tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Kabak Koyu Tatili 2

Geçen seneki ilk ziyaretimizden sonra iple çektiğim bir Kabak Koyu tatili daha bitti. Bu cennete gitmek isteyenler için bir gezi yazısı yazmam şart. 

Şimdi efenim Kabak Koyu, Fethiye Ölüdeniz'den 20 km uzakta bir koy. Sağ tarafınızda müthiş bir maviyle Akdeniz'in size eşlik edeceği oldukça dolambaçlı, yokuşlu, inişli bir yol. Yolun sonuna geldiğinizde hem otopark hem cafe olarak hizmet veren bir işletme var. Günlük 10 tl ücretle arabanızı buraya emanet edebilirsiniz ya da bazıları gibi yol kenarlarına bırakabilirsiniz. Kabak Koyu'na araç inişi yasak, o yüzden ya servislerle iniyorsunuz, ya da yürüyorsunuz. Ki ikinci seçeneği hiç ama hiç tavsiye etmem. Çünkü leş gibi sıcakta o tozlu yollarda, yaklaşık 30 dakika kadar yürümeniz gerekir. Hele bir de eşyalarınız varsa zaten pek mümkün görünmüyor yürümek. Servis ücreti kişi başı 6 tl. Servise bindiğiniz an macera başlıyor. Toprak yollar oldukça kötü durumda, daracık yollar acayip dolambaçlı ve son derece tehlikeli bir uçurumun kenarından gidiyorsunuz. Yolun kenarında hiçbir koruma yok. Bir teker ilerisi uçurum yani. İyi bir haber vereyim de içiniz rahat etsin, buradan düşen bir servis aracı yokmuş bugüne kadar. Aman olmasın da. Yolların neden bu durumda olduğunu sordum sanırım yakın zamanda buna ilişkin bir çalışma yapılacakmış. Tamam yine araç girişi yasak olsun, bu benim de desteklediğim bir durum. Araç girişi serbest olursa Kabak, Kabak olmaktan çıkabilir. Ama yollar düzeltilse çok daha sağlıklı olacak. Böbrek taşı olanların rahatlıkla düşürebileceği 5 dakikalık bir yolculuktan sonra koya iniyorsunuz. Günübirlik gelenler sahilde iniyorlar, sizi kalacağınız kampa kadar bırakıyorlar sonra. Çok sayıda kamp var koyda. Bazıları koya daha inmeden biraz tepede kalıyor, bunların manzaraları muhteşem tabi ama denize ulaşımları diğer kamplara göre daha zor. 

Biz geçen sene de Turan Hill Lounge'ı tercih etmiştik, bu sene de. Kabak Koyu'nun en eski kampıymış. Çok memnun kaldık biz. Odaları çok güzel, denize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Yemekleri iyi, personeli iyi. Kediler, tavuklar her yerde. Geçen sene yoktu, bu sene keçiler de var. Deniz dalgalıydı hep. Girişte ve çıkışta biraz zorlasa da sonrası sıkıntı yaratmıyor. Su sıcacıktı. Muhteşem bir mavi. Sabah erken kalksam dalgasız olacağını düşündüm ama ı ıh. Malesef sürekli dalga vardı. Eylül aylarında düz olduğunu söylediler. Seneye Eylül'de gideriz biz de :)

Öyle animasyon gösterilerinin yapıldığı, cıstakcıstak mekanlar yok. Geceleri şarabını, içkini alıyorsun, sahile iniyorsun, yıldızlar muhteşem. Tatil mekanlarında sıkça görülen vıcık vıcık insan kalabalığı yok. Doğanın göbeğinde, sessiz sakin, huzur bulabileceğiniz, kafa dinleyebileceğiniz bir yer. 

Fiyatlara gelince, Turan Hill'de tuvalet banyonun ortak kullanıldığı odalar ile içinde özel bulunan odalar var, çadır alanı var. İster kendi çadırınızla, isterseniz işletmeye ait çadırlarda konaklayabiliyorsunuz. Odaların boyutlarına, tuvalet ve banyonun durumuna göre fiyatlar değişiyor. Kahvaltı ve akşam yemeği fiyatlara dahil. Onun dışında yiyip içmek istediğinizde uçuk rakamlar beklemiyor sizi. Şehiriçinde bir mekana oturduğunuzda gelen menüyle aynı fiyatlar hemen hemen. Çok lezzetli bir menüsü var. Vegan-vejetaryen seçenekler de mevcut. Sahile yakın bir yerde market de var. 

Biz 2 arkadaşımızla gittik bu sene ve kampın en büyük evinde kaldık. 2 katlı olan evin alt katında bir banyo ve tuvalet var. 2 katın da balkonu vardı ama üst kattakinin müthiş bir manzarası vardı. Odalarda tv ya da buzdolabı yok. Klima var. Günlük kişi başına düşen ücret 225 Tl idi. 

Bu sene talihsizliğim hasta olmam oldu. Gittiğim gün boğaz ağrısıyla başladı. Geçirmek için ne bulduysa içtim. Hatta sağolsunlar personel bana zencefilli limonlu bir karışım yaptı ki tam bir ilaçtı. Ama yine de olmadı, ertesi sabah  o kadar kötü uyandım ki. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her yerim ağrıyordu. İşte Kabak Koyu'nun bir eksisi size; doktor yok. Herhangi bir rahatsızlığınızda size bakabilecek biri yok. En yakın doktor Ölüdeniz'de. Bu da en az 45 dakika demek. Yani acil bir durumda epey sıkıntı yaratabilecek bir eksiklik bence bu. Doktora gitmem şart olduğu için servis çağırdık. Yarım saate yakın bir zamanda yukarı çıkabildik. Aracımızı alıp Ölüdeniz'e gittik. Sağlık ocağı bulduk. İğne verdi doktor. Hadi o gün orda yaptırayım ya ertesi gün, sonraki gün kim yapacak iğneyi? Aradım kampı, çok tatlı ve ilgili bir kız var, o iğneleri aşçılarının yapabildiğini, kendilerine de onun iğne yaptığını söyledi. Ohh dedim. Kampa geri döndük, iğneleri verdik. Aşçı bu iğneyi yapamayacağını söylemiş, ama yan kampta bir hemşire olduğunu, onunla konuşup ayarlayacağını söyledi. Tamam dedik. Ertesi sabah oldu, iğne vakti geldi. Soruyorum bizim haberimiz yok, sizin konuştuğunuz personel izne çıktı. E yan kampı arayın o zaman hemşirelerine söyleyin, neyse aradılar hemşire falan yok. Konuştuğumuz personelinizi arayın, onun bilgisi var, arayamayız izinde. Yardımcı olamıyoruz kusura bakmayın dediler. Aslında büyütmek istesem olay çıkarabileceğim bir durum. Bu soğuk algınlığı değil de başka bir rahatsızlık olsa ne olacaktı? Ya da şöyle diyeyim, ben Türk değil de yabancı bir konuk olsam aynı muameleyi ona da yapabilecekler miydi, bunu merak ediyorum. Olayı kapattık orda ama canımız sıkılmadı da değil. İlaçla vs. atlattık. Zaten o tek iğne bile inanılmaz toparladı, kendime getirdi beni. 

Kamptan ayrıldık, Ölüdeniz'i geçmek üzereyiz telefonum çaldı. Biz size yanlış iğneleri vermişiz, onlar bizim B12 iğnelerimizmiş. Ee ne yapabilirim, orada bir market ismi vereceklermiş ben oraya bırakacakmışım. Ben de bekliyorum ki benim iğnelerimi getireceklerini falan söylücekler. Kusura bakmayın ben market arayamam Ölüdeniz'de dedim. Bu konuda da ben onlara yardımcı olmadım. İğnelerim de onlarda kaldı zaten:( 

Bunu ufak bir aksilik olarak görüyorum ben. Çünkü gerçekten çok sevdim orayı. Kabak Koyu'nu ve evet bazı hatalarına rağmen Turan Hill'i. Diğer kampları da araştırdım, bence en güzeli Turan.

Kabak'a giderken ne almalısınız? Deniz ayakkabısı en çok işimize yarayan şey oldu diyebilirim. Çok fazla sivrisinek olduğunu söyleyemem ama vücuda sıkılan sineksavarlar iş görüyor. Sahilde şezlong ya da güneş şemsiyesi yok.  Kamptan bize şemsiye verdiler ama kampta kalmayacaksanız şemsiyeye ihtiyacınız olabilir. Haa bir de telefon çekmiyor :) Kampın restaurantında ve bazı alanlarda çekiyor, onun dışında maalesef hat yoktu. Onun dışındaa, pek bir şey almayın yaa. Kitabınızı alın gelin, gündüz cırcır böcekleri sesi eşliğinde kitabınızı okuyun. Geceleri dalga sesi ve şarap eşliğinde gökyüzünü izleyin. 

Kampın kedileri. Müthiş pozlar veriyorlar ve gerçekten çok mutlular.

Kolyeli keçiler. Bulundukları alan biraz dar yalnız:( Son derece hayvansever bir işletme olduğu için otlatmaya çıkardıklarını ve onlara iyi baktıklarını düşünüyorum. 

Şanslı ve huzurlu kedi. Baygın gözlerle manzaraya birlikte eşlik ettik. 

İşte kedinin ve benim oturduğumuz köşe. Burası cennet!

Kahvaltı zamanı. Tabi ki ona da yer ayırdık :)

2 Eylül 2017 Cumartesi

Hellöööö



İşte böyle uzuuun aralar verirsen yazmaya oturunca nereden başlayacağını da şaşırırsın. Ocak ayında yazmışım en son. Neler oldu o zamandan bu zamana, neler... Kısacık geçersem eğer; şu senelerdir sizin de bildiğiniz sınavların sonucunu nihayet aldım. Evet yükseldim, terfi aldım, pozisyonum değişti, bla bla, her ne haltsa işte. Yine girdim sınava, yine birinci oldum. Bu sefer verdiler hakkımı bi zahmet. Yani demek oluyor ki artık sınav lafı etmeyeceğim, tabi umuyorum yeniden düzenli yazmaya başlarsam. 

O kadar bahtsızım ki hayatımın kritik dönemlerinde hep sistem değişiklikleri olmuştur benim. Gerçi bunu sadece kendi bahtsızlığıma bağlamam yanlış. Çünkü bu ülkede tüm sistemler o kadar oynak ki, sizin yaşamınıza teğet geçmesi mümkün değil. Ne zaman bir sınava girecek olsam, ne zaman önemli bir değişikliğe karar vermiş olsam, hoop sistem hep benim aleyhime değişikliğe uğrar. Bu yükselme işinde de öyle oldu işte. Tamam yükseleceksiniz ama tayin sistemi getiriyoruz deyiverdiler. Beni birazcık bilenler İzmir'i çok sevdiğimi, buradan asla gitmek istemediğimi bilir. Bu benim için öyle bir kabus ki. Neyse ki birinci olmanın verdiği iç huzuruyla tercihimi yaptım. Tek tercih: İzmir. Sonuç; hiçbir yere gitmiyorum. Canım İzmirimdeyim işte.

Aslında bu konuda daha anlatmak istediğim (hatta evet açık açık dedikodu yapmak istediğim) ayrıntılar var ama sonraya kalsın. Şimdi açılış için kısa kısa geçeyim. 

İkinci önemli hadise, babam by pass oldu. Çabuk yorulma şikayetiyle gittik, anjiyo yapılıp stent takılacak dendi. Anjiyo sırasında görüldü ki, damarlar pert. Stent falan kurtaracak gibi değil. Şu an gayet iyi, henüz 1 ay bile olmadı gerçi ama hızlı bir iyileşme süreci yaşıyor. Babamın evi Urla'da bir köyde. Keçileri, köpeği, tavukları, kedileri falan var, biliyorsunuz. Biz iyileşme sürecinde en az 1-1,5 ay kadar İzmir'de ablamda kalır diye düşünürken, ameliyat sonrasında sadece 1 hafta tutabildik evde. Ben burada ölürüm, yaşayamam, çok sıkıldım, hapishane gibi diye tutturdu. İlk kontrolden sonra da götürdük bıraktık köyüne. Şimdi gayet mutlu köyünde. Balkonundan bahçesine, hayvanlarına bakarak oturuyor en azından. Öyle bir ortama alıştıktan sonra bir evin içinde kapalı kalmak, betondan başka görecek bir şey olmaması babamın da dediği gibi insanı öldürebilir gerçekten.  Kanserden sonra ikinci badireyi de atlattı babacım.

Bu sene kitap okuma konusunda çok kötüydüm. Sağda listemi görebilirsiniz. Okuduklarımı ve izlediklerimi de hiç yazmadım, aferin bana. Oysa o kadar hoşuma gidiyor ki, önceden okuduğum kitaplar hakkında ne yazmışım diye tekrar dönüp bakmak. 

Üzüm kuzum gayet iyi. Bu tatilde onunla beraber evdeydik. Keyifler yerinde. Kurban hakkında ne düşündüğümü her sene yazıyorum tekrarlamaya gerek duymadım şimdi. Bu sene eşim gitti ailesinin yanına, ben de üzümle kaldım evde. Babama ve anneme gittim dün kısacık o kadar. Evde yalnız olunca bir yerleri düzenleme, temizleme hevesi geliyor nedense bana. Bir gün banyoya girdim, tüm banyo dolaplarını boşalttım, bir yığın çöp çıkardım. Diğer gün yatak odasındaki ve salondaki çekmeceleri, dolapları hallettim. Bir ferahlık, bir ferahlık. Resmen çöp biriktirmişiz çekmecelerde.


Akşamları film keyfi yaptım. Dün akşam izlediğim muhteşem filmi önermeden geçmeyeceğim. Contact. Carl Sagan'ın bilim kurgu romanının filme aktarılmış hali. Kitabı okumadım ama mutlaka okuyacağım. Diyebileceğim tek şey: Carl Sagan, sen bu evrendeki en muhteşem yıldız tozusun be adam. İzlemediyseniz Kozmoz belgeseline de başlayın derim bir an önce. Bunu izlemeden ölmemelisiniz. Filmde Judie Foster'ın oynadığı Ellie karakterinin yerinde olmak için neler vermezdim. Ya size deselerdi, uzaydan gönderilen akıllı mesajların peşine gönderilecek kişi olmayı kabul edermiydiniz? Geri döneceğinizin, dönerseniz yaşadığınız gezegeni, sevdiğiniz ve tanıdığınız tüm insanları eskisi gibi bulabileceğinizin bir garantisi olmasaydı? 

Baaşkaa nolduu? Ben bir dövme daha yaptırmaya karar verdim. Bir model buldum ve aşık oldum. Yerine de karar verirsem en kısa zamanda ikinci dövmem olacak. Bu arada kilo aldım ben :( 4-5 kilo kadar. Yürüyüşe de gitmiyorum ne zamandır. Ama yeniden başlamam lazım. Bu gidiş hiç güzel değil. Löp löp oldum resmen. Selülitler, selülitlerr. 

Haaa, bir tatil yaptık ki bu seneee. Sadece 4 güncük amma velakin bundan böyle başka bir yere gitmem pek mümkün değil. Fethiye Kabak Koyu. Gittiniz mi? Muhteşem bir yer. Hayalini kurduğum her şeyin gerçeğe dönüştürülmüş hali. Kusursuz bir doğa, yemyeşil, sık ağaçlar, ormanın içinde ve acayip bir mavisi olan denizin dibindesin. Su bildiğin ısıtılmış gibi. Ege'nin serin suyundan sonra rüya gibiydi suyun sıcaklığı. Ben sevmiyorum öyle 5 yıldız, her şey dahil, animasyonlu, bol turistli, kalabalık, vıcık vıcık tatili. Kabak koyu kesinlikle rüyalarımın tatil yeri. Hele o geceler, gökyüzünün muhteşemliği... 


Yine görüşelim blog. Özledim seni. 

17 Aralık 2014 Çarşamba

Durum Bildirimi

Bu tek bacağı olmayan Kaleiçi kedisi gibiyim şu anda. Bir parçası eksik ama yine de halinden memnun. Eşim ve Üzüm'ümden ayrı Antalya'lardayım. "Yine de memnun" kısmı şu nedenledir hemen açıklamak isterim, eşim alınmasın. Ne yiyeceğim derdi yok, yemek pişirme derdi yok, bulaşık yok, temizlik yok, iş yok. Yemek yapmayı gerçekten sevmiyorum, "ne pişirsem" diye düşünmekten ise nefret ediyorum.

Sabah 9 akşam 5 arası derslere giriyoruz, İzmir grubu olarak 14 kişiyiz, Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen yaklaşık 150 kişiyle beraberiz. Kendi grubum dışındaki hiç bir insanla tanışma gereği duymayarak kimseyi şaşırtmadım :) Doğam gereği ne kadar az insan tanırsam o kadar memnunum. 

Pazar sabahı iş arkadaşımla beraber geldik ve sadece o gün için gündüz gözüyle gezme fırsatımız vardı. Ve ben yine Kaleiçi'ne gittim çünkü arkadaşım orayı görmemişti. Hava mükemmeldi, Kaleiçinde çektiğim tek fotoğraf da bu sevimli mi sevimli kedicikti. Boynunda boncuk tasması vardı halıların üzerine sere serpe yatmıştı. 

Pazartesi zaten eğitim programı başladı ve gündüzlerimiz doldu. Dün akşam grupla çıkma planı yapıldı ancak "nerde çokluk, orda bokluk" sözünü bir kere de biz doğrulamış olduk. Kimimiz gezmek, kimimiz bir mekanda oturup bir şeyler içmek istedi, gereksiz yerlerde uzun molalar verildi, gruptan kopanlar beklendi derken grubu gezmek isteyenler ve oturmak isteyenler şeklinde ikiye böldük. Oturmak isteyenler grubuna dahil olarak, gidilen mekanı hiç hazetmedim. Ve dönüş yolu tam bir işkence şekline büründü. Üniversite yurdu misali girişlerimiz saat 23:00 la sınırlanınca, saat 21:00'da kalktık ve bir saatlik otobüs yolculuğuyla -üstelik sıkış tepiş bir otobüste ayakta- döndük. Herkesin mutsuz olduğu bir grup gezmesiyle giriş yaptık yurt görünümlü tesisimize. 

Bu fotoğraf da gece gezmesi Kaleiçi'nden. Böylece son bir ayda Kaleiçini 4.kez ziyaret etmiş oldum. Bisiklet ne kadar fotojenik bir alet değil mi? Sarmaşıkların içine gizlenmiş sokak lambasının da ağaç görünümüne bürünmüş olması da görüntüye çekicilik katmış.

Laptopumuzun bozulduğunu yazmıştım, yeni bir laptop aldık, yıllar sonra gelen burs paramla. İyi ki yanımda getirmişim, akşamları film izliyorum, Sims oynuyorum. Asosyal bir insan olarak yemek yedikten sonra odama çekilmek bana daha huzurlu geliyor. Aynı kendim gibi bir oda arkadaşı da bulmuş olmaktan ayrıca memnumun. Aynı zamanda iş yerinde nadir sevdiğim ve anlaştığım bir insanla aynı grupla gelmiş olma şansı da sevindirici bir olaydı benim için. Yoksa bu bir hafta pek de iç açıcı geçmeyebilirdi. Gereksiz konuşmayan, kalabalık sevmeyen, sevimli bir kız kendileri. Çok konuşmuyor olması bile sevmem için başlı başına bir sebep aslında. 

Kaldığımız tesis, kurumumuzda amirimiz konumundaki kişilerin yaz aylarında faydalandığı bir tesis. Odalar çok çok iyi olmasa da, yemekler fena değil. Bir ayda ikinci açık büfe vakasıyla bünyem yağ depolamaya devam ediyor. Kış aylarına güvenerek ben de yedikçe yiyorum. Ama kilo aldığım gerçeği fazlasıyla moralimi bozuyor. Döndüğümde bu gidişe bir dur diyeceğim, söz.




Geldiğimiz günle bugün arasındaki hava değişimi bu şekildeydi. Yine de şanslıyız, geçen hafta çok berbatmış Antalya. Çok sevdim ben Antalya'yı. Doğasına bayıldım, özellikle Beydağlarının görünümüne ve falezlerine. 

150 kişilik grupta öyle tipler var ki... Kızın biri her gün öğlen ve akşamları farklı olmak üzere dikkat çekici renklerde mini etekler ve acayip ayakkabılar giyiyor. Saçlar çiğ sarı tabi ki belirtmeme gerek dahi yok :) Bu tip organizasyonlar, sanırım bekar insanlar açısından büyük bir nimet. Bekar erkekler gözleri fıldır fıldır dönerek sosyalleşmeye çalışırken bekar kızlarımızdan bazıları da bu şekilde dikkatleri üzerinde topluyorlar. Takdir ettiğim bir azmi var kızcağızın. Sabahın köründe düğüne gider gibi giyinip makyaj yapıyor, en az 10 cm topuklularla fink atıyor, akşam yemeklerinde kostüm değiştiriyor. 

Sylvia Plath "Günlükler" e başladım. İyi şeyler okudukça yazmaya utanır hale geliyorum. Sonra "burası benim günlüğüm, edebi bir iddiam yok ki" diyerek devam ediyorum :) Güzel yazan insanlara büyük hayranlık duyuyorum. 

Uçakta Dalyan'ı ve İztuzu plajını gördüm tepeden, hayran kaldım. Yeryüzünü uçaktan izleyince çok acayip şeyler hissediyorum, ne kadar küçük ve değersiziz. Bu kadar küçük ve değersizken nasıl da harap ediyoruz her şeyi. 

Böyleyken böyle durumlar. Yazışırız yine :)

24 Kasım 2014 Pazartesi

Ah Antalyaa...


Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıymış. Ne biçim laf, tilkinin kürk olmaktan başka bir seçeneği yokmuş gibi. Tilki = kürk, inek = süt, dana = et, tavuk= yumurta, et vs. vs... Ben de döndüm dolaştım, geldim oturdum masama. Başka seçenek olmadığından değil, her zaman başka seçenekler vardır. En az tercih ettiğimiz yerde bile olsak mutlaka başka seçenekler vardır. Üzücü olan seçeneklerinizin başkalarının elinde olması, zavallı tilkinin ki gibi.

Antalya'nın güzide otellerinden birinde geçirdiğim 2,5 gün sonunda hayatın parası olanlara güzel olduğunu bir kez daha anladım. 2.500 euro kral dairesinin geceliği. Düşündüm de, trilyonlar kazanıyor olsam bir gece için 7.500 TL verir miydim bir otel odasına? Yaklaşık bir yılını bu parayla geçirmek zorunda olan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çokken, gönül ve vicdan rahatlığıyla nasıl veriliyor bu paralar?

Açık büfe çılgınlığı ise ayrı mevzu. Yiyecekler arasında kendimi kaybetmişken, ondan da alayım, onu da  tadayım derken dolan tabaklarla donattım masayı. Öğle ve akşam yemeklerinde ana yemek bölümü bana hitap etmediğinden zeytinyağlılar ve tatlı bölümünü yağmaladım. Ben kesinlikle kahvaltı insanıyım. İlk günün ardından yüzümde devasa iki sivilce çıktı, sivilce görünümünden çok su toplamış gibiler. Kesinlikle tatlı çılgınlığımdan oldu. Şunu anladım ki, beş yıldızlı her şey dahil tatiller israf çılgınlığından başka bir şey değil. İnsan, normalde tükettiğinden kat be kat şey tüketiyor. Tabaklara büyük bir iştahla alınan yiyeceklerin bir çoğu çöpü boyluyor. Kendimde dahil, insanları o şekilde tüketirken görünce aklıma Afrika'da yaşayan insanlar düştü. Ben zaten hangi bir şeyin tadını çıkarırım ki düşünmeden, sorgulamadan... Ye işte, giden gitsin çöpe. Yaşadığı topraklardan hiç uzaklaşmamış Afrikalı bir insan grubunu bu otele, açık büfeye getirsen, şu insanları, şu yemekleri görseler ne düşünürler acaba? Onlar karın doyuracak ekmekten, temiz içme suyundan bu denli uzakken, bizlerin bu şekilde tükettiklerini görseler, tabaklarımıza aldığımız yiyeceklerin yarısının çöpe gittiğini görseler ne hissederler? İşte ben onlarla empati yaparken gördüğüm şey, haksızlık ve adaletsizlikti. Dünya adil değil.

Buraya kadar yazdıklarımı baştan okuyunca güya tatil yazısı yazacaktım dedim. Bu ne biçim bir tatil yazısı yahuu. Kafamda uçuşan "ama bu haksızlık" söylemlerine rağmen çok güzel 3 gün geçirdim. Biraz da güzelliğini anlatayım. 19 Kasım'da bir ilk yaşadım, bu mevsimde denize girdim. Gittiğimiz gün hem su hem de hava son derece müsaitti. Bu fırsat kaçmazdı, kaçırmadık. 

İkinci gün sabahtan eşimi seminere uğurladıktan sonra çantamı kaptığım gibi attım kendimi sokaklara. Şöyleee yürüyeyim dedim, falezlerin dibinde muhteşem manzara eşliğinde yürüdüm bir süre. Akdeniz, sen kadar güzelsin, "yaşamak ne kadar güzel" dedirtecek  kadar güzel. Hele o Torosların görüntüsü. Ben Antalya'ya aşık oldum. Çocukken gitmiştim aslında, en son da üniversitedeyken Olimpos'a. Ama bu sefer ayrı bir aşktı yaşadığım. Tek kelimeyle büyüledi beni doğası. Yarım saat kadar yürüdükten sonra Kaleiçi tabelasını görünce bir bakkala girdim, buradan ne kadar sürede yürürüm dedim. Yirmi dakika dedi. Yirmi dakika da öyle yürüdüm. Kaleiçine vardım. Daracık taş sokaklar, eski taş evler, şimdinin şekilsiz, karaktersiz evlerine inat her biri ayrı güzellikte. Labirent gibi sokaklar, oradan girdim, buradan çıktım, döndüm dolaştım, marinaya vardım. Bir süre ağzım açık güzelliğini izledim, sonra baktım öğlen olmuş, yemek vaktini kaçırmamalı, otele dönüş. Öğleden sonra fırtına başladı zaten çıkamadım. Akşamında havuz, sauna, hamam, buhar odası seferi yaptık eşimle.  Hamamda tüketilen suyu görünce yine aklıma keyif kaçıran düşünceler istila etti. Sauna, buhar odası bana göre değil, zira sıcak suda ve buharlı ortamlarda nefes almakta güçlük çekiyorum. 5 dakika yetti de arttı bile.  

Cuma günüyse öğlen eşimin işi bitti, otelden çıkışımızı yaptık, bavulları bıraktık. Eşimi kaleiçine götürdüm, eee tecrübeliyim ya, rehberlik yaptım. Sonra oradan çıktık, yürüyerek Antalya Müzesine gittik. Eşim zaten pek sevmez müze falan, 20 lirayı da görünce sen gir gez dedi ama ikna ettim. 40 lira verdik, girdik. İyi ki de girmişiz, dışarıda bekleseydi, kriz geçirirdi sanırım. Çünkü çok büyük bir müze, içeride ne kadar kaldığımızı bilmiyorum ama bayıldım. Gördüğüm en güzel müzeydi diyebilirim. Lahitler ve heykeller karşısında ağzım açık kaldı. Bol bol fotoğraf çektim. Oradan çıktık, karşısında Atatürk Parkı varmış, orayı da gezelim dedik. Ayaklar zonk zonk zonklarken, tabanlarıma çiviler batarken gezdik, güneş batıyordu, Konyaaltı plajı muhteşem görünüyordu, falezler harikaydı, Akdeniz ve Toroslar büyüleyiciydi. Sonra bitti işte, döndük İzmir'e. Üzüm'ü çok özledim. Kokusunu içime çektim, koca göbeğini mıncırdım. İki gün boyunca da yattım, hem yorgunluktan, hem de boğazlar yine sinyal vermeye başladığından. Sonra da işte buradayım. 

Aslında haftasonu yazacaktım ama laptopumuz bozulmuş. Eniştemiz anlıyor bilgisayardan, ona verdik, yaptı şimdilik, ama 3-6 ay arası da ömür biçti bizim emektara. 4,5 yıl oldu alalı. Ömrü bitmiş dedi. Telefonla da hiç sevmiyorum internete girmeyi, bir şeyler yazmayı. O yüzden kaldı bugüne kadar.

Fazla yazmaya da gerek yok aslında. Fotoğraflardan seçmeler şöyle: 


Bu fotoğraf Atatürk parkından. Dibim düştü denir ya, öyle oldum görünce.

Kaleiçi

Bana poz veren tatlişko

Odamızın balkonundan bir kare.

Otelin tuvaleti. Bir tuvalete bunca lüks gerekli mi? Tuvalet yahu bu, ne yapacağımız belli sonuçta :)

Konyaaltı plajı.

Eşim balıkçıları dikizlerken. 

Marina

Antalya Müzesi

Ben bu heykelin bacağı kadarım. O kadar devasaydı.

Lahitler.


Bu da küçük Joe'ya :) Görünce aklıma sen geldin Joe.


21 Ekim 2014 Salı

Keyifli günler

Ayın 30'una kadar izinliyim. Hem kalan iznimi kullanmak adına, hem dinlenmek, keyif çatmak hem de ders çalışmak adına alınmış 10 günlük bir izin. Dün ufak çaplı bir plan yaptım. Daha önce çalıştığım derslerin tümünü tekrar edip, bitirmeyi planlıyorum. 

Evde olmayı seviyorum. Tatildeyim diye bütün günü uyuyarak öldürmek istemediğimden sabah 8'de kalktım ve yürüyüşe gittim. Hava artık önceki gibi sıcak değil, ama güneşli bir hava var. Baya kalabalıktı yürüyüş parkuru, spor lisesi öğrencileri koşuyorlardı. İlk defa burada sincap gördüm. 5 karga peşine düşmüştü yavrucağın, umarım kurtulmuştur ellerinden. 

Bir de yine bir kedicik buldum.  Parkurun kenarında oturmuş geleni gideni izliyordu. Durdum sevmek için, hop atladı hemen kucağıma. Ben de kenardaki banka oturup, doya doya mıncıkladım onu. Ben onu mıncıklarken o bana pati masajı yaptı :) Sonra ayrıldık. 


Eve gelirken gevrek aldım, biraz da meyve. Kahvaltımı yaptım. Şimdi biraz kitap keyfi yapıp daha sonra ders başına oturacağım. Yarın da çarşamba pazarına gitmeyi düşünüyorum. Özledim pazarda tezgah deşmeyi. Çok ucuza çok güzel şeyler bulabiliyorsunuz. Bir gün de ikeaya gidicem. Yatağımın başına okuma lambası alacağım. Eşim ikeadan nefret ettiği için muhtemelen kendim gideceğim. Yanınızda sıkılan biri olduğunda hiç keyif alınmıyor gezmekten. O yüzden yalnız gitmek benim için de en iyisi olacak. 

Hadi bakalım, herkese keyifli günler...


14 Eylül 2014 Pazar

Kent Ormanı (3)


Bugün erkenden kalktık gittik gözde mekanımız İnciraltı Kent Ormanına. Dün akşam pişi yapmıştım, çay demledik, salatalık, domates, peynirden oluşan züper kahvaltımızı bu güzeeeel mekanda yaptık. Fotoğraftaki bizim masamız, görünen de sevgili eşim olur. Evet, yine balık tutmaya çalıştı ama şükür ki başaramadı :D Sanırım benim dileklerim yüzünden tutamıyor. Erken gittiğimiz için ilk gittiğimizde sakindi, sonrasını sormayın. Kemeraltından hallice oldu. 


Ben kahvaltıdan sonra Bisim'e koştum tabi hemen. Bilmeyenler için Bisim'le ilgili daha detaylı bilgi verdiğim yazı şurada. Aldım bisikletimi başladım turlamaya, hava da güzel, ohhh. 


Köprünün ilerisinde şöyle bir platform olduğunu gördüm uzaktan ve tabi ki hemen gittim. Tahmin ettiğim gibi bir bungee jumping platformuymuş kendisi. Çok meraklandım, konuşacak, bilgi alacak birilerini aradım ama kimsecikler yoktu. Denize nazır atacaksın kendini boşluğa, negzel olur :)


Böyle güzel güzel fotolar çektim durup durup. Hatta bisikletin selesine telefonumu koyup kendi bisiklet turu videomu bilem çektim :)  


Bunlar da polaristen sadece ve sadece 25 lira vererek aldığım, çoook sevdiğim pembişlerim :P Bağcıkların biri içerde biri dışarda kalmış, görmeyin artık onu :P Hışırdayan ve yaprak döken ağaçların altında oturup onları dinledim, biraz kitap okudum. Sonra yine kaptırdım turlamaya. Sanırım 2 saat kadar bisiklete bindim. Döndüğümde ipini topunu, çoluk çocuğunu, mangalını kapan gelmişti masamızın etrafına. Denize giren girene olunca, eşimin oltalar da toplanmak zorunda kaldı tabi. Eee, mangal kokuları da midemi iyice kaldırınca kalkma zamanımız geldiğini anladık. Buraya gelmeyi düşünen İzmirli arkadaşlara tavsiyem, ilerilere gidin :) İlerde de masalar var ve gayet sakin oluyor. Eve geldiğimizde gördüm ki, baya bi amele yanığı olmuşum. Sen 2 saat bisiklet tepesinde dolanırsan olacağı bu. 

Off, yarın işe gideceğim :( 6 günlük tatilden sonra iş başı, ühüüüü. Salı günü de dikişlerimi aldıracağım. Dişime gelince, daha doğrusu dikişlerime; tek kelimeyle iğrenç bir şey. Çok rahatsız bir his. Ağrı, sızı yok, ama ağzımı çok fazla açamıyorum, gergin mi dikmiş nedir, anlamadım.  

Görüşürük sonra...

17 Ağustos 2014 Pazar

Sabah yürüyüşü

İki gündür erkenden kalkıp yürüyüşe gidiyorum. Evimizin çok yakınında yürüyüş için mükemmel bir bahçe ve parkur var. Spor aletleri de var, bol bol kedi ve köpek de var :) Daha ne olsun. Sabah 7 gibi kalkıp çıktım, dün 1 saat kadar bugün 2 saate yakın yürüdüm, spor yaptım, kedicikleri sevdim, fotoğraf çektim. Alışveriş yapıp eve geldim. Kahvaltımı hazırladım, yedim. Eşim gece balığa gitti sahile bacanağıyla. Bacanak ne çirkin bi kelime dimi. Sabah o geldi, ben evden çıktım. Evet, benim bu hayvanseverliğime ve vejetaryenliğime rağmen eşim balık tutmaya gitmekten büyük keyif alıyor ve et yiyor. Maalesef!

Parkur o kadar kalabalıktı ki gözlerime inanamadım. Sıraya geçip yürüyüş yapılacak neredeyse, o kadar. Yaş ortalaması orta yaşın üzerinde. Ya da sabahın erken saatleri olduğu için öyleydi, çünkü yaş ilerledikçe insanlar daha da erken kalkmaya başlıyor sanırım. Böyle bir istatistik var mıdır bilmiyorum ama bu şekilde bir genelleme yapmak istiyorum. Yol üzerinde de dikkatimi çekti, yaşlılar uyanmış, kahvaltılarını balkonlarında yapıyorlardı. Ama ortada pek genç insan görmedim. Onlar uyku çağındalar daha :) Bebekler ve yaşlılar erken kalkmayı seviyorlar galiba. Yaşlıların sebebi hayatı kaçırmama isteği mi acaba? Kalan az ömrü uykuyla geçirmeme isteği mi?



#şiir sokakta

Bu şapşirik o kadar şımarıktı ki koşa koşa gelip kucağıma atladı :)

Atık pet şişe karşılığı sokak hayvanlarına mama ve su :) Detaylar burda. Yaygınlaşması dileğiyle.



Sevgili Burcu'nun tavsiyesiyle İnstagram açılışımızı da yaptık :) Hayırlı olsun. kediuzum  Bekleriz :)




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...