günlük gibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük gibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2020 Perşembe

Yaşlılık, hastalık ve Üzüm hakkında...

Eşimle evlenmeden 4 ay önce karşılaştı yollarımız Üzüm'le. İlk görüşte aşk :D Şu an tam 11 yaşında kızım. 

Tekrarlayan kaşıntı problemleri, çene aknesi gibi problemlerimiz sürekli vardı ama ciddi bir hastalığı olmadı hiç. 2 ay önce aniden yere yığıldı, dilini dışarı çıkarıp acı acı miyavlamaya nefes alamamaya başladı. Kalp krizi olduğunu düşündüm. Ne yapacağını da bilemiyorsun, çaresizce izlemekten ve geçmesini istemekten başka. Sabaha kadar zor nefes aldı, kusmaya çalışır gibi öksürdü defalarca. Sabah hemen veterinere gittik. Ciğerlerini dinledi ve ciğerlerinin sesinden kalp atışını duyamadığını söyledi veteriner. O kadar kötü durumdaymış ciğerler. Röntgen çekildi, evet durum vahimdi. Kalması gerekli dedi. 

11 yıl hiç ayrılmadı bizden, evinden. Çok zor geldi. Eve dönüp kapıyı açtığımızda Üzüm karşılamayınca bizi boşaldı içim. Ev onsuz bomboştu. Ertesi gün veterineri aradı, daha da kötüleştiğini, durumunun kritik olduğunu söyledi. Hemen koştum yanına. Gördüğümde berbat durumdaydı, ölüyordu. Öyle acıydı ki, o akşamı çıkarmayacağını düşündüm, veterineri de zaten umutsuz konuştu. 24 saat açık başka bir kliniğe yönlendirildik. Bir hafta yoğun bakımda kaldı. Biz de başında bekledik eşimle sürekli. Bizi görmesinin, yanında olmamızın stresini azalttığını gördüm. Zaten o yokken evde olmak çok zorluyordu beni. Onsuz uyumak hele. Alışmışım üstümde koca götünün ağırlığıyla uyumaya, rahatsız olmasın diye kıpırdamamaktan oramın buramın uyuşmasına. Gün gün daha iyi oldu soluk alıp verişi. Küvez gibi bir ünitenin içinde kaldı 1 hafta boyunca. 8. günün sonunda tekrar röntgeni çekildi ve taburcu olduk. 

Son röntgende arka patilerinin de çekilmesini istedim çünkü son zamanlarda arka patilerde güç kaybı, yürürken bir tuhaflık görüyordum. Özellikle uykudan kalktığında sarhoş gibi oluyordu. Ve ordan da kötü haberle karşılaştık. Kalça displazisi olduğunu söyledi veteriner. Ameliyat şu an için öneremem çünkü ciddi bir sağlık sorunu atlattı dedi. Ağrıları olabilir, hareket etmek istemeyebilir bu süreçte dedi. Takviye edici ürünler kullanabilirsiniz ama tedavi etmeyecek bunlar dedi. Şu an Glycoflex markasının eklem destekleyici çiğneme tabletini kullanıyoruz. Ayrıca Solgar'ın balık yağını veriyorum her gün. Çiğneme tabletini yedirmek konusunda endişeliydim ama çok severek yiyor. 1 ay boyunca günde 2 tablet kullandık, şu anda günde 1 tabletle devam ediyoruz. Balık yağını da çok az yaş mamanın üzerine sıkıyorum kapsülü delip. Gözle görülür bir etkisi olmadı ikisinin de bence. Yürüyüşü hala aynı, güçsüzlük var. Ve zaman zaman ağrıları yüzünden aşırı hırçınlaşıyor. Saldırıyor durduk yerde bize. Hareketsiz, sürekli uyuyor. Balık yağı tüy dökülmesini inanılmaz azalttı yalnız. Kesinlikle öneriyorum. 

Ciğerleri için evde parfüm, parfümlü temizlik ürünleri, sigara, sprey gibi maddeler kesinlikle kullanılmayacak, ev sürekli havalandırılacak. Zaten ciğerleri kötü dendiğinde kendimi o kadar kötü hissettim ki. Mutfakta ve tuvalette sigara içiyorduk biz. O kadar vicdan azabı çektim ki anlatamam. Minicik ciğerlerine biz zarar vermiştik. O an sigarayı bıraktım ve hala içmiyorum. Eşim de evde içmiyor artık. 

Normal tuvalete de geri döndük artık. Klozete çıkmak onu zorlamasın diye kuma geri dönme kararı aldık. Üzüm de çok mutlu oldu kumuna kavuştuğuna. Eşeleyip duruyor yavrum.

Yaşlılık kötü bir şey ya. Sevdiklerinin yaşlılığını görmek de, yaşlanmak da. Üzüm artık yaşlı bir kız. Hayatıma girdiği ilk andan bu zamana kadar her anına şükrettim. Hep mutlu etti varlığıyla beni. İyi olması, huzurlu ve sağlıklı olması için yapamayacağım şey yok. Ama belli bir yaştan sonra da eskisi gibi olması mümkün olmuyor işte. Üzücü bir durum bu. Bir şey yapamamak, artık günden güne kötü olacağını bilmek. Ama yaşam böyle işte. Doğum ölüm arasındaki kısacık süreyi nasıl geçirdiğimiz önemli olan. 

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Kalabalık sonrası yalnızlık huzuru...

Evdeyim. Üzüm'le başbaşa. Eşim bayram için ailesinin yanında gitti. Daha doğrusu onlar 10 gün önce gelmişlerdi, dün beraber döndüler memleketlerine. Herkes ailesiyle vakit geçirecek bu bayram(!)da. Kurbana ilişkin düşüncelerimi  tekrar etmek istemiyorum, öncesinde çokça yazdım zaten. O yüzden Üzüm'le başbaşa burada kalmış olmak beni çok mutlu etti diyebilirim. Bir gün anne, bir gün baba ziyareti yapacağız ablamla. Sonra ablamla takılırız yine büyük ihtimal. Anne ve babamı da kurban kesme fikrinden vazgeçirdiğimi söyleyebilirim sanırım. Gerçi babam da dini açıdan benimle hemfikir gibi. Ama annem dindar bir kadın. Muhtaç birilerine yardım etmenin daha hayırlı olacağı noktasında buluştuğumuz için çok mutluyum. 

Yalnızlıktan neden bu kadar hoşlandığımı ve kalabalığın neden beni bu kadar rahatsız ettiğini düşündüm son günlerde. Evde yatılı misafir olması, Üzüm'ün çocuklara saldırganlığı, misafirlerin Üzüm'ü sevmemesi (daha doğrusu bu hissin karşılıklı olması), sürekli Üzüm'ü kontrol etmek yordu. Onu bir odaya kapatmak asla istemediğim bir şey. Ama yemek yerken yapmak zorunda kaldım çünkü Üzüm masanın altına girdiğinde herkes sandalyenin üzerine çıkacak kadar ürküyor ondan. Üzüm olmasaydı misafir olması ve kalabalık bu kadar yormazdı belki ama yine de sakinliği huzur verici buluyorum ben. Kendim olamadığım ve kesişen noktalarımızın az olduğu insanlarla aynı ortamda bulunmak yoruyor beni. Rol yapabilen bir yapıya sahip de değilim. Toplumsal kalıplara giremiyorum. Bu benim eksikliğim mi yoksa diğerlerinin mi bilemiyorum. 

Ablamla da konuştuk geçenlerde bu konuyu. Biz neden kalabalık sevmiyoruz, misafir sevmiyoruz diye. Yetiştirilme şeklinden kaynaklanıyor sanırım. Annem de sevmez öyle kalabalığı falan. Çocukken çok nadirdi bize misafir gelecek falan. Çekirdek aile modunda büyüdük. Sanırım öyle de alıştık işte. Eşim de kalabalık ailede, sürekli cümbüş halinde büyümüş, o da öyle mutlu oluyor. O yüzden birbirimize diretip sinir harbine girmek yerine herkesin mutlu olacağı şekilde vakit geçirebilmesi için fırsat yaratmak sanırım önemli olan. 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Kabak Koyu Tatili 2

Geçen seneki ilk ziyaretimizden sonra iple çektiğim bir Kabak Koyu tatili daha bitti. Bu cennete gitmek isteyenler için bir gezi yazısı yazmam şart. 

Şimdi efenim Kabak Koyu, Fethiye Ölüdeniz'den 20 km uzakta bir koy. Sağ tarafınızda müthiş bir maviyle Akdeniz'in size eşlik edeceği oldukça dolambaçlı, yokuşlu, inişli bir yol. Yolun sonuna geldiğinizde hem otopark hem cafe olarak hizmet veren bir işletme var. Günlük 10 tl ücretle arabanızı buraya emanet edebilirsiniz ya da bazıları gibi yol kenarlarına bırakabilirsiniz. Kabak Koyu'na araç inişi yasak, o yüzden ya servislerle iniyorsunuz, ya da yürüyorsunuz. Ki ikinci seçeneği hiç ama hiç tavsiye etmem. Çünkü leş gibi sıcakta o tozlu yollarda, yaklaşık 30 dakika kadar yürümeniz gerekir. Hele bir de eşyalarınız varsa zaten pek mümkün görünmüyor yürümek. Servis ücreti kişi başı 6 tl. Servise bindiğiniz an macera başlıyor. Toprak yollar oldukça kötü durumda, daracık yollar acayip dolambaçlı ve son derece tehlikeli bir uçurumun kenarından gidiyorsunuz. Yolun kenarında hiçbir koruma yok. Bir teker ilerisi uçurum yani. İyi bir haber vereyim de içiniz rahat etsin, buradan düşen bir servis aracı yokmuş bugüne kadar. Aman olmasın da. Yolların neden bu durumda olduğunu sordum sanırım yakın zamanda buna ilişkin bir çalışma yapılacakmış. Tamam yine araç girişi yasak olsun, bu benim de desteklediğim bir durum. Araç girişi serbest olursa Kabak, Kabak olmaktan çıkabilir. Ama yollar düzeltilse çok daha sağlıklı olacak. Böbrek taşı olanların rahatlıkla düşürebileceği 5 dakikalık bir yolculuktan sonra koya iniyorsunuz. Günübirlik gelenler sahilde iniyorlar, sizi kalacağınız kampa kadar bırakıyorlar sonra. Çok sayıda kamp var koyda. Bazıları koya daha inmeden biraz tepede kalıyor, bunların manzaraları muhteşem tabi ama denize ulaşımları diğer kamplara göre daha zor. 

Biz geçen sene de Turan Hill Lounge'ı tercih etmiştik, bu sene de. Kabak Koyu'nun en eski kampıymış. Çok memnun kaldık biz. Odaları çok güzel, denize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Yemekleri iyi, personeli iyi. Kediler, tavuklar her yerde. Geçen sene yoktu, bu sene keçiler de var. Deniz dalgalıydı hep. Girişte ve çıkışta biraz zorlasa da sonrası sıkıntı yaratmıyor. Su sıcacıktı. Muhteşem bir mavi. Sabah erken kalksam dalgasız olacağını düşündüm ama ı ıh. Malesef sürekli dalga vardı. Eylül aylarında düz olduğunu söylediler. Seneye Eylül'de gideriz biz de :)

Öyle animasyon gösterilerinin yapıldığı, cıstakcıstak mekanlar yok. Geceleri şarabını, içkini alıyorsun, sahile iniyorsun, yıldızlar muhteşem. Tatil mekanlarında sıkça görülen vıcık vıcık insan kalabalığı yok. Doğanın göbeğinde, sessiz sakin, huzur bulabileceğiniz, kafa dinleyebileceğiniz bir yer. 

Fiyatlara gelince, Turan Hill'de tuvalet banyonun ortak kullanıldığı odalar ile içinde özel bulunan odalar var, çadır alanı var. İster kendi çadırınızla, isterseniz işletmeye ait çadırlarda konaklayabiliyorsunuz. Odaların boyutlarına, tuvalet ve banyonun durumuna göre fiyatlar değişiyor. Kahvaltı ve akşam yemeği fiyatlara dahil. Onun dışında yiyip içmek istediğinizde uçuk rakamlar beklemiyor sizi. Şehiriçinde bir mekana oturduğunuzda gelen menüyle aynı fiyatlar hemen hemen. Çok lezzetli bir menüsü var. Vegan-vejetaryen seçenekler de mevcut. Sahile yakın bir yerde market de var. 

Biz 2 arkadaşımızla gittik bu sene ve kampın en büyük evinde kaldık. 2 katlı olan evin alt katında bir banyo ve tuvalet var. 2 katın da balkonu vardı ama üst kattakinin müthiş bir manzarası vardı. Odalarda tv ya da buzdolabı yok. Klima var. Günlük kişi başına düşen ücret 225 Tl idi. 

Bu sene talihsizliğim hasta olmam oldu. Gittiğim gün boğaz ağrısıyla başladı. Geçirmek için ne bulduysa içtim. Hatta sağolsunlar personel bana zencefilli limonlu bir karışım yaptı ki tam bir ilaçtı. Ama yine de olmadı, ertesi sabah  o kadar kötü uyandım ki. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her yerim ağrıyordu. İşte Kabak Koyu'nun bir eksisi size; doktor yok. Herhangi bir rahatsızlığınızda size bakabilecek biri yok. En yakın doktor Ölüdeniz'de. Bu da en az 45 dakika demek. Yani acil bir durumda epey sıkıntı yaratabilecek bir eksiklik bence bu. Doktora gitmem şart olduğu için servis çağırdık. Yarım saate yakın bir zamanda yukarı çıkabildik. Aracımızı alıp Ölüdeniz'e gittik. Sağlık ocağı bulduk. İğne verdi doktor. Hadi o gün orda yaptırayım ya ertesi gün, sonraki gün kim yapacak iğneyi? Aradım kampı, çok tatlı ve ilgili bir kız var, o iğneleri aşçılarının yapabildiğini, kendilerine de onun iğne yaptığını söyledi. Ohh dedim. Kampa geri döndük, iğneleri verdik. Aşçı bu iğneyi yapamayacağını söylemiş, ama yan kampta bir hemşire olduğunu, onunla konuşup ayarlayacağını söyledi. Tamam dedik. Ertesi sabah oldu, iğne vakti geldi. Soruyorum bizim haberimiz yok, sizin konuştuğunuz personel izne çıktı. E yan kampı arayın o zaman hemşirelerine söyleyin, neyse aradılar hemşire falan yok. Konuştuğumuz personelinizi arayın, onun bilgisi var, arayamayız izinde. Yardımcı olamıyoruz kusura bakmayın dediler. Aslında büyütmek istesem olay çıkarabileceğim bir durum. Bu soğuk algınlığı değil de başka bir rahatsızlık olsa ne olacaktı? Ya da şöyle diyeyim, ben Türk değil de yabancı bir konuk olsam aynı muameleyi ona da yapabilecekler miydi, bunu merak ediyorum. Olayı kapattık orda ama canımız sıkılmadı da değil. İlaçla vs. atlattık. Zaten o tek iğne bile inanılmaz toparladı, kendime getirdi beni. 

Kamptan ayrıldık, Ölüdeniz'i geçmek üzereyiz telefonum çaldı. Biz size yanlış iğneleri vermişiz, onlar bizim B12 iğnelerimizmiş. Ee ne yapabilirim, orada bir market ismi vereceklermiş ben oraya bırakacakmışım. Ben de bekliyorum ki benim iğnelerimi getireceklerini falan söylücekler. Kusura bakmayın ben market arayamam Ölüdeniz'de dedim. Bu konuda da ben onlara yardımcı olmadım. İğnelerim de onlarda kaldı zaten:( 

Bunu ufak bir aksilik olarak görüyorum ben. Çünkü gerçekten çok sevdim orayı. Kabak Koyu'nu ve evet bazı hatalarına rağmen Turan Hill'i. Diğer kampları da araştırdım, bence en güzeli Turan.

Kabak'a giderken ne almalısınız? Deniz ayakkabısı en çok işimize yarayan şey oldu diyebilirim. Çok fazla sivrisinek olduğunu söyleyemem ama vücuda sıkılan sineksavarlar iş görüyor. Sahilde şezlong ya da güneş şemsiyesi yok.  Kamptan bize şemsiye verdiler ama kampta kalmayacaksanız şemsiyeye ihtiyacınız olabilir. Haa bir de telefon çekmiyor :) Kampın restaurantında ve bazı alanlarda çekiyor, onun dışında maalesef hat yoktu. Onun dışındaa, pek bir şey almayın yaa. Kitabınızı alın gelin, gündüz cırcır böcekleri sesi eşliğinde kitabınızı okuyun. Geceleri dalga sesi ve şarap eşliğinde gökyüzünü izleyin. 

Kampın kedileri. Müthiş pozlar veriyorlar ve gerçekten çok mutlular.

Kolyeli keçiler. Bulundukları alan biraz dar yalnız:( Son derece hayvansever bir işletme olduğu için otlatmaya çıkardıklarını ve onlara iyi baktıklarını düşünüyorum. 

Şanslı ve huzurlu kedi. Baygın gözlerle manzaraya birlikte eşlik ettik. 

İşte kedinin ve benim oturduğumuz köşe. Burası cennet!

Kahvaltı zamanı. Tabi ki ona da yer ayırdık :)

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Ay Tutulması ve iki film..."Tully" "The Post"


Cuma gecesi tutulmayı izlemek için Karaburun tarafına gittik eşimle. Şimdiye kadar gökyüzünde gördüğüm en muhteşem görüntüydü diyebilirim. Çizgi filmlerdeki abartılı çizimler olur ya, onlar gibiydi. Gerçek değilmiş gibi... Büyüleyici. Bu benim için böyleydi tabi. Eşimin o kadar da etkilendiği falan yoktu. Gökyüzünde olup bitenler neden bana bu kadar büyüleyici geliyor da onun için gayet sıradan? Ben mi abartıyorum acaba diye sorguluyorum o bu kadar normal karşılayınca. Ay'ı ha parlak görmüşsün ha tutulmuş halini, ne fark ediyor ki dedi. Benim içinse nasıl bişi biliyor musun. Evrenin akıl almaz büyüklüğünü hayal etmek, üzerinde yaşadığın gezegenin gölgesinin Ay'ın üzerine düşüşünü dakika dakika takip etmek, tam tutulma sırasında atmosferimizden süzülen güneş ışınlarının Ay'ı kızıl renge boyaması, gökyüzüne asılı kalmış devasa bir portakalmış gibi gerçeküstü bir görüntü oluşturması, o sırada Ay'dan baksak Dünya'nın nasıl görüneceğini hayal etmek... Bunlar çok etkileyici geliyor bana. Herkesin etkilendiği şeyler farklı olabilir tabi. Ben etkilenme çıtamı epey yükseltmişim anlaşılan. 

Üzüm'le evde tembellik yapmaya devam ediyoruz. Kitap okuyorum, film izliyorum, İngilizce çalışıyorum, yemek yapıyorum falan. Öyle geçiyor gidiyor izin günlerim. 

Dün Charlize Theron'un başrolde oynadığı "Tully" filmini izledim. "Komedi, dram" yazıyordu film türünde. Ama filmin hiçbir saniyesinde komedi görmedim ben. Harbiden film boyunca güldüm mü ben, yoo. Neresinde komedi gördüler acaba bu filmin. Anne olmanın zorlukları üzerine bir film Tully. 3. çocuğuna hamile Marlo isimli bir kadın.  Filmin bazı sahnelerinde Marlo ile birlikte nefessiz kaldığımı hissettim.  Ben filmi beğendim. Anne olanlar filmi izleyince ne düşünürler bilmiyorum ama benim sık sık düşündüğüm ne kadar doğru bir karar verdiğimdi. Filmi izleyen anneler varsa fikirlerini öğrenmek hoşuma giderdi.

Bir önceki gece de "The Post" u izledim. Maryl Streep, Tom Hanks başrolde. Yönetmen Steven Spilberg. Devlet sırrı olarak nitelendirilen gerçekler ve basın özgürlüğü üzerine bir film. Al işte yine tanıdık konular, yine ülkemin haliyle karşılaştırdığım olaylar. Benzer olaylarda ülkemde yaşananlar ve filmde olanlar. Amerika'nın Vietnam da kaybedeceğini bile bile halkını kandırması, askerlerini bile bile ölüme göndermesi, buna ilişkin devlet sırrı niteliğindeki belgelerin haber yapılması üzerine yaşananlar... Hayır hayır Mit Tırları ve Can Dündar olayında yaşananlara hiç benzemiyor :) 

İki filmi de öneriyorum kısacası. Haydin gittim ben.


25 Temmuz 2018 Çarşamba

Köpek Adası (Isle of Dog)


İzinde ilk günüm. Evdeyim. Başım ağrıyor sabahtan beri. Off. Temizlik yapayım dedim bi ara ama 5 dakika sonra vazgeçtim. Bugün yayılacağım bütün gün. 


Dün akşam bir animasyon izledim. Köpek Adası (Isle of Dog). İzlediğim tüm filmlerdeki distopik öğeler neden yaşadığımız süreçlere, başımızdaki kişilere bu kadar benziyor? Sanki tüm dünyanın distopik ürünleri okunmuş ve uygulanmaya konmuş gibi geliyor artık. Neyse animasyona dönersem, köpek gribi hastalığının yayılmasıyla, yönetimde bulunan diktatörün kararname çıkararak tüm köpekleri ıssız bir adaya bırakması, köpeklerin orada yaşadıkları, azınlıktaki hayvan hakları savunucularının bu trajediye engel olma savaşları vs olarak özetleyebilirim. Stop motion tekniğiyle çekilen filmin yönetmeni Wes Anderson. Ben çok beğendim, izleyin derim. 

Bu hikayenin sadece bir hikaye olmasını dilerdim. Yakın tarihimizde böyle bir olayın yaşandığını biliyor musunuz? 1910 yılında İstanbul'dan toplanan ve gemilere yüklenen tam 80 bin köpek Hayırsız Ada adı verilen adada ölüme terk edildi. Köpekler üzerinde hiçbir şey olmayan bu küçücük kara parçasında açlıktan birbirini parçalayarak, inleyerek, bağırarak, acı çekerek can vermişler. 



İnsan dışında hiçbir tür böyle bir ahlaksızlığı yapamaz. Yaratılmışların en şereflisiyiz diye kandırsın bazıları kendini. Var olmuşların en ahlaksızı, en vicdansızı, en kötüsü, en zararlısıyız. Biz tür olarak evrimin kusurlu zinciriyiz bence. Evrim ne der, uyum sağlayan kazanır. Bizler uyumsuzuz, doğayla en uyumsuz türüz. Doğaya karşı kazandığımızı düşünüyoruz ancak kendimizle beraber diğer türlerin de sonunu hazırlıyoruz farkında olmadan. 

23 Temmuz 2018 Pazartesi

Kedi ağacı, izin planları ve Küçük Joe'ya sesleniş...

Küçük Joe, nerede yaa. Terk edilmiş gibi hissettim kendimi, bomboş sayfasını görünce. Bu duruma ilişkin bir şey yazdı da ben mi kaçırdım? Yeni bir blog var ve ben mi bilmiyorum. Kafamda deli sorular. Lütfen aydınlatın beni. 

İzne çıkıyorum yarından sonra. 17 gün. Aylardır iple çektiğim 3 günlük bir Kabak tatilim var. Onun dışında planlanmış bir şey yok. Geçen sene gittim ilk defa Kabak Koyuna. Buraya da yazmıştım sanırım. Çok çok beğendim. Bir aydan uzun zamandır, öyle bir haldeyim ki... Aşerir gibi istiyorum orada olmayı. Gözümü kapatıp orada olduğumu düşünüyorum çok bunaldığımda. O gökyüzünün altında sahilde uzanmak istiyorum. Dalga sesleri eşliğinde, samanyolunun kusursuz güzelliğini izlemek istiyorum.  

Üzüm'e kocaman bir kedi ağacı aldık. Devasa tavana kadar bişi yani. Ama o hiç oralı olmadı ya. Alışınca kullanacağını umarak teselli ediyorum kendimi. Montajı çok kolaydı. En üst katına kadar kendi başıma yaptım. Sonraları yükseklik sebebiyle zorladı. Bir de aslında basit ama bizim açımızdan zor kısmı duvara sabitleme kısmıydı. Çünkü evimizde ne alet edavat var, ne de bu işlere meraklı bir erkek :P Kocamın böyle tadilat tamirat işlerine hiç mi hiç ilgisi yoktur. Matkap gerektiğini kabul etmek istemeyen kocam önce duvara çivi ve çekiçle tecavüz etti. Ama çivi duvarla birlikte geri gelince mecburen dediğimi uygulamak zorunda kaldık. Komşudan bulunan matkap ve apartman görevlimizin yardımıyla montajı tamamladık. Gerisi Üzüm'e kalmış. Biz yaptık elimizden geleni. 

İngilizce çalışmaları devam ediyor. Akşamları çalışıyorum. Ya kelime bilgim var ama iş konuşmaya ve konuşulanı anlamaya gelince sıkıntı başlıyor. Çok hızlı ve yuvarlayarak konuşulunca hiçbir şey anlamıyorum. Yazılı olarak görünce haaa diyorum ama söyleyiş zorluyor. Zamanla olur o da dimi.

15 Temmuz 2018 Pazar

.


İngilizce öğrenmeye karar verdim blog. Zaten bugüne kadar öğrenmemiş olmam hataydı. Yıllardır istiyorum ama bir türlü istikrar sağlayamamıştım. Motive eden sebepse buralardan çekip gitme isteğim. Ciddi ciddi düşünüyorum artık bunu. Ama çok çok zor bir karar bizim için bu. Mesleğimiz yok, dilimiz yok, yaşımız olmuş ohoo. Ama yine de bir yerden başlamak lazım değil mi. Biraz biraz araştırmaya başladık ama öncelikli hedef dil öğrenmek. Birkaç uygulama yükledim telefona, akşamları çalışıyorum bakalım. Zemini kuvvetlendirdikten sonra bir kursla devam etmek en mantıklısı sanırım. Bu arada para da biriktirmemiz lazım. 

Bu ülkenin yarısı diğer yarısından nefret ediyor artık. Uçurum öyle derinleşti ki. Zam yağmuru karşısında ülkenin bir yarısı "ohh daha beter olsun" diyor mesela. Sanki kendilerini etkilemiyormuş gibi. Ama hak ettiğimiz şekilde yönetilmenin karşılığı bunlar. Kurunun yanında yaş misali. Diğer yarısı ise o kadar odaklanmış mı desem büyülenmiş mi desem, at gözlüğü mü takıyor desem (bu şuurunu yitirircesine bağlanma durumu karşısında ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum). Ülkede olumsuz olan her ne varsa dış güçlerin oyunu. Faiz hobisiydi, İsraildi, bizim yükselmemizi çekemiyorlardı, dünya liderimizi kıskanıyorlardı falan... Artık anlatacak gücüm, söyleyecek kelimem kalmadı benim ya. Önceden sinirden uykularım kaçacak kadar takardım kafaya. Artık sinirler laçka oldu. Üzülmüyor muyum, üzülüyorum. Üzüldüğüm kısım kurunun yanındaki yaşlar. Ben ve benim gibiler. Sinirimi bozan kısımsa diğer yarı. Ama artık şuna eminim ki, her ne olursa olsun görmeyecekler, anlamaya çalışmayacaklar, farketmeyecekler. Çünkü cidden bir dine inanır gibi inanıyorlar, sorgusuz sualsiz. Tapar gibi seviyorlar adamı. Ne dersen de, boş. Ne kadar anlatamaya çalışırsan çalış, dinlemiyorlar. 

Tren kazası oluyor, 24 vatandaş ölüyor, 300 küsur yaralı var. Ama ülkenin yarısının umurunda bile değil. Şaka gibi ya artık ülkenin hali. Trajikomik. Şunu bile okudum sosyal medyada: "kaza için yaygara koparanların amacı törenleri iptal ettirmek." Ne diyeyim ki... Buna söylenecek bir şey var mı? Gitgide daha duyarsız, daha kindar, daha ayrıştırılmış bir toplum oluyoruz. Başkalarının acılarından mutluluk duyar hale geldik. 

Üzülüyorum ve sıkılıyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Ufacık hayatımızda küçücük mutluluklarımız oluyor, onlara bile sevinemiyoruz. Her gün yeni kötü haberler. İnsanların birbirine düşmanca tavırları, bu ayrıştırılmışlık çok canımı sıkıyor. Kalitesizlik, liyakatsizlik...

Öyle işte be. Yine iç sıkıcı şeyler yazıyorum yaa. Sanki her şey kötü gidiyormuş gibi. Aslında öyle değil işte, hayatımızdaki ufak mutluluklarımızı boğan bir ülke gündemi olunca insan buraya öyle şeyleri yazmaya bile utanıyor. Çocuklar öldürülüyor, hayvanlar işkence görüyor. Bunlar olurken insan mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi geliyor.  

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kısa kısa...

Bayramda yine Anadolu'nun bağrında, eşimin memleketindeydik. Üzüm yalnız kaldı yine. Tek sorunumuz tuvalet şu anda. Klozete yaptığı için birilerinin sifonu çekmesi gerekiyor tabi. 3 gün o sifon çekilmeyince leş gibi kokuyor doğal olarak. Yavrum bok kokuları içinde kaldı evde :( Buna kesinlikle bir çözüm bulmalıyım. Zaman ayarlı otomatik sifon sistemi falan araştırıyorum. Yani gayet de yapılabilir bir şey gibi geliyor bana. Atıyorum 10 saatte bir sifon çekilsin kendiliğinden. Böyle bişi bilen, duyan varsa yazsın nolur. 

Yine içim söküldü, yine hayvana şiddet, işkence... Gördüğümden beri sürekli aklımda o yavrunun bakışları, perişan hali... Yaşadıklarını düşünüyorum, çektiği acıyı. Artık gerçekten söyleyecek lafım, edecek bedduam kalmadı bunlara. Tüm kalbimle dilediğim şey, bunu yapan yaratığın acılar içinde sürünmesi. Seçim öncesi ya, 16 yıldır yasa değişikliği taleplerine kılını kıpırdatmayan iktidar, birden yasa değişikliğinden falan bahsetmeye başladı. Tutmuş bir de kepçe operatörü tutuklamışlar, dalga mı geçiyor bunlar bizimle ya. Ne derse inanan, düşünmeyen, sorgulamayan kendi kitlesi inanabilir buna ama mantık sahibi hiç kimsenin bir kepçenin küçücük bir köpeğe bunu yapabileceğine inanacağını sanmıyorum. Karşısındaki kitlenin zekasıyla dalga geçmek bu sadece.  Gerçi onlar da farkında zaten kitlelerinin zeka düzeylerinin. O yüzden bol keseden saçmalamaktan çekinmiyorlar.

10 gün önce yine dişçi yollarındaydım. Komple sökülüp hiç çürümeyecek, hiç ağrımayacak dişler yapılsa ne süper olur. Bıktım artık diş ağrısından, dişçilerden. Kanal tedavisi yapıldı yine bi dişime. Bir problemim de geceleri dişlerimi sıkıyorum. Dişlerimin aşındığını söyledi doktor. Neden sıkıyorum bilmiyorum ama sabahları kalktığımda çenem ağrıyor. Çok ciddi sağlık problemlerine yol açabiliyormuş bu durum. Ciddi çene ameliyatlarına kadar varıyormuş ileri safhalarda. Gece plağı denilen boksörlerin taktığı ağızlık gibi bişi verdi dişlerimin ölçüsünü alıp. Gece yatarken takmam gerekiyor ama 2 gece taktım zorla, dişetlerimi sıktı, yara yaptı. Cendere gibi bişi, ağzımın içi tükürük doluyo, iğrenç bişi. Takamadım. Yeniden gidip ölçüsünde bi problem mi var baktırmam lazım. 

Ahşap puzzle almıştım en son. 1000 parçalık. Ama hiç sevmedim yaa, süründü elimde resmen. Parçalar hemen dağılıveriyor. Bir de nasıl yapışacak bu diye düşünüyorum. Epey kalın, bildiğin tahta parçalar. Umarım yapışır. Bitince paylaşırım foto. Bende durumlar böyle. Fazla detaya giremedim. Ama yazmasam ipin ucu kaçıyor. Yazacağım artık böyle kısa kısa da olsa.  

12 Haziran 2018 Salı

Hayaller - Hayatlar

Hadi biraz iş yerimi çekiştireyim sizinle. Nasıl anlatsam şimdiii, ben bi kurumun insan kaynakları gibi bir biriminde çalışıyordum. Personelin özlük işlerinin falan bakıldığı birim işte. Çok da açık etmek istemiyorum biliyorsun anonim kalayım istiyorum :) Rahat rahat içimi dökeyim. Neyse işte bu birimde çalıştım ben işe başladığımdan beri. Yükselme sınavına girdim, kazandım ve öhöm biliyorsun Türkiye birincisi oldum :) Hem de iki sefer. İlkinde elediler ama ikinci kez birinci olunca aldılar bi zahmet. Ve ben birinciliğin bana verdiği yetki ve rahatlığa dayanarak tek tercih yaptım. Amma velakin yine sonuç istediğim gibi olmadı. Beni aldılar hiç bilmediğim bir birime müdür yaptılar :) Var dimi bana bi gıcıklıkları, kesin var.  

Hiç bilmiyorum ha yeni gideceğim yerde işi. Sıfır ya. Bir yere amir sıfatıyla gidiyorsan olay nedir? İşe vakıf, tecrübeli birisindir falan, dimi. Bi ağırlığın olur. Ben nasıldım anlatayım sana. Gittim ve en baştan, sanki yeni başlayan personel gibi oturdum orada çalışan arkadaşların yanına, iş öğrendim. Onlar anlattı bana işi. Şu an burada başlayalı 7 ay falan oldu yaklaşık. İşi öğrendim mi, öğrendim. Ama tabi tüm detaylara vakıf değilim. İşte 7 aydır bilmediğim bir işin müdürü olarak çeşitli zorluklar yaşıyorum tabi. 

Bizim ülkemizde mi böyledir sadece bilmiyorum ama bizim kurumda neredeyse kural diyebileceğimiz bir uygulama var ki nefret ediyorum. Bir işi iyi yapmıyorsan, ya da iyi yapmayı da geçtim, direk tembelsen diyelim ona, sana iş verilmez. Aman nasıl olsa o yapamaz, aman beceremez diye ondan alınır, işini tam ve eksiksiz yapana verilir. Yani çalışıyorsan cezalandırılırsın. Ben senelerce bu uygulamayı gördüğüm için, müdür olursam asla böyle yapmayacağım dediğim şeydi bu. Ve yapmıyorum da. İşbölümü olacak, herkes kendi işini, sorumluluğunu bilecek. Biri çalışırken biri yatmayacak. Salağa yatıp da keyfine bakmayacak. 

Bazen durup kendi kendime "ne işim var benim burda" diyorum. Yaptığım işe bakıyorum, çalıştığım insanlara falan. Ya bu kendini üstün görmek falan değil de, ne bileyim işte "buraya ait değilim" hissi işte. Keşke severek yaptığım bir işim olsaydı. Mesela neden veteriner değilim ki ben :( Çünkü sayısal bir bölüm ve benim kafa sayısala basmıyor. İşim benim için sadece hayatımı sürdürmem için gerekli olan parayı kazanmam için bir araç. Ama veteriner olsaydım öyle mi olurdu. Çok güzel olurdu be.


10 Haziran 2018 Pazar

Döndüm, dönüyorum, döneceğim...

Zaman zaman girip çıkıp okuyorum blogları. Hadi bu sefer ben de yazayım diyorum her seferinde. Ama cıks. Olmuyor. İş dışında neredeyse her dakika elimizde telefonlar. Boş boş bakıyoruz çoğu zaman. Bir şey katmayan şeyler. Ama blog öyle mi yaa. Blog gibisi yok bence. Ee ne diye yazmıyorum o zaman, işte onu ben de çözemedim. Önceden ne kadar da istikrarlıydım halbuki :( 



Son zamanlarda yeni bir hobi edindim. Puzzle :) 1000 parçalık zor bir puzzle ile başladım hem de. Şimdiye kadar da 3 tanesini bitirdim. Çok güzel kafa boşaltıyor tavsiye ederim. Şahsen yaparken hiçbir şey düşünmüyorum. İyi geliyor. Her parça bulduğunda yaşadığın mutluluksa cabası. 1000 parça mutluluk kutusu kısaca. Bakınız yan taraftaki ilk yaptığım puzzle. Şu anda çerçevelenmiş bir şekilde duvarımızda asılı. İkinci yaptığım Atatürk'lü puzzle iş yerimde asılı. Ve üçüncü bayramda kayınvalideme götürmek üzere hazırda bekliyor. Yaa böyle de bir gelinim işte :P Bence çok güzel bir hediye. Emek verilmiş, özenilmiş. Hem de keyif alıyorum yaparken. Kazan kazan durumu yani.

Çevremde gördüğüm kadarıyla seçim için bir umut havası var. Bense hiiiiç boş yere umutlanmıyorum artık. Çünkü ne olursa olsun bırakmayacağını, gitmeyeceğini biliyorum. Referandumda gördük ne olduğunu. Seçim falan göstermelik bana göre artık. Bende durum ahanda bu kadar karamsar işte. Hayır, distopik kitaplar okuduğumdan falan da değil. Gerçekçiyim sadece. Ha keşke bir mucize olsa. Ama işte bence bunun adı artık mucize. Ve evet, eskisi gibi kafama takmıyorum. Haber izlemiyorum, gündemi takip etmiyorum. Kendi akıl sağlığım için bunları yapmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Önceki seçim sonrası yazılarımda da yazdığım gibi değiştiremeyeceğim şeyler için üzülmekten, kendimi harap etmekten vazgeçtim. Kurunun yanındaki yaş olarak hayatıma devam ediyorum işte. 

İş konusundaki durumlarım fena gitmiyor. Çok emek vererek terfi ettim biliyorsun. Şu an memnun musun dersen, evet memnunum. Ama şöyle de bir gerçek var ki, bir yerde yönetici pozisyonunda olmanın en zor yanı insanları idare etmek. Benim için en başından beri bir amirde olması gereken ilk sıfat adil olmasıydı. Elimden geldiğince öyle olmaya çalışıyorum. İlk zamanlarda çok zorlandım ki bunun da sebeplerini detaylıca anlatmak istiyorum aslında bi ara. 

Dün yazayım diye girdim aslında. Sonra bi foto atmak istedim telefondan. Sonra hadi dedim telefondaki tüm fotolarımı atayım bilgisayarıma. Sonra bilgisayardaki fotoları klasörlere sınıflandırayım dedim. Sonra onlara dalıp gittim falan derken kaldı. Yazmak istiyorum artık, yazacağım, yazacağım.

2 Eylül 2017 Cumartesi

Hellöööö



İşte böyle uzuuun aralar verirsen yazmaya oturunca nereden başlayacağını da şaşırırsın. Ocak ayında yazmışım en son. Neler oldu o zamandan bu zamana, neler... Kısacık geçersem eğer; şu senelerdir sizin de bildiğiniz sınavların sonucunu nihayet aldım. Evet yükseldim, terfi aldım, pozisyonum değişti, bla bla, her ne haltsa işte. Yine girdim sınava, yine birinci oldum. Bu sefer verdiler hakkımı bi zahmet. Yani demek oluyor ki artık sınav lafı etmeyeceğim, tabi umuyorum yeniden düzenli yazmaya başlarsam. 

O kadar bahtsızım ki hayatımın kritik dönemlerinde hep sistem değişiklikleri olmuştur benim. Gerçi bunu sadece kendi bahtsızlığıma bağlamam yanlış. Çünkü bu ülkede tüm sistemler o kadar oynak ki, sizin yaşamınıza teğet geçmesi mümkün değil. Ne zaman bir sınava girecek olsam, ne zaman önemli bir değişikliğe karar vermiş olsam, hoop sistem hep benim aleyhime değişikliğe uğrar. Bu yükselme işinde de öyle oldu işte. Tamam yükseleceksiniz ama tayin sistemi getiriyoruz deyiverdiler. Beni birazcık bilenler İzmir'i çok sevdiğimi, buradan asla gitmek istemediğimi bilir. Bu benim için öyle bir kabus ki. Neyse ki birinci olmanın verdiği iç huzuruyla tercihimi yaptım. Tek tercih: İzmir. Sonuç; hiçbir yere gitmiyorum. Canım İzmirimdeyim işte.

Aslında bu konuda daha anlatmak istediğim (hatta evet açık açık dedikodu yapmak istediğim) ayrıntılar var ama sonraya kalsın. Şimdi açılış için kısa kısa geçeyim. 

İkinci önemli hadise, babam by pass oldu. Çabuk yorulma şikayetiyle gittik, anjiyo yapılıp stent takılacak dendi. Anjiyo sırasında görüldü ki, damarlar pert. Stent falan kurtaracak gibi değil. Şu an gayet iyi, henüz 1 ay bile olmadı gerçi ama hızlı bir iyileşme süreci yaşıyor. Babamın evi Urla'da bir köyde. Keçileri, köpeği, tavukları, kedileri falan var, biliyorsunuz. Biz iyileşme sürecinde en az 1-1,5 ay kadar İzmir'de ablamda kalır diye düşünürken, ameliyat sonrasında sadece 1 hafta tutabildik evde. Ben burada ölürüm, yaşayamam, çok sıkıldım, hapishane gibi diye tutturdu. İlk kontrolden sonra da götürdük bıraktık köyüne. Şimdi gayet mutlu köyünde. Balkonundan bahçesine, hayvanlarına bakarak oturuyor en azından. Öyle bir ortama alıştıktan sonra bir evin içinde kapalı kalmak, betondan başka görecek bir şey olmaması babamın da dediği gibi insanı öldürebilir gerçekten.  Kanserden sonra ikinci badireyi de atlattı babacım.

Bu sene kitap okuma konusunda çok kötüydüm. Sağda listemi görebilirsiniz. Okuduklarımı ve izlediklerimi de hiç yazmadım, aferin bana. Oysa o kadar hoşuma gidiyor ki, önceden okuduğum kitaplar hakkında ne yazmışım diye tekrar dönüp bakmak. 

Üzüm kuzum gayet iyi. Bu tatilde onunla beraber evdeydik. Keyifler yerinde. Kurban hakkında ne düşündüğümü her sene yazıyorum tekrarlamaya gerek duymadım şimdi. Bu sene eşim gitti ailesinin yanına, ben de üzümle kaldım evde. Babama ve anneme gittim dün kısacık o kadar. Evde yalnız olunca bir yerleri düzenleme, temizleme hevesi geliyor nedense bana. Bir gün banyoya girdim, tüm banyo dolaplarını boşalttım, bir yığın çöp çıkardım. Diğer gün yatak odasındaki ve salondaki çekmeceleri, dolapları hallettim. Bir ferahlık, bir ferahlık. Resmen çöp biriktirmişiz çekmecelerde.


Akşamları film keyfi yaptım. Dün akşam izlediğim muhteşem filmi önermeden geçmeyeceğim. Contact. Carl Sagan'ın bilim kurgu romanının filme aktarılmış hali. Kitabı okumadım ama mutlaka okuyacağım. Diyebileceğim tek şey: Carl Sagan, sen bu evrendeki en muhteşem yıldız tozusun be adam. İzlemediyseniz Kozmoz belgeseline de başlayın derim bir an önce. Bunu izlemeden ölmemelisiniz. Filmde Judie Foster'ın oynadığı Ellie karakterinin yerinde olmak için neler vermezdim. Ya size deselerdi, uzaydan gönderilen akıllı mesajların peşine gönderilecek kişi olmayı kabul edermiydiniz? Geri döneceğinizin, dönerseniz yaşadığınız gezegeni, sevdiğiniz ve tanıdığınız tüm insanları eskisi gibi bulabileceğinizin bir garantisi olmasaydı? 

Baaşkaa nolduu? Ben bir dövme daha yaptırmaya karar verdim. Bir model buldum ve aşık oldum. Yerine de karar verirsem en kısa zamanda ikinci dövmem olacak. Bu arada kilo aldım ben :( 4-5 kilo kadar. Yürüyüşe de gitmiyorum ne zamandır. Ama yeniden başlamam lazım. Bu gidiş hiç güzel değil. Löp löp oldum resmen. Selülitler, selülitlerr. 

Haaa, bir tatil yaptık ki bu seneee. Sadece 4 güncük amma velakin bundan böyle başka bir yere gitmem pek mümkün değil. Fethiye Kabak Koyu. Gittiniz mi? Muhteşem bir yer. Hayalini kurduğum her şeyin gerçeğe dönüştürülmüş hali. Kusursuz bir doğa, yemyeşil, sık ağaçlar, ormanın içinde ve acayip bir mavisi olan denizin dibindesin. Su bildiğin ısıtılmış gibi. Ege'nin serin suyundan sonra rüya gibiydi suyun sıcaklığı. Ben sevmiyorum öyle 5 yıldız, her şey dahil, animasyonlu, bol turistli, kalabalık, vıcık vıcık tatili. Kabak koyu kesinlikle rüyalarımın tatil yeri. Hele o geceler, gökyüzünün muhteşemliği... 


Yine görüşelim blog. Özledim seni. 

16 Ocak 2017 Pazartesi

Fethi Abi

Kötü başladı 2017 . Terörle bitirip, terörle başlattık yılları. Radyoda, televizyonda izlediğimiz şeyler gibi geliyor olaylar, ölümler sadece sayı gibi. Her gün biraz daha normalleşiyor. 

Fethi Sekin öldü. Fethi abimiz öldürüldü. Tanıdığım, hemen her gün gördüğüm bir insan. Senelerdir baktığı simsiyah köpek hep yanında, onunla beraber dolaşan, arabaların peşinden havlayan, kendini polis sanan bir köpek işte. O da geride bıraktıklarından artık. 



Bir insan, hangi amaç uğruna, hangi fikir hangi ideoloji uğruna yaşamından vazgeçebilir aklım almıyor. Olayın iki yönü var aslında. Hem eylemi gerçekleştirenler açısından, hem Fethi abi tarafından bakarsak, daha da ilginçleşiyor durum. Bir insanı ne yaparak, ne vaat ederek, ne vererek canından olmaya ikna edebilirsiniz? Terörist dediğimiz gencecik insanlar ne uğruna vazgeçiyorlar yaşamlarından? Sanırım sorunu çözmek için önce bu soruya cevap bulabilmemiz gerekiyor. Nasıl bir zihniyet hiç tanımadığı insanları öldürmek ister? 

Ve diğer tarafı. Fethi abi. Elinde bir tabancası, sayılı mermisi var. Karşısında uzun namlulu silahlarla, bombalarla teröristler. Kaç defa izledim o görüntüleri bilmiyorum. Gözümün önünde sürekli tekrarlanıyor. Üzerlerine koşuyor, tabancasıyla uzun namlulunun üzerine koşuyor, birkaç metreden ateş ediyor, mermisi bitiyor, geri dönüp koşmaya başlıyor ve sonra yere yığılıyor. Aklımda sürekli tekrarlanan bu görüntü işte. 



O nasıl vazgeçti yaşamından peki? Çocuklarından, eşinden, aldığı nefesten... Nasıl bir cesarettir bu. O bir trafik polisiydi. Kaçabilirdi. Yapmadı. 

Yüzlerce adliye çalışanının, hakimin, savcının, vatandaşın yaşamını kurtardı. Kendi canından vazgeçerek. 

Ölümse, hepimiz öleceğiz. Nasıl, ne zaman, ne şekilde? Fethi abi "kahraman" kelimesinin gerçek karşılığı olarak öldü. Yaşatmak için öldü. 

Taslak halinde günlerdir bekliyor bu yazı. Anca toparlayabildim. Gözümün önünde yere yığılan trafik polisi. Tekrar tekrar, tekrar tekrar... 


4 Ocak 2017 Çarşamba

Farklıysan öl!



Dünyanın daha yaşanılır, daha güzel bir yer olması için tek bir şart var o da: farklılıklara saygı. Bizim gibi düşünmeyene, bizim gibi yaşamayana, hatta bizden olmayana yani diğer canlılara, hayvanlara, doğaya saygı. Bu kadar zor mu bu? Neden bu kadar zor? 

Yılbaşında yaşanan korkunç olay için ülkemde o kadar çok yaratık var ki, "ohh" diyerek o teröristten bir farkı olmayan.  İsteyen yeni yılın gelişini kutlar, isteyen Noeli kutlar, isteyen içer, isteyen namaz kılar. Bu kadar zor mu bunu kabullenmek? İlla herkes sizin gibi düşünmek ve yaşamak zorunda mı? Dünyayı boktan bir yer haline getiren en büyük sebep de bu işte. Herkes benim gibi olsun mantığı. Bunu destekleyen en büyük faktörse din. İster İslam ister Hristiyanlık olsun, dinlerin mayasında var bu mantık. Kimse de gerçek İslam bu değil zırvaları yapmasın boş yere. O gerçek İslam değil, bu gerçek İslam değil. Gerçek İslam nerede yaşanıyor acaba, Plüton'da falan mı? Bırakın başka bir dine mensup olmayı, İslam içindeki farklı mezheplere inanan insanlar birbirlerini gebertiyorlar cennete gideceğine inanarak. 

Yılbaşından önce el broşürü dağıtan tipler, yılbaşı gecesi tombala oynamak, tv izlemekten tutun, kuruyemiş yemenin bile haram olduğunu söylüyorlar. Tombala oynamak haram ama küçücük kızlarla evlenip gerdek gecelerinde öldürmek serbest. Kuruyemiş yemek haram ama piyano çaldı diye bir insanı kırbaçlamak serbest. Kokuşmuş bu zihniyetten ve onların yarattığı bu karmaşadan nefret ediyorum. Noel babayı yumruklayan sakallı takkeli bilboardlarla bu terör olayını kışkırtanlara ne gibi bir işlem yapıldı acaba? Ya da İzmir'de patlama olmamasından yakınan yaratığa ne gibi bir işlem yapıldı? Bizden olan ölümlere üzülüp, bizden görmediğimiz ölümlere sevindikçe bu pisliğin içinde boğulup gideceğiz. 

Milletçe travma halindeyiz. Her gün evden çıkarken bir yerlerde patlar mıyım korkusu. Metroda, otobüste, avmde, sokakta tedirginiz. Akşam eve sağ salim döndüysek, bu bir mutluluk sebebi. Çocuklarımızı evden çıkarmak istemiyor, bir yere gitmesine izin vermiyoruz. Tesadüf hayatların yaşandığı bir ülke haline geldik. İyi giden tek bir gelişme yok ama bazıları hala dünya lideri sanıyor kendini. Bu kadar kötü bir gidişatın bu kadar büyük bir yüzde tarafından ölümüne desteklenmesi bence psikiyatrik bir araştırma konusu olabilir. Kesin bir delilik hali bu.  Bir devletin en büyük görevi nedir? Vatandaşlarının can güvenliğini sağlamak. Bunu beceremeyen bir devletten başka şeyleri düzeltmesini beklemek ne kadar mantıklı? İnsanlara "bugün de patlamadık" diye şükretmesini öğreten bir yönetim anlayışı, ilginç.   

Ne kadar gündemden uzak kalmaya çalışsam da imkansız. Yalnız tüm bu olaylar, kalbimin nasır tutmasını sağladı sanırım. Önceki hassasiyetim, kendimi yıpratmam yok. Artık çok da umursamıyorum olanları. Belki kullandığım ilacın etkisinden belki de hak ettiğimiz gibi yönetildiğimizi düşündüğümden. Çünkü kendime zarar vermekten başka elimden gelen bir şey olmuyor diğer türlü. 


Geçenlerde Gündüz Vassaf'ın son kitabını okudum. "Ne yapabilirim"adı.  Gündüz Vassaf'ı çok severim, ilk okuduğum kitabı "Cehenneme Övgü"den beri. Maalesef onun kadar inançlı değilim bir şeyleri değiştirebileceğimize ilişkin. Evet yapabileceklerimi yine yaparım ama umudum yine de yok. İnsanlığa karşı umudumu yitirdim. Bir şeylerin daha güzel olmasını beklemekten vazgeçtim. Özellikle bu ülke için.  

Kendi küçük hayatımı yaşıyorum, kendi küçük mutluluklarımla avunuyorum, küçük işimi yapıp, küçük evime gidiyorum, eşimle ve küçük kedimle huzur bulup, daha geniş düşünmemeye çalışıyorum. Akıl sağlığım için de böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yeni yıldan tüm beklentim de bu düzenimin bozulmaması. 

Herkese mutlu, huzurlu yıllar diliyorum. 

26 Aralık 2016 Pazartesi

Dövme yaptıracaklara tavsiyeler ve işte benim dövmem...


Yaptırdım be blog, sonunda o dövmeyi yaptırdım. Acımıyor, burası kesin. Yani ağda kadar bile acısı yok, öyle diyim. Belki sırt az acıyan bir bölgedir bilmiyorum, ya da benim sırtımın sinirleri ölmüş :D Bir saat kadar sürdü. Gören herkes beğendi, ya da bana öyle dediler. Ama beğendiklerini düşünüyorum, çünkü bana karşı dürüst olan insanların fikirlerini aldım. 

Bu fotodaki ben değilim, ama dövmem budur :) Yorumlarınızı merak ediyorum. 

Düşünenler için birkaç da bilgi vereyim, şurada dursun. Öncesinde tabi ki, uzun uzun düşünmeniz gerekiyor. Ne yaptıracağınıza, gerçekten isteyip istemediğinize, sıkılma ihtimalinize,  nerenize yaptıracağınıza, nerede yaptıracağınıza v.s v.s. Düşünülecek çok şey var, çünkü gerçekten önemli bir şey. Vücudunuza kazınıp bir daha çıkmayacak bir şey. Gaza gelip sevgilisinin adını falan yazdıranları çok görmüşsünüzdür. Sonra nasıl sildiririmi düşünüyorlar. Çocuğunuzun adı falan neyse de, sevgili ismini boşverin.

Gerçekten istediğimize karar verip, modeli ve yeri de seçtiysek sorun yok. Ertelemeyin. Gerçekten bak. Kesinlikle ertelemeyin, gidin yaptırın. Hayatın tekrarı yok ve bu vücut size ait. İstiyorsanız gidin dövdürün valla :) 

Dövmeciye gitmeden önce yapmam gereken bir şey var mı diye sordum, tek bir şey söyledi, aç gelme. Sırtımı açıkta bırakacak bir kıyafeti de yanıma alıp eşim ve meraklı yeğenimle gittik. Önce şablonunu çıkardı, uygulaması da bir saat kadar sürdü. Kendimi çok daha fazla acıya hazırlamıştım, gayet kolay oldu bitti. 

Bittikten sonra sırtımı streçle kapladı. Bir saat sonra streci çıkarmamı, peçeteyle hafifçe silip, bepantol merhem sürmemi ve bu işlemi o bölgenin kurumasına müsaade etmeyecek şekilde tekrarlamamı söyledi. İlk 2 gün günde 5 defa yaptım sanırım. 1 hafta böyle devam edecek merhemle işi. 

İşte böyle. Çok heyecanlandım, çok mutlu oldum be blog. Umarım bir gün burdan paraşüt maceramı da anlatırım. 


20 Aralık 2016 Salı

Dövme Yaptırıyorummmm


Sonunda yaptırıyorum. Bu Cumartesi için randevu aldım. Sırtıma bir ağaç motifi yaptırıyorum. Çok, çok ama çok heyecanlıyım. Çok uzun yıllardır düşündüğüm, istediğim bir şey bu. Senelerdir dövme modelleri bakmaktan fenalık gelmişti. 

Bir pürüz var, o da eşim. Her ne kadar ailesine bağlamama kızsa da, istememesinin tek sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü geçen sene bu konuyu konuşmuş ve kapatmıştık. Yaptır demişti. Şimdi de istemiyorum diyor. 

Bu benim bedenim. Geçici hevesler yaşayacağım yaşları çoktan geçtim. Dövmeyi senelerdir istiyorum ve ben 36 yaşındayım. Neden kendi bedenimiz üzerinde, kimseye ve kendimize bir zararı olmayacak  bir şeyi yaptırmakta bile söz sahibi olamıyoruz. Neden insanlar başkalarının bedenleri üzerinde söz söyleme ve karışma hakkı görüyor kendilerinde? İnançsa, senin inancın farklı, benim inancım farklı olabilir. Ben senin inancına göre davranmak zorunda değilim, sen de benimkine göre. 

Daha önceki bir yazımda da söylemiştim. Ölmeden yapmayı en çok istediğim şeylerden biri dövme, biri de paraşütle atlamaktı. Geçen yaz paraşütle atlayacaktım güya, olmadı. Eşim, şimdi konusu ne zaman açılsa surat astığı için dövme konusundaki heyecanımı bile yaşayamıyorum. Eminim yaptırırken ve sonrasında da burnumdan getirme çalışmaları devam edecek. Yine de ben, beğeneceğini düşünüyorum. 

Burada heyecanlanayım bari biraz :D Heyoooooo, helelehübeleeeee, dövmeee yaptırıyorummmmmm. Hilililililili, olleyyy, dıpstısdıpstıt, dümtektek.... :D

16 Aralık 2016 Cuma

Vazgeçmek



Vazgeçmek zordur. Alıştığımız insanlardan, davranışlardan, yediğimiz içtiğimiz şeylerden, rutinimizden... Peki vazgeçtiğimiz kadar mı özgürüz, yoksa düzenin tıngır mıngır beşiğinde huzur mu batıyor da vazgeçiyoruz bir şeylerden. 

Bazı şeylerden, bazı insanlardan vazgeçmek gerekir. Canını acıtsa da... Anne babanın, evladının kendi ayakları üzerinde durabilmesi adına, yuvadan uçması adına gitmesine göz yumması gibi. Çok seversin, gitmesini istemezsin, ama bilirsin ki öyle mutlu olacak, öyle olması gerekiyor. Bazıları yapamaz bunu, oğluna ya da kızına o kadar bağımlıdır ki, eşinden kıskanır ve sevgisiyle zindan eder evladına hayatı. 

Alışkanlıklardan vazgeçebilmek de güçtür. Sıkı bir irade gerektirir. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama, bir davranışı alışkanlık haline getirebilmek için 21 gün tekrarlamak gerekliymiş. Ya bir alışkanlığı terk etmek ne kadar sürer acaba? 

Bazen de olmayacağını bile bile, vazgeçemezsin bir düşünceden.  Mantığınla kalbinin çeliştiği yerde sen boğulursun. İşte o aşamada, seni ne kadar yaralarsa yaralasın vazgeçmen gerektiği bilirsin. O ipi sıkmaktan ellerinin parçalandığı yerde bırak olacağına varsın. 

Her türlüsü acıtsa da, güçlendirir insanı vazgeçmek. Vazgeçmek zorunda bırakıldığın yerde daha soğuk, daha umursamaz olursun. Zırhına bir katman daha eklersin, bundan sonra kimse delemesin o zırhı diye. 


13 Aralık 2016 Salı

Beni Dinler misiniz?



Ben çok konuşan biri değilim. Çok konuşan birini dinlemek zorunda kalmak beni en çok sıkan şeylerden biridir. İş yerimde yıllarca, çok konuşan biriyle çalışmak zorunda kaldığımdan sıkıntısını epey çektim. Beynim zonklamaya, kulaklarım çınlamaya başlar bir süre sonra. Sessizliği severim. Kendimle kalmak, yalnız olmak benim için kabus değil, mutluluktur. 

Geçen hafta, çalıştığım kurum, bir seminere katılmak üzere İzmir dışına gönderdi beni. Yeni tanıştığım ve yaşça benden büyük iki kadınla sohbet ediyoruz, daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyorum. Genellikle gözlemlediğim şey, bu sohbette de gerçekleşti. Hep kendileri konuşmak istiyor, biri, diğerini dinlerken bile, "bitse de, ben de kendimi anlatsam" modunda. Karşındakinin ara vermesini bekliyor ve hemen kendinden bahsetmeye başlıyor. Bir süre sonra, ikisi de bana dönmüştü, birisi ara verince diğeri anlatıyor, diğeri soluklanırken öbürü başlıyordu. Karşısındakini dinlemiyorlardı bile, sadece kendi anlattıklarına odaklanmışlardı. Benim yorum yapmama ya da iki kelime etmeme bile gerek yoktu, çünkü onların yaşadıkları en ilginciydi, en eşsizdi, en anlatılması gerekendi. Bir ona, bir diğerine kafa sallayarak saatler geçti. 

İnsanlar kendinden bahsetmeyi sever, kendilerini anlatabildikleri insanlarla konuşmayı da. Ama neden hep konuşmak üzerine diyaloglarımız. Karşımızdakini anlamaya çalışmak ya da dinlemek yerine, "ben de şöyle oldum, benim başıma da şu geldi, benim de şuram ağrıyor" diye başlıyoruz konuşmaya. Ben, ben, ben. Dinlemeyi bilen insan o kadar az ki. O yüzden insanlar, dinleyen birini bulduklarında kendilerini kaybediyorlar sanırım. 

Karşındakinin senin anlattıklarına ilişkin yorumunu önemsemiyorsan, o konuşurken onu dinleme gereği duymuyorsan, sadece konuşmak için konuşuyorsun demektir. Bunun için de karşında biri olması çok da gerekli değil aslında. Anlat dur aynalara, duvarlara. Boş yere insanı da esir alıp kafasını şişirme. Bazen anlatılanlar ilginç gelse bile, sırf bu sebeple uzaklaşmak istiyorum ortamdan. 

Yazıya birkaç gün önce başlamıştım. Olaysız, patlamasız, sorunsuz, terörsüz, krizsiz bir günümüz olsa da böylesine basit yazılarımızı, yutkunmadan, gereksiz bulmadan yayınlayabilsek. Ama silmeyeceğim. Gündeme dair söylemek istediklerimi yeterince yutuyorum, yutkunuyorum, susuyorum. Onlar içimde kalsın, ben basit şeylerle takılayım. 

30 Kasım 2016 Çarşamba

Yeniden merhaba...


6 ay olmuş yazmayalı. Bu şirin mi şirin görseldeki gibi rüzgarda savurulup gidiyormuşum gibi geliyor bazen. Bu sene çok çabuk geçmedi mi? Artık zaman daha çabuk geçiyor sanki. Yaşlanma belirtilerinden biri de bu sanırım. Zamanın daha hızlı geçiyormuş gibi hissedilmesi...

Çok mühim değişikliklerin olmadığı bir 6 aydı benim için. Yaşadığım her gün, çevremde sayıca az da olsa, sevdiğim insanların olması, sağlıkla alınan her nefes değerli ve muhteşem ama 2016 benim için sıradandan öteye geçmeyen bir yıl oldu. Ve sanırım nasıl geçtiğini anlamadığım bir yıl. En hızlı yıl unvanını veriyorum 2016'ya.  Görüşmeyeli değişen hiçbir şey yok yani anlayacağınız hayatımda. Hala çocuk sahibi olmayı reddeden eksik bir kadınım, Üzüm kızım  şükürler olsun ki hala bizimle, hala iş ev arası gidip gelmelerle harcıyoruz ömrü işte. İş hayatımdaki ufak değişikliği hiçe saymak da olmaz tabi. Müdür vekilliği verildi bana, teselli ikramiyesi olarak. Yaşadıklarımdan sonra artık gözümde çok da kıymeti olmadığından önemsemiyorum bu durumu. Ama şu var, şu an iş hayatımın en huzurlu dönemini yaşıyorum sanırım. 

Buraya hiç uğramadım, yazılanları hiç okumadım :( Ve Küçük Joe'nun dürtmeleri olmasa sanırım hiç açmayacaktım. Kopuşun sebebi tam olarak şu diyebileceğim bir şey de yok. Önceden,yazdıklarınızı okumak, burada bir şeyler paylaşmak çok mutlu ediyordu beni. Belki hala edecek, yazsam, okusam. Ama nedenini bilmiyorum işte. Olmuyor. Belki ülke gündeminden, yazacaklarımı, yaşadıklarımı önemsiz hissetmekten. Ülke bu durumdayken ben nelerden bahsediyorum, nelere takılıyorum hissi yazmamı zorlaştırıyor belki. Bilmiyorum işte... En azından okuduklarımı yazsaydım pişmanlığı yaşamıyor değilim. Buraya büyük oranda bu amaçla yazmaya başladım zaten. Okuduklarımın kaydını tutmak için. Neyse belki ufak ufak yazarım bir şeyler yine. Şimdilik bu kadar olsun.

8 Mayıs 2016 Pazar

Süpürge ve film tavsiyesi.

Temizlikteki iş bölümümüzde elektrik süpürgesi eşimde. Sağolsun kendisi, süpürge yaparken sinirden kendini kaybettiği için bugüne kadar 3 elektrik süpürgesini haşat etti. Ne zamandır sapı koli bandıyla yapıştırılmış dandik bir süpürgeyle idare etmeye çalışıyorduk. Cuma akşamı gittik aldık sonunda yenisini. Cumartesi günü hemen deneme yaptım. Bir insan bir eşyaya aşık olabilir mi? Ben oldum :) Elektrik süpürgesi almayı düşünenlere şiddetle tavsiye ediyorum efenim. Markasını belki de hiç duymamış olabilirsiniz. Nilfisk. Vallah billah reklam falan yaptığım yok. Üzümün tüyleri halıya yapıştı mı çıkmak bilmezdi, taktım turbo başlığı, bir geçtim üstünden gitti hepsi. Gerçekten şoka soktu bu alet beni. Bugüne kadar şu eve almış olduğum en güzel ve en faydalı şey bu süpürgedir, işim bittikten sonra kendisini öpüp alnıma koyarak yerine yerleştirdim. 

Temizlik sonrası bir de güzel bir film izledim. The Bucket List. En fazla 1 yıl ömrünüz kaldığını öğrenseydiniz ne yapardınız? Peki bunları neden şimdi yapmıyorsunuz? Benim de kaç yıldır yapmayı düşündüğüm ama hep düşüncede kalan iki isteğim var filmde de geçen. Biri dövme yaptırmak, diğeri paraşütle atlamak. Bu yaz paraşütü, önümüzdeki kış ise dövme olayını halledicem ölmezsem :) 

Bugün de anneler günü. Sabah annem ve ablamlarla kahvaltıya gittik Çiçekliköy'e. İyi ki erken çıkmışız. Aman allahım, dönerken karşı taraftaki trafiği görünce şoka girdim. "Ananı da al gel" günüydü bugün kahvaltı mekanları için. Böyle günlerde hep annesi hayatta olmayan çocukları, çocukları hayatta olmayan anneleri düşünürüm. Onların burukluğu beni de üzer. Sabah Üzüm'e sarılıp öptüm, eşek sıpası hep bi havalar, hep bi kibir, kendini beğenmişlik. Olsun, yine de bayılıyorum kedilerin bu havalarına. Kedi anası olarak, tüm kedi köpek ve bilimum hayvanat annelerinin ve bu dünyaya güzel insanlar yetiştiren tüm annelerin anneler gününü kutlarım.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...