ve merhamet duygusunun yerleşmesi. Başka hiçbir şeye gerek yok. Çok beğendiğim bir söz var, Victor Hugo'nun: "Vicdan, insanın içindeki tanrıdır." Benim için de budur tek kural, vicdanım sızlıyorsa yaptığım şey yanlıştır, benim ahlakım vicdanımın elverdiğini yapmamı söyler. Ben de aksini yapamam. Yaptığım iyiliği ödül beklentisiyle yapmam, ödül-ceza beklentili yapılan her davranıştan da tiksinirim.

Her zaman dile getirdiğim gibi, hayvanları mal olarak nitelendirdiğiniz sürece "hayvan hakları"ndan bahsedemezsiniz, onları hisseden, acı duyan, sevgi gösterebilen, yaşamak isteyen CANlılar olarak değil de, MAL olarak nitelendirirseniz bu zulüm ve vahşet hiçbir zaman bitmeyecek.



6 Ocak 2015 Salı

Kar gören İzmir'li...


Sabah evden çıktığımızda kar yağıyordu. Servise binip yola çıktığımızda daha yüksek bölgelerde karın tuttuğunu gördük. Ve servisimiz birdenbire tur otobüsüne dönüştü. Herkes cep telefonunu çıkardı, fotoğraf çekmeye başladı, bir rehberimiz eksikti. 

Çok küçüktüm İzmir'e iyi bi kar yağmıştı. İlk defa kar gören ben heyecanla oynamış da oynamıştım, sonra eve geldiğimde ellerim çözülürken, kemiklerim kırılmış gibi acımıştı, ağlamıştım. 4 yıl Eskişehir'de okuduğumdan karla samimiyetimiz o zamanlar arttı. Karda yürümeyi bilmeyen İzmir'li olarak pek çok ciddi düşüşle kıçımı kırmaktan kılpayı kurtuldum.

İzlemesi güzel karı, başka da her şeyi boktan. Trafik alt üst oluyor, kazalar oluyor, çamuru pis, soğuğu pis. Ve aklıma ilk düşen şey zavallı sokak hayvanları oluyor, evsiz insanlar oluyor. Sokak kedilerinden çok köpeklere üzülüyorum ben. Kediler çöplere girebiliyor, her yere sığışabiliyorlar, zavallı köpekler ne çöp deşip yiyecek bulabiliyorlar ne de sığınacak yer bulabiliyorlar. İnsanlar köpekleri daha çok itip kakıyor, daha çok eziyet ediyor. Kedi her zaman her yerde başının çaresine bakabilen, minnetsiz hayvanlar. Köpekler öyle değil ama yaa, çok zavallılar. Kuyruk sallayarak çaresizce sığındığı insandan bir tekme de o yiyor. Kalan yemeklerinize ekmek doğrayıp ayrı bir poşete dökseniz, onu da çöpe değil de kenarına koyuverseniz, ne güzel olur. Aynı apartmanda beni görerek böyle yapmaya başlayan bir komşum da var, sayılarımız gittikçe de çoğaldı sanırım. Site içerisinde sokak hayvanlarını beslemek yasak olsa da sitenin dış duvarının yanına bırakıyoruz artan yemekleri su kaplarını, ordaki kapların sayılarının artmasından anlıyorum ki güzel bir farkındalık yaratmış olduk. 

Herkesin (patililer dahil) karda kışta, soğukta buzda sığınıcak sıcacık bir evi olması dileğiyle...

1 Aralık 2014 Pazartesi

İstanbul'da Kedi - Gündüz VASSAF



GÜNDÜZ VASSAF
"Sorun, hayvanlarla sürdürülecek ilişkinin "insanca" olması gerektiği düşüncesinden çıkmaktadır." 

Bu cümleyle başlıyor kitap. "İnsanca" denildiğinde zihinde oluşan tüm olumlu duyguları olumsuza çevirmeye ant içmiş insanoğlu, dünya tarihinde en kirli ayak izlerini bırakmaya ve tüm canlı hayatını kirletmeye devam ederken, "hayvan" sözcüğünü hakaret belirlemiş belleğinde. Halbuki, keşke "hayvan" gibi olabilsek. Keşke bizlerin de birer "hayvan" olduğumuzu unutmasak.


Başka bir kitabı okurken görsellerine kapılıp İstanbul'da Kedi'ye başladım. Hemencecik bitecek bir kitap zaten. Bolca görselin kullanıldığı, şiir tadında bir kitap İstanbul'da Kedi. Kitap kapağındaki resim daha önce Nisan 2014'te İthaki yayınlarından çıkan Fırat Caner'in, Kuşla Kediye Ağıt kitabıyla aynı. İlginç, YKY neden acaba böyle bir şey yaptı, ben anlamadım. 


Gündüz Vassaf'ın anlatımını, dilini seviyorum. Ama düzyazı yazmasını kesinlikle tercih ederim. 

İstanbul'da Kedi adına bakmayın, sadece İstanbul'daki kedileri anlatan bir kitap değil. Kedi tarihi, hatta insan-hayvan ilişkileri tarihi anlatılıyor kitapta. İnsanın dünyanın merkezi ve en önemlisi olduğunu düşündüğü kibirli bakış açısından diğer canlılar dünyasına şiirsel bir bakış Vassaf'ın kitabı. 

"Yeryüzünde 600 milyon kedi 
Dilleri belli 
Sürtündüğünde
Otomobile, çöp kutusuna, insana 
Hepsine egemenlik kurup
"Bunlar benim!" diye bakmakta.
Yeryüzünde yedi milyar insan
Tek anladıkları kendi dilleri 
Hayvanları dinlemek yerine
Onlara Latin alfabesini
Öğretme gayretleri!
"Ben!" "Ben!" "Ben!" 

Aynalarından
Kediler bencil diyen insanlar
Her sürtündüğünde kediler kendilerine
Sevildiklerini sanmaktalar. "



"Biz 
 Samanyolunun ucunda
Uzayın belirsiz  noktasında
Paralel evrenlerden birinin 
Kara delikli sonsuzluğunda, 
tarihi kendimizden ibaret bilir
Bunca canlı arasında
Heykellerimizi dikip dikip devirir
Doğruyu biliriz.
Biz, 
tükettikçe 
eksiliriz."





"Destansa
Köpeklerin kahramanlıkları
Kediler şiir yazar."



"İnsan türü 
ister yensin kendini
ister yüceltsin 
Vazgeçmedikçe
insan merkezli seçiminden
Dünyayı kavrayamayacak kibirinden."


17 Kasım 2014 Pazartesi

Din - iman - hayvan

Pazar günü babamın doğumgünüydü, kutlamaya gittik. Dişi bir kedi var, her sene hamile kalır, gelir babamın bahçeye doğurur. Kedi sayısı 8'e çıkmış. Bir dahaki gidişimizde anneyi alıp getirmemiz, kısırlaştırmamız lazım. Kedi çiftliğine dönmüş bahçe. Bahçeye çıktığında hepsi bir ağızdan bağırarak koşuşuyorlar. Yeni yavruların 3'ü de dişi üstelik. O yüzden bu gidişe bir çözüm bulmak gerek.

Köylüler hayvanlara karşı gerçekten çok acımasızlar ve babamın haline gülüyorlar. Onlara yemek pişirmesini, bakmasını, kovalamamasını hayretle karşılıyorlar. Zavallı bir köpek vardı, açlıktan kemikleri görünecek kadar zayıf bir hayvan. Arada bir babamın bahçeye yanaşır, yemek dilenirdi. Babam da tabi dayanamaz verirdi bir şeyler. Tabi köpeğimiz Şanslı pek yanaşmasına da izin vermiyordu onun. Köylünün biri almış hayvanı dağdaki evine götürmüş, domuz kovalasın diye. Biz de sevindik, yuva buldu, karnı doyar diye. Adam götürmüş hayvanı, 3 günde bir kuru ekmek atmış önüne. Bakmış ki istediği gibi koruyamıyor domuzlardan evi damı, o kuru ekmeği de vermemiş. Bağlamış ağaca ve ölsün diye beklemiş. Günlerce yemek vermemiş hayvana. Bakmış ölmüyor, çözmüş ipini, basmış dayağı kovalamış hayvanı. Ve bunu aynen bu şekilde babama anlatmış. Ne kadar dayanıklı hayvanmış, gebermedi bir türlü demiş. Bu köpek, açlıktan ve dayaktan bitap halde, sürüne sürüne dağdan inip babamın evini bulmuş gelmiş yine. Geldiğinde arka ayakları tutmuyormuş, hayvanın tüm kemikleri dışardaymış. Tüylerim diken diken oldu. Bunu yapan yaratığa ne denir, nasıl bir vicdan bunu yapabilir, benim aklım almıyor. Zavallı köpek şimdi yine bahçenin etrafında. Bizim köpeğin izin verdiği sınıra kadar yaklaşıyor ama bahçenin çevresinden ayrılmıyor. Hayvancık kendine gelmiş, kilo almış, toparlanmış. 

Başka bir köylü de, sürekli çoğalan kediler için bulduğu yöntemi anlatmış babama. Kedilere işlek bir caddenin karşı tarafında yemek vermeye başlamış. Ve kediler caddenin öbür tarafına gelip geçerken ezilip gitmişler. "Bu insanlar beş vakit namaz kılıyor" diyor babam. Beş vakit değil, yirmidört saat başın secdeden kalkmasa ne yazar. Bugün de gazetelerde görmüşsünüz, eşeği ayaklarından tren yoluna bağlamışlar. Vicdan, merhamet ve ahlak kavramlarının dinle imanla pek bir bağlantısı olmadığının açık bir kanıtı da bunlar işte.

Neyse, bu kadar kötü hikayeden sonra güzel fotoğraflarla bitireyim.


Bu tipler ocağın başında huşu içinde bekliyorlar. Neyi, tabi ki pişen yemeklerini.


Babam tavuklarına taze solucan ziyafeti verirken... Tavuklar o toprakta çılgınlar gibi eşeleniyorlar.


Bu da yeni gelen 3 yavrudan biri.

Böyleyken böylee...

7 Kasım 2014 Cuma

Ağaç



Hükümet destekli olduğu aşikar olan özel bir şirket (Kolin), Soma - Yırca'da tam 6000 ağacı katletti. Günlerdir zeytin nöbeti tutan köylüler, bu şirketin özel güvenlikçileri tarafından yerlerde sürüklendi, darp edildi. Tam 6000 zeytin ağacı kesildi.  

Önce bu köylülerin geçim kaynağı olan toprakları "acele kamulaştırma" yoluyla ellerinden al, binlerce zeytin ağacını kökle, dümdüz et, sonra buraya, yandaş firmana, lanet bir termik santral diktir, hem toprağı, hem havayı, hem orada yaşayan insanları pisliğe boğ, insanları geçim kaynağı olan topraktan koparıp lanet madenine sok, paradan başka kutsalı olmayan şerefsizlerce güvenlik önlemi alınmayan işlerde beş kuruşa çalıştır, cinayet gibi kazalarda da ölünce "fıtrat" de, "doğal afet" de. Bu ülkenin başına gelmiş en büyük afet sizsiniz. Fıtratınızda da yağmacılıktan, talandan, hırsızlıktan, başka bir şey yok.

Greenpeace grubunun da desteğiyle açılan davada, Danıştay bu akşam saatlerinde yürütmeyi durdurma kararı vermiş. Durdurma kararı, kesilen 6000 ağacı geri getirecek mi? Dava devam ederken, özel güvenlikle, dozerlerle, kanunsuz bir şekilde bu alandaki zeytin ağaçlarını kesme hakkı var mı bu firmanın? Neye güvenerek bu şekilde rahat hareket ettikleri son derece açık aslında. Çünkü devir onların devri, sırtları yere gelmez.

Yaşam alanı ormanlık alanların yok edilmesiyle domuzlar boğazlarda yüzüp şehir merkezlerine giriyor, ayılar yaşam alanlarında yiyecek bulamayınca mezar kazıp ölüleri yiyor. Ve durmak yok, yola devam. Katletmeye, yok etmeye, sömürmeye devam. Doğayı sömür, dini sömür, insanı sömür, emeği sömür. 

Devran döner mi dönmez mi bilemem - ki umudum yok- ama bunların intikamı alınacak. İnsanlar tarafından değilse de doğa tarafından. 

24 Eylül 2014 Çarşamba

Hayvan


Ayşe'ye liste yaptım :) Ayşe'yle beraber, insan türünün diğer hayvanlara uyguladığı şiddeti, hayvanların bizlerden çektiklerini, hayvan yemenin tüm detaylarını öğrenmek isteyen herkesin okuması gereken kitaplar bunlar. 4 kitapta hayatımda büyük çığır açtı, farklı boyutlar ekledi hayatıma. Gönül gözümü açtı, aydınlattı. Ayşe'cim bence Hayvan Yemek isimli kitaptan başla. Gerçi hiçbiri okuma açısından zorlayıcı kitaplar değiller. Ama "Hayvan Yemek" başlangıç için daha uygun gibime geliyor. Zaten Türkçe'ye çevrilmiş olanlardan hayvan hakları ile ilgili okunabilecek kaynaklar çok fazla değil. Peter Singer, Tom Regan, Gary Francione bu isimler hayvan hakları konusuna belli bir sistematik kazandırmış insanlar. 

Bunlara ek olarak bir de Michael Tobias'ın "Öfke"sini okudum ki, onu farklı bir kategoriye sokuyorum. O kitapta benim de sürekli aklıma gelen şeyleri yapıyor kahramanımız. Hayvanlara işkence yapan, üzerinde deney yapan, onların kürklerini giyenlere karşı güzel fanteziler içeriyor. Hiç acımadan yaparım dediğim şeyleri okumak içimin yağlarını eritti desem yeridir. 

Şu anda da Carol J.Adams'ın "Etin Cinsel Politikası"nı okuyorum. Onu da bitince yorumlayayım. Sevgiler Ayşe, önce sana, sonra bu konuya karşı yeni yeni ilgi duyan, vicdanı rahat etmeyince hayatında değişiklik yapmak isteyen herkese sevgiler. 


18 Eylül 2014 Perşembe

Tanrılar Kurban İstiyor



Bilimin doğa olaylarını aydınlatmasından çok önceleri insanlar güneşe, aya, yıldızlara, kendi tasarladıkları, şekillendirdikleri tanrılara taparlar, gökgürültüsü, deprem, şimşek, güneş tutulması gibi doğa olaylarını ise tanrıların kızgınlık belirtisi olarak yorumlarlarmış. Tanrıların bu kızgınlıklarını dindirmek içinse onlara bir şeyler verme gereksinimi duymuşlar. Bu inanış insan kurban etmeye kadar varmış. Tuhaf geliyor mu size? Gökgürültüsünden korkup, insan kurban etmek, kan akıtarak tanrıların kızgınlığını gidermeye çalışmak. Komik mi? Mantıksız mı? 

Peki ya üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına, bilimin tüm doğa olaylarını aydınlatmış olmasına, evrenin sırlarına vakıf olmamıza rağmen tanrılara kurban vermek inanışının devam etmesi tuhaf mı? Bence ilk paragrafta yazdıklarıma göre daha tuhaf. Elinde bilginin ışığı olmasına rağmen karanlıkta kalmış inanışları devam ettiren insanın durumu daha vahim.


Tanrı, kurban ister mi? Tanrının kana susamış olma ihtimali var mı? Kan akıtmak neden bu kadar önemli? Binlerce yıllık sorularımız bunlar. "bir adamın inancını oğlunu kurban etmesini isteyerek sınayacak kadar zalim bir tanrı, oğlunun boğazını kesmeye yeltenecek kadar kendini kaybetmiş bir adam, bu hikaye yüzünden her yıl boğazları kesilen hayvanlar ve bu iğrençliği kutlayan insanlar.  " demiş ekşi sözlükte innominato nickli yazar. Durumu iki satırda özetleyen bir tespit olmuş. 

Bilim sormayı, araştırmayı gerektirirken, din sorgulamayı kabul etmez. Din, sorgusuz teslimiyet gerektirir. O yüzden insanlar, binlerce yıldır süregelen uygulamaları sorgulamadan uygular. Sorgularsan, mantıksızlığını anlarsın, mantıksız bulursan dinden çıkarsın. O yüzden gözlerini kapat ve sana emredileni yap. Uygulanan işte bu.



Uygulama dinden dine, ülkeden ülkeye değişse de kurban inanışının temelinde yatan etmenler çok eskilere dayanıyor. İnka, Maya ve Aztek uygarlıklarındaki kurban uygulamalarını okumak isterseniz; şurada. İnka'da çocuklar saflıklarından dolayı daha makbule geçen kurbanlar olurken, Maya'lar bakireleri tercih etmişler, Aztekler ise  tanrılarının en çok insan kalbi sevdiği düşüncesiyle, kurban olacak insanların kalbini çıkarırlarmış. Ayrıca yine Azteklerde, bal, un ve çocuk kanından yoğrularak yapılan putlara önce tapılır, tören sonunda da yenirmiş. Hiç yadırgamayın, sonuçta onların da inançları bunları gerektiriyormuş. O zaman da sorgulanmadan yapılan, gayet normal geleneklermiş bunlar. 

Şuraya varmak istiyorum; insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin zeka olduğundan bahsediyorsanız -ki ben bu kıstası da kabul etmiyorum- yaptığınız eylemleri sorgulamanız gerekmektedir. O beyin kullandığınız müddetçe gelişebilen bir kas kütlesi gibidir. Kullanmadığınız sürece sadece bir et yığını olarak kalacaktır. 

Ve son olarak, fakire yardım, paylaşma, Allaha yakınlaşma duygularından bahsedenleri de gördüm. Buzluklarını tıka basa etle doldururken, aman onlar bize gönderdi, biz de onlara gönderelim diye ihtiyacı olmayan kişilere kurban eti verirken, hacda kesilen onbinlerce hayvanın cesedini çöllere gömerken kiminle yakınlaşıp, kime yardım ettiğinizi sanıyorsunuz. Kendinizi kandırmayın. Sizinki paylaşım, yardımlaşma veya sevap değil, sizinki sadece açgözlülük, körlük.

Hazin bir tesadüf, 4 Ekim dünya hayvanları koruma günü, katliamın ilk gününe denk geliyor bu sene. 

13 Eylül 2014 Cumartesi

Pugedon nedir, ne işe yarar?

Pugedon bir geri dönüşüm kutusu. Cam, plastik, teneke kutuları atıyorsunuz, attığınız her şişe için 4 gr mama düşüyor alttaki kaba. Ayrıca su koyma yeri de var. Böylece hem geri dönüşüm sağlıyorsunuz, hem de sokak hayvanlarına su ve mama desteği veriyorsunuz. 

Çöplerimi ayırırım her zaman. Cam, plastik şişeleri balkonda bir kutuda biriktiririm. Dün akşam aldık biriktirdiklerimizi, pugedona gittik. Sanırım 60'a yakın cam şişe ve biraz da teneke kutu attık. Bir sürü mama düşürdük. Çok mutlu oldum. 

Çöpe giden bir sürü cam ve plastik şişe, teneke kutu var. İçtiğiniz soda, bira, kola şişelerini ayrı bir yerde biriktirmek aslında çok da zor bir şey değil. Hem çevreye hem de sokak hayvanlarına bir yararınız olur. Fena mı olur? 

Bu da sayfası. Yaygınlaşması dileğiyle...

Kızgınlık, sitem, başarısızlık hissi...


Dün eşimin ceketlerini kuru temizlemeye bırakmak üzere bir alışveriş merkezine gittik. Akşam yemeğini de halledelim çıkmışken dedik ve üst kattaki yemek bölümüne çıktık. Daha önce de bahsetmiştim, Türkiye'de vejetaryenseniz dışarıda yiyebileceğiniz bir şey bulmak gerçekten zor. Her zaman yaşadığım bir zorluktu ama dün çok fazla canımı sıktı nedense. Her yerde alabildiğine et, her yemekte et. Etin binbir çeşidi. Tavuğun, dananın, kuzunun, ineğin binbir parçaya bölünmüş binbir hali. Kendimi birden o kadar kötü hissettim ki. Her yerde et kokusu. Herkes et yiyor, deli gibi hamburger, köfte, iskender, kebap adı altına gizlenmiş hayvan parçaları yiyor. O yediklerinize bu şekilde isimler vererek hayvan yediğinizi gizlemeye çalışıyorsunuz. Aklınıza getirmek istemeseniz de yedikleriniz bir zamanlar yaşayan bir canlının vücudunun parçaları. Birden oradaki herkesi yamyam gibi gördüm ve ciddi şekilde etrafımdaki herkesten nefret etmeye başladım. Çorba içeyim en azından dedim. Ama ne mümkün, her şeye et bulaştırmak zorunda bu sistem. Et suyu koyuyorlar bok varmış gibi. Ağzımı bozduruyorlar bana da. Uzun ve stresli uğraşlar sonunda yemek yemekten vazgeçecek kadar sinirlenmişken bir yerde etsiz çorba buldum, onu aldım. 

Aslında belki de canımın bu kadar sıkılmasının nedeni eşimin de et yiyecek olmasıydı. Evet, en yakınımdaki insanın bile bakış açısında bir değişiklik yapamamış olmama bu kadar sinirlendim sanırım. Kendimi yetersiz ve başarısız hissetmemdi bu kadar kızdıran duygu. Ben çorbamı aldım ve eşim de  köfte adı verilen hayvan parçalarını.

Hayır anlamadığım şey şu. Neden vazgeçilmesi bu kadar imkansız gibi geliyor? Eşimden yola çıkalım. Dünden önceki gün bir video gördük internette. Allahın cezası bir adam mezbaha olduğunu düşündüğüm bir yerde deve kesiyor. Bir sürü deve var, kimileri yerde can çekişiyor, kimileri de duvarın dibine sıkışmış, korkuyla ölümü bekliyor yerdeki develere bakarak. Her yerde kan var. Bu pislik herif, elindeki bıçakla bir devenin yanına gidiyor ve boğazına bir kesik atıyor, oluk oluk kan fışkırıyor deveden ve yere düşüyor hayvan. Diğerlerinin ayaklarının dibinde o da can çekişmeye başlıyor. Ve adam tekrar tekrar gide gele bu işlemi diğer develere yapıyor, duvar dibinde birbirine dipdibe sıkışmış tüm develer yerde can çekişene kadar devam ediyor bu işlem. Hayır ölüm birden gelmiyor, o pislik herif öldürmüyor bile o hayvanları, sadece boğazına kesik atıp bırakıyor, hayvan tüm kanı boğazından boşalıp bitene kadar can çekişiyor yerde acı içinde. Bir yandan da hortumla su fışkırtılıyor duvarlara. Kanlar kurumasın diye. 

Bu videoyu izledikten sonra oldukça siniri bozuldu eşimin. Sadece eşimin ya da benim değil, hangi insan izlese bu görüntülerden etkilenmemesi mümkün değil. Peki, sen nasıl oluyor da tabağındaki etle o hayvanlar arasındaki bağlantıyı koparıyorsun. O adam senin yiyeceğin hayvanı kesiyor. Senin için kesiyor. Beynimizde nasıl yok ediyoruz bu bağlantıyı aklım almıyor. Bunları bile bile nasıl iştah duyabiliyorsun o ete. Gözünün önüne nasıl oluyor da gelmiyor o hayvanların korku dolu bakışları. 

Bu kadar açık ve itici olmak istemezdim ancak gerçekten kafamın almadığı şeyler var. Neden insanlar bu tip şeyleri görmek, duymak dahi istemezken et yemeye devam ederler? Mezbahalarda neler yaşandığını bilseler bile nasıl olur da ete iştah besleyebilirler? Neden insanlar tabağındaki yemeğin kaynağını öğrenmekten bu kadar kaçarlar? Beslenme tarzını değiştirmek bu kadar zor mu gerçekten? Yiyeceğin eti kendin elde etmek zorunda olsaydın eline bıçak alıp bir hayvanı kesebilir miydin? Bunu başkaları senin için kapalı kapılar ardında ve gözden uzakta yapınca iç rahatlığıyla yiyebilirsin değil mi? Bu kadar zor mu etsiz yaşamak gerçekten? 

*Görsel buradan 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...