kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2016 Pazartesi

Eksik insan olarak KADIN


Yine buyurmuş zat-ı şahaneleri: "Anneliği reddeden kadın, eksiktir, yarımdır. Daha geniş tutuyorum. İnsanlıktan vazgeçmektir." 

Kadınların oralarından, buralarından, çalışmasından ve çalışmamasından, yemesinden, gülmesinden, doğurmasından ve doğurmamasından, giyiminden, saçından, başından, SİZE NE! 

Ben bilerek ve isteyerek anneliği reddeden -yarım, eksik ve insanlığından vazgeçmiş!- bir kadın olarak hayatımdan memnunsam SANA NE! 

Kadınları sadece üreme aracı olarak gören bu zihniyet biliyorum ki kadınlar üzerine pervasız laflar etmekte en büyük hakkı kendilerinde görüyorlar. Size bu hakkı kim veriyor? Sadece doğurmak ya da doğurmamak da değil derdi. Kadının iş hayatından çekilip eve kapanması. "Evini çekip çevirmekten vazgeçen kadın" diyor. Üstelik bunları Kadın ve Demokrasi Derneği adında bir derneğin açılışında söylüyor. Ne söylesek, ne yapsak boş. Kadın eğitilmedikçe, kadın okumadıkça, kadın konuşmadıkça, hakkını savunmadıkça, kendini yetiştirmedikçe, ne yapsak boş. Kadınlarla bu kadar uğraşılmasının, baskı altında tutulmak istenmesinin sebebi de bu zaten. Çünkü kadın cehaletten kurtulursa, toplum da cehaletten kurtulacak. Ve cehalet bazılarının işine fazlasıyla yarıyor. 

14 Şubat 2015 Cumartesi

Özgecan...


Hayatta en değer verdiğinize, gözünüzden sakındığınız kızınıza, birileri vahşice tecavüz ediyor, bıçaklıyor, ellerini kesiyor ve yakıyor. Bu nasıl bir acıdır, empatisi mümkün değil. Düşünmesi bile çok zorken yaşanıyor bunlar. 

20 yaşında gencecik bir kıza tecavüz edildi, öldürüldü ve yakıldı. "Bunu yapan insan olamaz" demeyin, bunu yapan sadece ve sadece insan olabilir. Başka hiçbir canlı bu denli iğrenç olamaz çünkü. 

Kadına şiddetin normalleştirildiği, görmezden gelindiği bir toplumda yaşıyoruz. Normalleştirme iktidarın kadına bakışından başlıyor. Kadının ne giyeceğini, nereye gideceğini, nasıl davranacağını, nasıl ve kaç tane doğuracağını, nasıl konuşup, nasıl güleceğini belirlemeye çalışan bir iktidar. 

Bana göre en üzücü olan, kadına bakış açısında en büyük sorumlunun yine kadınlar olması. Yani anneler. Bir toplumun zihniyetini inşa eden anneler. Minibüsüne binen bir kıza bu iğrençliği yapabilen pisliği yetiştiren anneyi merak ediyorum. Oğlunun bir kıza tecavüz edip öldürdüğünü öğrenince cesedi ortadan kaldırmaya yardım eden babasına ise yazacak kelime bulamıyorum.  

Küçük oğullarını pohpohlayan, pipileriyle gurur duyup, amcalara, teyzelere gururla gösteren, erkek doğurunca değerli hisseden, aslan oğullarına gurur duyulacak davranışlar yerine pipisiyle gurur duymasını öğreten anneler. 

Kadın, kadının düşmanıdır derler. Anneler, belki de farkında olmadan, oğullarına, başka kadınlara değer vermemeyi öğretiyor. Belki de oğullarını kıskandıklarından, sadece kendini sevsin istediklerinden. Çünkü kendini değerli hissettiren tek erkek oğlu olmuştur hayatında. Biricik aslan oğullarının her dediğini yapan anneler, ilerki yıllarda bir kadın tarafından reddedilmeyi kabul edemeyen erkekler yaratıyor. Reddedilmenin acısını kadını öldürerek tatmin etmeye çalışan erkekler. Maalesef bu durum bizim toplumumuz için bir genelleme yapabilmeme imkan verecek kadar yaygın.

Oğullarınıza merhametli olmayı öğretin, vicdanına göre davranmasını, merhamet etmenin "karı gibi" bir davranış olmadığını, "erkek" ve "kadın" dan önce "insan" olduğumuzu öğretin. Kendi ayakları üzerinde durabilen erkekler yetiştirin, çok gururlandığınız oğullarınız yalnız yaşasalar, karınlarını doyuramaz, pislikten ölürler. Bu mu sizin erkek gücünden anladığınız? Kendi karnını doyuramayacak acizler yaratmak. 

Özgecan öldürüldü, korkunç bir şekilde... Aciz bir pislik tarafından... Gurur duyun oğlunuzun erkekliğiyle...

25 Eylül 2014 Perşembe

Kadın Olmak


Dün Mari Antrikot'un, bugün de günün çorbasının yazısını okuduktan sonra ben de yazayım dedim "kadın" hakkında. Evet cinsin adı kesinlikle "kadın" dır. Dili değiştirmek, çarpıtmak, düşünceyi de çarpıtmayı beraberinde getirir. Kadın kelimesine uygulanan çarpıtma da buna örnektir. Kadın yerine bayan daha kibarmış gibi söylenir. Kadın kelimesine bir kabalık atfedilmiştir. Halbuki bir "erkek" vardır bir de "kadın". Erkek kelimesi üstüne basa basa övgüyle söylenirken, kadın kelimesine bir önem verilmemiştir. Tam tersine "karı gibi" bir insanı aşağılamak için kullanılan tabirdir. "Karı gibi" gülmek, dedikodu yapmak, kıvırtmak vs vs. Aşağılamak istediğiniz kişinin hangi davranışı varsa cümlenin önüne "karı gibi" sıfatı eklemek anlamı pekiştirir. "Kadın başına" "elinin hamuruyla" "saçı uzun, aklı kısa" "eksik etek" diğer aşağılayıcı tabirlerimizden seçmeler.

İnsanlık varolduğundan beri mi bastırılmış cins kadın, yoksa sonradan mı oldu. Cinsler arası rol paylaşımının insanlık tarihiyle başlaması mümkün ama ne oldu da kadın ikincil cins oldu? Halbuki bence de dünyayı değiştirmek istiyorsanız kadından başlamalısınız, çünkü kadın belirleyicidir, etkileyicidir, değiştiricidir. 

Cahillikten beslenen iktidar sahiplerinin yapması gereken öncelikli iş, kadınları cahil bırakmaktır. Kurbağa misali, içinde bulunduğu suyun kaynamakta olduğunu anlamayan toplumumuzun bir an önce uyanmasını diliyorum ama bir yandan da imkansız olduğunun bilincindeyim. İlkokulda türban serbestmiş artık. Türban takmayı, özgürlük savaşçısı gibi savunan kadınları da anlamıyorum ben. Saçı örtmek, türban takmak kadın özgürlüğü değildir. Seçiminde herkes özgürdür tabi ki, ama türban takmak kadını özgürleştiren bir şey değildir, keşke bunu anlasan. 

Bana göre kadın cinsinin aşağılanmasına ya da ikincil plana atılmasına, değersizleştirilmesine -hadi şöyle diyelim erkeklerden daha değersiz hale getirilmesine- en büyük katkıyı dinler yapıyor. Burada incil'den ya da kuran'dan ya da diğerlerinden örnekler verirsem çoook uzatmış olacağım ama merak edenler internette kısa bir araştırmayla ne demek istediğimi anlayacaklar. Dinde kadın konusuna girersem işin içinden çıkmam çok uzun sürecek ve aslında bahsetmek istediğim konudan uzaklaşacağım.

Neyden bahsediyorduk; kadının dünyayı değiştirme gücünden. Kadınların eğitimine özellikle önem verilmesi gerekirken, kadının gücünden korkan toplumlarda kadın bastırılır, eğitimsizleştirilir, susturulur. Bu baskılama dinle, toplum baskısıyla, erkek egemenliğiyle olur. Bu durum günümüz şartlarında da görüleceği üzere özellikle de müslüman ülkelerde yaygındır. 



Tüm bunları yazmamın sebebi, yani çıkış noktam Suriye'den ülkemize göçen insanları izlerken görmüş olduğum manzara aslında. 3,5 yıldır kanlı bir iç savaşın yaşandığı, sokaklarda kelle kesen adamların cirit attığı bir ülke Suriye. Ve benim gördüğüm manzarada tüm kadınların kucaklarında ufacık bebekler, çocuklar. İç savaş yaşanan  bir ülkede çocuk doğurmak. Bu nasıl bir cehalettir, nasıl bir bencilliktir, vurdumduymazlıktır. O çocuğun vatansız bir şekilde büyümesinden kaynaklanacak tüm travmaların sebebi olmak ve "ben anneyim" diyebilmek. Bu kadınlar ve erkekler, bana göre insanlık suçu işliyorlar. Öyle bir ortamda hamile olmak, çocuk doğurmak bir kadının isteyebileceği bir şey değilmiş gibi geliyor bana. Tüm bunların sebebi cehalet. Oradaki kadınların doğurmasından başlayalım, Suriye'deki iç savaşın sebebi de cehalet aslında.  İlber Ortaylı capslerine döndürmek istemem konuyu ama gerçekten çok cahiliz, keşke ölsek. :)

Daha modern, toplumsal yaşamda din etkeninin daha az olduğu durumlarda da kadınların sorunları bitmiyor ki. Çorbacının yazısında bahsettiği gibi, şekil değiştirerek devam ediyor kadın cinsinin ikincilliği. İkincil olmak yetmiyormuş gibi, yükü de daha ağır kadının. Her türlü zor yani, her koşulda zor kadın olmak. Erkeklerin kadın üzerindeki baskısı yetmezmiş gibi, bir de kadının kadına ettiği vardır ki en beteri o aslında. Kadın kadının düşmanı maalesef. Kadınlar birbirini çekemez, başarılarını kıskanır, birbirinin kuyusunu kazarlar. Kaynanalar gelinlerini, gelinler kaynanalarını istemez. Gelenek, görenek denilen ve bir sürü ıvır zıvır gereksiz detay içeren tüm işkenceler kadın ürünüdür. Yapmayansa feci şekilde ayıplanır. Ayıplamak ve kınamak kadının kadına karşı en büyük silahıdır.  

Off, yoruldum yaa, kadın olmaz zor vesselam. Daha da zorlaştırmayın, en azından birbirinize. 

14 Ocak 2014 Salı

Anne olmak ya da olmamak


Çoğalmak, üremek, çocuk doğurmak, dünyaya yeni bir insan getirmek...Her insan doğar, büyür, okula gider, işe girer, çalışır, evlenir, çocuk doğurur ve ölür mü? Yaşanacak süreç bu mudur? Ve zorunlu mudur? Eğer biriyle gezer tozarsanız, hemen evlenmek zorunda mısınız? Biriyle evlenirseniz hemen çocuk doğurmak zorunda mısınız? Ne kadar çok ve boktan sosyal zorunluluklarımız var hayatımızı sıkıntıya sokan. Bir bırakmazlar rahat edelim, mutlu olalım. 

Üremenin, insan nesli için bir zorunluluk olduğu fikri kadar delice bir fikir olamaz bana göre. Hele ki dünyadaki insan nüfusuna bakarsak, dünyanın selameti için azaltılması bile gereken bir canlı türüyüz biz insanlar. Hele bir de kendi türümüzün dünyaya yaptıklarına bakmadan, bazı canlıların nüfusu fazlalaştı diye müdahale etme gereği duyarız ya. Doğaya ve diğer canlılara zarar veren, yaşam döngüsünü yıpratan ve değiştiren, milyonlarca yıllık birikimi tüketen bir tür varsa o da insan.

Çoğalmaktan geldik değil mi buralara. Anne olmak fikrinden aslında daha da özünde. 33 yaşımı birkaç ay sonra dolduracağım. Bugüne dek içimde "ayy benim de bebeğim olsa, anne olsam" diye bir his olmadı. Hani derler ya, biyolojik saat çalışmaya başladı mı  istersin diye. Her zaman söylerim, benim saat bozulmuş. Başkalarının bebeğine imrenerek baktığımı hatırlamıyorum. Hatta küçücük bebeğin ya da çocuğun, anne babasına kimbilir neler çektirdiğini düşünerek, korkuyorum ondan. Eksik olan bebek sevgisi, hayvan sevgisiyle dolup taşmış bende. 

Gelelim bu durumun beni düşürdüğü çıkmaza. 4,5 senedir evliyim. Eşim en başından beri çocuk istese de hiçbir zaman baskı yapmadı. "Hazır olduğunda"  dedi her zaman. Ama ben hazır olamayacağım sanırım bir türlü. Ben de bekledim, sanki gökten düşecek bir hismiş gibi. Bir gün kalkacam ve ta taaam "bebek istiyorum, hemen doğurmalıyım" diyeceğim. Olmuyor işte öyle. Zaman geçtikçe etrafımdaki çemberin daha da daraldığını hissediyorum. Doğumgünlerimde hele. Dokunsan ağlayacak gibi oluyorum sırf bu yüzden. Hatta ağlıyorum da. Önceden nasılsa daha gencim, küçüğüm falan diyordum. Ama artık 33 yaşındayım. Doğurdun, doğurdun yaşları gelmeye başladı yani.

Bir yandan da eşime haksızlık ettiğim düşüncesi içimi kemiriyor. Ben istemiyorum, zorla anne olunmaz ama eşim de istiyor, onun baba olmak hakkını elinden alabilir miyim? İki taraf için de çok zor bir durum.

Çocuk işi sadece doğurmakla bitmiyor ki. Hatta doğurmak, doğum sonrasıyla kıyaslandığında en kolay kısmı diye düşünüyorum. Çünkü bir çocuk doğduktan sonra senin hayatın diye bir şey kalmıyor. Artık sen, o bebeğe bakmak üzere kurulmuş bir makinesin. Kendine ayıracağın zamanın, sadece canının istediği şeyi yapabileceğin özgürlüğün olmayacak. Dilediğin gibi uyuyamayacak, kendine göre planlar yapamayacaksın. Doğdu, doğum masrafı, hastane hastane koştur, uykusuz her gece, hadi yaşına bassın, hadi yürüsün, hadi konuşsun,bakıcı masrafı, iyi bir bakıcı bulma derdi, anneanne -babaanne faktörü, çocuğu istediğin gibi yetiştirebilme sorunsalı, hadi okula gitsin, hangi okul, hangi öğretmen, okul masrafı, ergenlik bunalımları, arkadaş krizleri, flört durumları, aşk acıları, üniversite stresi, iş bulma derdi, evlenme sıkıntısı, evlendikten sonra gelin-damat krizi. Sonrasında zaten tırtın çıkmış oluyor. Ondan sonra kendine ayıracağın vaktin kalmışsa ömründen, iyi değerlendir.

Bir de şimdiki hayatımı düşünüyorum. Ohhh, işe gidiyorum, evime geliyorum, bir şeyler atıştırıyoruz. Sonrası keyfine kalmış. İster kitap oku, ister oyun oyna, ister uzan televizyon izle, istersen pinekle. Paramı kendime harcıyorum, istediğim kadar uyuyorum. Neden insan kendi rahatını kaçırmak için bu kadar hevesli olur ki? İşte benim içimde olmayan, ya da olup da bozulan saatin çalışmamasından kaynaklanıyor sanırım bu duygu eksikliği. Hissetmiyorum yani, anne olmak bana korkunç geliyor. Kelimenin tam anlamıyla KORKUYORUM. Bencillik mi diyorsunuz içten içe. Peki çocuk isteyenlerin çocuk isteme sebebi bencilce değil mi? Nedir çocuk isteme sebebi bir insanın? Bana baksın yaşlılığımda, yalnız kalmayayım, hayatımıza renk katsın, bana anne-baba desin, herkesin çocuğu var vs.vs. Bunlar bencilce değil mi? Evet ben hayatımın bozulmasından, rahatımın kaçmasından, kendime ait hayatın bir bebeğe endekslenmesinden korkuyorum. Yalnızlığı da seviyorum, çocuğum olsa bile, yaşlandığımda ona yük olmayı aslaaa ve asla istemem. 

Böyle konuşunca eşim der ki, "bir gün bunları söylerken seni videoya alacağım ve ilerde çocuğumuz olunca izleteceğim." Utanacağım düşünceler değil ki bunlar. Çocuk istemek ne kadar normalse, çocuk istememek de en az o kadar normal. Hatta bana göre daha da normal.

Yani, böyle işte. Hayatımın en zor çıkmazlarından birinde olduğumu hissediyorum ve bu düşünce içimi daraltıyor, kalbimi, ruhumu mengeneyle sıkıştırıyorlarmış gibi oluyorum. Ne yapacağım bilmiyorum.

22 Kasım 2013 Cuma

Dünyayı Değiştiren Kadınlar - Norgard Kohlhagen

norgard kohlhagen
Kabuklar geçen gün topladıklarım. Boyanma aşaması  tamamlandı. Devamı sonraya :)

Kitabı ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. İlk sayfaya tarih ve yer yazma alışkanlığım vardır halbuki. Buna yazmamışım. Kötü bir huyum da vardır ki okuduğum şeyleri çabuk unutuyorum. Bu blogu yazmamın birincil amacı da okuduğum kitapları unutmamak. Onlar hakkında kısa notlar düşmek. Yıllar önce alınmış ve okunmuş bir kitap ama ben ilk kez okuyor gibi okudum. 

Kitapta 25 kadının yaşamı ve görüşleri anlatılıyor kısa kısa. Bu dünyada iz bırakmış kadınlar. Kimler derseniz; 
  • Mary Wollstonecraft
  • Germaine de Stael Holstein
  • Bettina Von Arnim
  • Anette von Droste Hülshoft
  • Flora Tristan
  • George Sand
  • Harriet Beecher Stowe
  • Fanny Lewald
  • Mathilde Franziska Anneke
  • Louise Otto Peters
  • Florence Nightingale
  • Hedwig Dohm
  • Emmeline Pankhurst
  • Sylvia Pankhurst
  • Franziska Tiburtius
  • Bertha von Suttner
  • Vera Figner
  • Clara Zetkin
  • Lily Braun
  • Kathe Kollwitz
  • Adelheid Popp
  • Maria Montessori
  • Rosa Luxemberg
  • Virginia Woolf
  • Katherine Mansfield
  • Simone de Beauvoir
Bu 25 kadının ortak noktaları şu: "Normal" görülmüyorlar, aşağılanıyorlar, küçümseniyorlar. Hepsi de kurallara, yerleşmiş kalıplara karşı çıkma cesaretini gösteriyorlar. Çok uzun zamanlardan bahsetmiyoruz, 100 yıl öncesine kadar kadınların oy verme hakları dahi yoktu. Aslında gerçekçi bakarsak kadın hakları, köleliğin kaldırılması gibi şu anda çok normal gelen şeyler için ne kadar da geç kalınmış. 

İnsanın ahlak anlayışı gerçekten şaşırtıcı olabiliyor. Şu an köleliği düşündüğümüzde ne kadar insanlık dışı geliyor değil mi? Mal gibi alınıp satılan, canlarının dahi bir değeri olmayan, sadece siyah oldukları için insan görülmeyen köleler. Sizce bu vicdan yoksunluğu geride mi kaldı. Aslında konuyu buraya getirmek istemiyorum ama değinmeden edemeyeceğim. Hayvan hakları konusunda şu anda tüm insanlık vicdanını öldürmüş durumda. Hitlerin Yahudilere yaptığı katliamların hepsini ve fazlasını biz insanlar her saniye bu canlılara yapıyoruz. Sırf bizim türümüzden değiller diye. Düşlüyorum da, gün gelecek, "bir zamanlar insanlar hayvanların derilerini canlı canlı yüzüyorlarmış, onları hapsedip üzerlerinde deneyler yapıyorlarmış, kafeslerde tutup, türlü işkencelerle ve zulümle öldürüyorlarmış", denecek mi? Şimdi köleliği nasıl yadırgıyorsak gün gelecek insan türünden başka canlılara yaptıklarımız için de vicdanımız kanayacak mı? Umarım...

Kadın hakları bile henüz tam olarak kazanılmamış ve hala yadırganıyorken hayvan haklarından bahsetmek için sanırım yüzyılların daha geçmesi gerekecek. Neyse yine konuyu hayvancıklara getirdim :) Dönelim bu 25 kadına. Ben sadece 4 tanesinin ismini biliyordum. Bunlar da Virginia Woolf, Simone deBeauvoir, Florance Nightingale ve Maria Montessori. Kitabı okurken kendimle benzettiğim o kadar çok yön buldum ki. Bu, benim de "normal" olmadığımın bir kanıtı sanırım. Kadın, tarihin her döneminde ezilmiş, hor görülmüş. Çoğu hak elde edilmiş bile olsa kadının üzerindeki ikincil olma durumu henüz kalkmış değil. Bunun için çalışmış, hayatlarını adamış bu kadınlara -ve burada ismi geçmeyenlere- çok şey borçluyuz. Bu cesareti o dönemlerde göstermek bile büyük bir başarı.  


11 Eylül 2013 Çarşamba

Çocuk Gelin



"Yemen'in güneyinde bulunan Hardth şehrinde, daha 8 yaşında bir kız çocuğu, 40 yaşından daha büyük bir adamla evlendirildirildiği gece, vajinası ve iç organlarındaki yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetti. Yemen'de kız çocuklarının üçte biri, 15 yaşına gelmeden evlendiriliyor."

Bugünkü Hürriyet gazetesinin 5.sayfasındaki küçük bir haber. Okuduğumda tüylerim diken diken oldu, midem bulandı. Bu nasıl bir vicdandır, bu nasıl bir ahlaksızlıktır. Müslüman ülkelerde yaşanan bu kepazeliğin ahlaksızlıktan, sapıklıktan başka bir açıklaması olabilir mi? Nasıl bir anne-baba kızını daha 8 yaşındayken 40 yaşındaki bir adamla evlendirebilir? Nasıl bir adam 8 yaşındaki bir kızı yatağına alıp, iç organları parçalanana kadar cinsel şiddet uygulayabilir? 

Üstelik Yemen'de 2009 yılında evlilik yaşı 17 olarak belirlenmiş ve muhafazakar milletvekilleri "islami kurallara aykırı olduğu gerekçesiyle" bu yasayı yürürlükten kaldırmışlar. 

Batsın sizin ahlak anlayışınız, kahrolsun sizin kurallarınız. Ahlak, din, iman deyip de bu kadar iğrençliği yapabilen, sonra da bunu dinim emrediyor diyen insanın dini de batsın, ahlakı da. 

7 Eylül 2013 Cumartesi

Keşke erkek olsaydım...


Yoruldum yaa. Kadın olmak ne kadar zor. Hep keşke erkek olsaydım der dururum. Boşa değil. Yarın bir arkadaşımızın düğününe gideceğiz. Eşimin hiçbir hazırlık yapmasına gerek yok. Düğünden yarım saat önce hazırlığı biter. Bense bugünden başladım. En başta ne giysem derdi. Kıyafetler giyilir çıkarılır. O olmaz, bu olmaz. Sonra kıl tüy mevzuları. Oranı al, buranı al. Bir sürü işkence çek. Saç problemi ayrı dert. Makyajıydı, aksesuarıydı, ayakkabısıydı, osuydu, busuydu... Öfff. Valla çok zor kadın olmak yaa. Kıllarımı yoluşturmak zorunda kaldığım her zaman acayip sinirli oluyorum. Bir insanın kendine işkence etmesi resmen. 

Hayvanlarda durum ne güzel. Onların erkekleri güzel görünmek durumundalar. Aslında insanlarda da öyle olması gerekmiyor mu? Bir yanlışlık var bu işte. Dişi seçici olduğu için erkek kendini göstermek için tüm maharetini sergiler dişiye. Hayvanlar aleminin gösterişlileri hep erkeklerdir. Ama gösterişli olsa ne yazar. Çiftleşmeden sonra çeker gider bir çok tür. Dişi tek başına kalır yine bütün sorumluluklarıyla. Doğurmak, büyütmek. Offff. Bu dünya adaletsiz. Hep erkekten yana. 

Birkaç film izlemiştim. Adını hatırlamıyorum şu an. Adamın biri bir gün kadın olarak uyanıyordu. Keşke öyle bir şey olsa. Dünyadaki tüm erkekler şöyle birkaç ay kadın, kadınlar da erkek olsa. Ne güzel olurdu. 

26 Temmuz 2013 Cuma

Hoş görü ? Hoşt görü !

Hamile kadın sokağa çıkmasınmış. En başta estetik değilmiş. İlla ki çıkmak istiyorsa beyinin otomobiliyle akşamüzeri gezebilirmiş. Şimdilerle kanatlısı, kanatsızı televizyonlardaymış. Bunun adı terbiyesizlikmiş.

Söylediklerinin neresinden tutsam dökülüyor. Anlamaya çalışalım bakalım:

Hamile kadın çıkmasın sokağa. Kadın çıksın mı? Aslında sorun başlıbaşına "kadın". Akıllarını fikirlerini kadınlarla bozmuşlar. Kadınlar ne giysin, ne giymesin, kaç çocuk doğursun, ne yöntemle doğursun, nereye gitsin, nereye gitmesin, nasıl konuşsun, nasıl otursun, nasıl kalksın... Kadın cinsi aslında çıkmasın sokağa falan. Ortada görünmesin hiç, çünkü kadın çarşaflı da olsa, hamile de olsa hiç farketmez birilerinin zihninin karanlık köşelerinde kötü şeyler yapıyor kadınlar. Zaten çoğu da cehennem kütüğü bunların. 

Sokağa çıkmasın. Peki neden? Estetik değilmiş. Estetik nedir? Kelime anlamıyla "Güzellik duygusuna uygun olan" demekmiş. Yani hamile kadın güzel değil. Göz zevkini bozuyor. Benim de göz zevkimi göbekli, sakallı, cüppeliler bozuyor. Ne yapıcaz o zaman. Herkesin güzellik kavramı farklı olduğuna göre kimse sokağa çıkmasın kardeşim o zaman. Herkes birilerinin göz zevkini bozuyor. Herkes birilerinin estetik anlayışına uygun değil. Sokağa çıkmak için kriterler belirlensin. Vücut yapısı o kriterlere uymayanlar çıkamasın. Ya da hadi biraz hoşgörülü olalım. Saat 22'den sonra çıksınlar ama etrafta dolanmasınlar. Arabayla işlerini halledip evlerine kapansınlar. Ne kadar hoşgörülüyüm allahım...


Bu son derece estetikten yoksun görüntüye biraz olsun estetik katmak için karnına çiçek tutan bir hamile :)

Devam edelim öbür cümleden. Çıkmak istiyorlarsa beylerinin otomobilleriyle akşamüzeri çıksınlar. Bak bak, beylerinin otomobili. Kadının bir otomobili olamayacağına göre, beyinin de mutlaka bir otomobili olacağına göre, eee daha ne, değil mi? Sorun yok. Bütün beylerin otomobilleri var şükür vatanımızda. Şöyle akşamüzeri bi saatte kapının önünden binersin beyinin otomobiline, ön sokak, arka sokak hooop ne güzel gezdin işte. Sonra çık yine evinde otur. Seni estetikten uzak, çirkin kuluçka makinesi seni. Dışarı çıkmak senin neyine.  

Diğer cümle; "kanatlısı, kanatsızı televizyonlarda. Bunun adı terbiyesizlik." Kanatlıdan kastedileni anlamayan yoktur sanırım. Bu hijyenik peddir. Çeşitli markalarda, çeşitli boy ve özellikleri olan hijyenik pedler. Dünya üzerindeki insan nüfusunun yarısından çoğunu oluşturan kadınların her ay düzenli olarak kullandıkları bir ihtiyaç malzemesinden bahsediyoruz. Her gün traş olan erkekler için satılan ve reklamı yapılan traş makinesi, traş losyonu ne kadar normal ve doğalsa, kadınlar için hijyenik ped reklamı yapılması da o kadar doğal sanki. Bana öyle geliyor yani. Bilmeyenler varsa söylüyorum, biz kadınlar her ay düzenli olarak kanıyoruzzzzz. 

Erkek çocukları bağrına çağrına, düğün dernekle sünnet edilir ve artık "erkek" oldukları vurgulanır. Doğru ya, dünyada, müslümanlardan başka "erkek" yok. Sünnetsiz oldukları için erkekten sayılmaz diğerleri. Düğün dernekle erkekliğe geçen erkeklerin aksine, biz kadınlar, çocukluktan kadınlığa sessiz geçeriz. Gerçek bir geçiş istiyorsanız bu erkeklerin sünneti değil, kadınların regl olmasıdır. Çünkü doğurganlığın başlamasıdır bu. Ama kadın olduğumuz için, iğrenç bir olay gibi karşılanır, kimseye söylenmez, utanılır. Biri çıksa da kızının regl olduğu gün düğün yapsa, ne güzel olurdu. 

Offf, off. Ne tuhaf bir organ değil mi beyin? Herkeste ne kadar farklı çalışıyor. Nasıl yapsak da herkes aynı şeyleri düşünse, aynı şeyleri istese, aynı şekilde yaşasa. Ne yapsak da birilerinin kafalarındaki olması gereken düzeni oturtsak.  O zaman hiç bir sorun kalmazdı. 

Hoşgörü nedir?

Sözlük anlamı : Müsamaha, tahammül, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma.

Her zaman duyarız "İslam, hoşgörü dinidir." Sizce öyle midir? 

Aynı zat, daha önce bir konuşmasında da şöyle buyurmuş:

"Boş görünün adı hoşgörü olmaz. Dolu olacak ki hoş olsun. Allah'ın razı olduğu fiiller vardır; hoştur. Razı olmadıklarını da mı hoş göreceğiz ?"


İşte kilit nokta burada yatıyor sanırım. Bu söyleme göre;
Hoşgörü sadece Allah'ın razı olduğu fiillere karşı geçerlidir. Peki Allah'ın razı olduğu filler nelerdir? Buna da kaynak tabi ki tektir, o da Kuran'dır. Peki, hristiyanlar için belirlenmiş olan fiiller nelerdir? Budistler, museviler, zerdüştler, mormonlar, cizvitler vs... Dünyada toplam 4.300 din ve mezhep bulunuyormuş.  Onları kim belirliyor. 4,300 din ve mezhep diyoruz. Sen bunlardan sadece biri olan İslam'dan ve kurallarından bahsediyorsun. Diğer din ve mezheplere inanan tüm dünya insanlarına karşı, onların inançlarına ve yaşayışlarına karşı, onların fiillerine karşı hoşgörü göstermek diye bir şey olamaz yani. İslam dininin bazı zihinlerde sorun yaratan kısmı işte burada başlıyor. Benim düşüncem doğru. Benim yaşayışım doğru. Benden olmayanı, benim gibi düşünmeyeni de benim gibi düşünmeye ve benim gibi yaşamaya zorlamalıyım. Allahuekber diye bağıran biri duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Tüm samimiyetimle söylüyorum benim aklıma kafa kesme, ciğer sökme, işkence, savaş, terör geliyor. Çünkü bunların hepsi allahuekber nidalarıyla yapılıyor. Bir insanı sokak ortasında yere yatırıp, kafasını kesen insan bunu allahuekber tezahuratları eşliğinde yapıyordu. Aynı şekilde Kaddafinin bi taraflarına demir sopa sokmaya çalışan adam da böyle bağırıyordu. Bu insanı öldürme sebebi ne? Onun düşündüğü gibi düşünmemek, onun inandığına inanmamak. Bu mudur hoşgörü? Bu mu hoşgörü dini? 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...