gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Kabak Koyu Tatili 2

Geçen seneki ilk ziyaretimizden sonra iple çektiğim bir Kabak Koyu tatili daha bitti. Bu cennete gitmek isteyenler için bir gezi yazısı yazmam şart. 

Şimdi efenim Kabak Koyu, Fethiye Ölüdeniz'den 20 km uzakta bir koy. Sağ tarafınızda müthiş bir maviyle Akdeniz'in size eşlik edeceği oldukça dolambaçlı, yokuşlu, inişli bir yol. Yolun sonuna geldiğinizde hem otopark hem cafe olarak hizmet veren bir işletme var. Günlük 10 tl ücretle arabanızı buraya emanet edebilirsiniz ya da bazıları gibi yol kenarlarına bırakabilirsiniz. Kabak Koyu'na araç inişi yasak, o yüzden ya servislerle iniyorsunuz, ya da yürüyorsunuz. Ki ikinci seçeneği hiç ama hiç tavsiye etmem. Çünkü leş gibi sıcakta o tozlu yollarda, yaklaşık 30 dakika kadar yürümeniz gerekir. Hele bir de eşyalarınız varsa zaten pek mümkün görünmüyor yürümek. Servis ücreti kişi başı 6 tl. Servise bindiğiniz an macera başlıyor. Toprak yollar oldukça kötü durumda, daracık yollar acayip dolambaçlı ve son derece tehlikeli bir uçurumun kenarından gidiyorsunuz. Yolun kenarında hiçbir koruma yok. Bir teker ilerisi uçurum yani. İyi bir haber vereyim de içiniz rahat etsin, buradan düşen bir servis aracı yokmuş bugüne kadar. Aman olmasın da. Yolların neden bu durumda olduğunu sordum sanırım yakın zamanda buna ilişkin bir çalışma yapılacakmış. Tamam yine araç girişi yasak olsun, bu benim de desteklediğim bir durum. Araç girişi serbest olursa Kabak, Kabak olmaktan çıkabilir. Ama yollar düzeltilse çok daha sağlıklı olacak. Böbrek taşı olanların rahatlıkla düşürebileceği 5 dakikalık bir yolculuktan sonra koya iniyorsunuz. Günübirlik gelenler sahilde iniyorlar, sizi kalacağınız kampa kadar bırakıyorlar sonra. Çok sayıda kamp var koyda. Bazıları koya daha inmeden biraz tepede kalıyor, bunların manzaraları muhteşem tabi ama denize ulaşımları diğer kamplara göre daha zor. 

Biz geçen sene de Turan Hill Lounge'ı tercih etmiştik, bu sene de. Kabak Koyu'nun en eski kampıymış. Çok memnun kaldık biz. Odaları çok güzel, denize 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Yemekleri iyi, personeli iyi. Kediler, tavuklar her yerde. Geçen sene yoktu, bu sene keçiler de var. Deniz dalgalıydı hep. Girişte ve çıkışta biraz zorlasa da sonrası sıkıntı yaratmıyor. Su sıcacıktı. Muhteşem bir mavi. Sabah erken kalksam dalgasız olacağını düşündüm ama ı ıh. Malesef sürekli dalga vardı. Eylül aylarında düz olduğunu söylediler. Seneye Eylül'de gideriz biz de :)

Öyle animasyon gösterilerinin yapıldığı, cıstakcıstak mekanlar yok. Geceleri şarabını, içkini alıyorsun, sahile iniyorsun, yıldızlar muhteşem. Tatil mekanlarında sıkça görülen vıcık vıcık insan kalabalığı yok. Doğanın göbeğinde, sessiz sakin, huzur bulabileceğiniz, kafa dinleyebileceğiniz bir yer. 

Fiyatlara gelince, Turan Hill'de tuvalet banyonun ortak kullanıldığı odalar ile içinde özel bulunan odalar var, çadır alanı var. İster kendi çadırınızla, isterseniz işletmeye ait çadırlarda konaklayabiliyorsunuz. Odaların boyutlarına, tuvalet ve banyonun durumuna göre fiyatlar değişiyor. Kahvaltı ve akşam yemeği fiyatlara dahil. Onun dışında yiyip içmek istediğinizde uçuk rakamlar beklemiyor sizi. Şehiriçinde bir mekana oturduğunuzda gelen menüyle aynı fiyatlar hemen hemen. Çok lezzetli bir menüsü var. Vegan-vejetaryen seçenekler de mevcut. Sahile yakın bir yerde market de var. 

Biz 2 arkadaşımızla gittik bu sene ve kampın en büyük evinde kaldık. 2 katlı olan evin alt katında bir banyo ve tuvalet var. 2 katın da balkonu vardı ama üst kattakinin müthiş bir manzarası vardı. Odalarda tv ya da buzdolabı yok. Klima var. Günlük kişi başına düşen ücret 225 Tl idi. 

Bu sene talihsizliğim hasta olmam oldu. Gittiğim gün boğaz ağrısıyla başladı. Geçirmek için ne bulduysa içtim. Hatta sağolsunlar personel bana zencefilli limonlu bir karışım yaptı ki tam bir ilaçtı. Ama yine de olmadı, ertesi sabah  o kadar kötü uyandım ki. Saç telimden ayak tırnağıma kadar her yerim ağrıyordu. İşte Kabak Koyu'nun bir eksisi size; doktor yok. Herhangi bir rahatsızlığınızda size bakabilecek biri yok. En yakın doktor Ölüdeniz'de. Bu da en az 45 dakika demek. Yani acil bir durumda epey sıkıntı yaratabilecek bir eksiklik bence bu. Doktora gitmem şart olduğu için servis çağırdık. Yarım saate yakın bir zamanda yukarı çıkabildik. Aracımızı alıp Ölüdeniz'e gittik. Sağlık ocağı bulduk. İğne verdi doktor. Hadi o gün orda yaptırayım ya ertesi gün, sonraki gün kim yapacak iğneyi? Aradım kampı, çok tatlı ve ilgili bir kız var, o iğneleri aşçılarının yapabildiğini, kendilerine de onun iğne yaptığını söyledi. Ohh dedim. Kampa geri döndük, iğneleri verdik. Aşçı bu iğneyi yapamayacağını söylemiş, ama yan kampta bir hemşire olduğunu, onunla konuşup ayarlayacağını söyledi. Tamam dedik. Ertesi sabah oldu, iğne vakti geldi. Soruyorum bizim haberimiz yok, sizin konuştuğunuz personel izne çıktı. E yan kampı arayın o zaman hemşirelerine söyleyin, neyse aradılar hemşire falan yok. Konuştuğumuz personelinizi arayın, onun bilgisi var, arayamayız izinde. Yardımcı olamıyoruz kusura bakmayın dediler. Aslında büyütmek istesem olay çıkarabileceğim bir durum. Bu soğuk algınlığı değil de başka bir rahatsızlık olsa ne olacaktı? Ya da şöyle diyeyim, ben Türk değil de yabancı bir konuk olsam aynı muameleyi ona da yapabilecekler miydi, bunu merak ediyorum. Olayı kapattık orda ama canımız sıkılmadı da değil. İlaçla vs. atlattık. Zaten o tek iğne bile inanılmaz toparladı, kendime getirdi beni. 

Kamptan ayrıldık, Ölüdeniz'i geçmek üzereyiz telefonum çaldı. Biz size yanlış iğneleri vermişiz, onlar bizim B12 iğnelerimizmiş. Ee ne yapabilirim, orada bir market ismi vereceklermiş ben oraya bırakacakmışım. Ben de bekliyorum ki benim iğnelerimi getireceklerini falan söylücekler. Kusura bakmayın ben market arayamam Ölüdeniz'de dedim. Bu konuda da ben onlara yardımcı olmadım. İğnelerim de onlarda kaldı zaten:( 

Bunu ufak bir aksilik olarak görüyorum ben. Çünkü gerçekten çok sevdim orayı. Kabak Koyu'nu ve evet bazı hatalarına rağmen Turan Hill'i. Diğer kampları da araştırdım, bence en güzeli Turan.

Kabak'a giderken ne almalısınız? Deniz ayakkabısı en çok işimize yarayan şey oldu diyebilirim. Çok fazla sivrisinek olduğunu söyleyemem ama vücuda sıkılan sineksavarlar iş görüyor. Sahilde şezlong ya da güneş şemsiyesi yok.  Kamptan bize şemsiye verdiler ama kampta kalmayacaksanız şemsiyeye ihtiyacınız olabilir. Haa bir de telefon çekmiyor :) Kampın restaurantında ve bazı alanlarda çekiyor, onun dışında maalesef hat yoktu. Onun dışındaa, pek bir şey almayın yaa. Kitabınızı alın gelin, gündüz cırcır böcekleri sesi eşliğinde kitabınızı okuyun. Geceleri dalga sesi ve şarap eşliğinde gökyüzünü izleyin. 

Kampın kedileri. Müthiş pozlar veriyorlar ve gerçekten çok mutlular.

Kolyeli keçiler. Bulundukları alan biraz dar yalnız:( Son derece hayvansever bir işletme olduğu için otlatmaya çıkardıklarını ve onlara iyi baktıklarını düşünüyorum. 

Şanslı ve huzurlu kedi. Baygın gözlerle manzaraya birlikte eşlik ettik. 

İşte kedinin ve benim oturduğumuz köşe. Burası cennet!

Kahvaltı zamanı. Tabi ki ona da yer ayırdık :)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Durum Bildirimi

Bu tek bacağı olmayan Kaleiçi kedisi gibiyim şu anda. Bir parçası eksik ama yine de halinden memnun. Eşim ve Üzüm'ümden ayrı Antalya'lardayım. "Yine de memnun" kısmı şu nedenledir hemen açıklamak isterim, eşim alınmasın. Ne yiyeceğim derdi yok, yemek pişirme derdi yok, bulaşık yok, temizlik yok, iş yok. Yemek yapmayı gerçekten sevmiyorum, "ne pişirsem" diye düşünmekten ise nefret ediyorum.

Sabah 9 akşam 5 arası derslere giriyoruz, İzmir grubu olarak 14 kişiyiz, Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen yaklaşık 150 kişiyle beraberiz. Kendi grubum dışındaki hiç bir insanla tanışma gereği duymayarak kimseyi şaşırtmadım :) Doğam gereği ne kadar az insan tanırsam o kadar memnunum. 

Pazar sabahı iş arkadaşımla beraber geldik ve sadece o gün için gündüz gözüyle gezme fırsatımız vardı. Ve ben yine Kaleiçi'ne gittim çünkü arkadaşım orayı görmemişti. Hava mükemmeldi, Kaleiçinde çektiğim tek fotoğraf da bu sevimli mi sevimli kedicikti. Boynunda boncuk tasması vardı halıların üzerine sere serpe yatmıştı. 

Pazartesi zaten eğitim programı başladı ve gündüzlerimiz doldu. Dün akşam grupla çıkma planı yapıldı ancak "nerde çokluk, orda bokluk" sözünü bir kere de biz doğrulamış olduk. Kimimiz gezmek, kimimiz bir mekanda oturup bir şeyler içmek istedi, gereksiz yerlerde uzun molalar verildi, gruptan kopanlar beklendi derken grubu gezmek isteyenler ve oturmak isteyenler şeklinde ikiye böldük. Oturmak isteyenler grubuna dahil olarak, gidilen mekanı hiç hazetmedim. Ve dönüş yolu tam bir işkence şekline büründü. Üniversite yurdu misali girişlerimiz saat 23:00 la sınırlanınca, saat 21:00'da kalktık ve bir saatlik otobüs yolculuğuyla -üstelik sıkış tepiş bir otobüste ayakta- döndük. Herkesin mutsuz olduğu bir grup gezmesiyle giriş yaptık yurt görünümlü tesisimize. 

Bu fotoğraf da gece gezmesi Kaleiçi'nden. Böylece son bir ayda Kaleiçini 4.kez ziyaret etmiş oldum. Bisiklet ne kadar fotojenik bir alet değil mi? Sarmaşıkların içine gizlenmiş sokak lambasının da ağaç görünümüne bürünmüş olması da görüntüye çekicilik katmış.

Laptopumuzun bozulduğunu yazmıştım, yeni bir laptop aldık, yıllar sonra gelen burs paramla. İyi ki yanımda getirmişim, akşamları film izliyorum, Sims oynuyorum. Asosyal bir insan olarak yemek yedikten sonra odama çekilmek bana daha huzurlu geliyor. Aynı kendim gibi bir oda arkadaşı da bulmuş olmaktan ayrıca memnumun. Aynı zamanda iş yerinde nadir sevdiğim ve anlaştığım bir insanla aynı grupla gelmiş olma şansı da sevindirici bir olaydı benim için. Yoksa bu bir hafta pek de iç açıcı geçmeyebilirdi. Gereksiz konuşmayan, kalabalık sevmeyen, sevimli bir kız kendileri. Çok konuşmuyor olması bile sevmem için başlı başına bir sebep aslında. 

Kaldığımız tesis, kurumumuzda amirimiz konumundaki kişilerin yaz aylarında faydalandığı bir tesis. Odalar çok çok iyi olmasa da, yemekler fena değil. Bir ayda ikinci açık büfe vakasıyla bünyem yağ depolamaya devam ediyor. Kış aylarına güvenerek ben de yedikçe yiyorum. Ama kilo aldığım gerçeği fazlasıyla moralimi bozuyor. Döndüğümde bu gidişe bir dur diyeceğim, söz.




Geldiğimiz günle bugün arasındaki hava değişimi bu şekildeydi. Yine de şanslıyız, geçen hafta çok berbatmış Antalya. Çok sevdim ben Antalya'yı. Doğasına bayıldım, özellikle Beydağlarının görünümüne ve falezlerine. 

150 kişilik grupta öyle tipler var ki... Kızın biri her gün öğlen ve akşamları farklı olmak üzere dikkat çekici renklerde mini etekler ve acayip ayakkabılar giyiyor. Saçlar çiğ sarı tabi ki belirtmeme gerek dahi yok :) Bu tip organizasyonlar, sanırım bekar insanlar açısından büyük bir nimet. Bekar erkekler gözleri fıldır fıldır dönerek sosyalleşmeye çalışırken bekar kızlarımızdan bazıları da bu şekilde dikkatleri üzerinde topluyorlar. Takdir ettiğim bir azmi var kızcağızın. Sabahın köründe düğüne gider gibi giyinip makyaj yapıyor, en az 10 cm topuklularla fink atıyor, akşam yemeklerinde kostüm değiştiriyor. 

Sylvia Plath "Günlükler" e başladım. İyi şeyler okudukça yazmaya utanır hale geliyorum. Sonra "burası benim günlüğüm, edebi bir iddiam yok ki" diyerek devam ediyorum :) Güzel yazan insanlara büyük hayranlık duyuyorum. 

Uçakta Dalyan'ı ve İztuzu plajını gördüm tepeden, hayran kaldım. Yeryüzünü uçaktan izleyince çok acayip şeyler hissediyorum, ne kadar küçük ve değersiziz. Bu kadar küçük ve değersizken nasıl da harap ediyoruz her şeyi. 

Böyleyken böyle durumlar. Yazışırız yine :)

24 Kasım 2014 Pazartesi

Ah Antalyaa...


Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıymış. Ne biçim laf, tilkinin kürk olmaktan başka bir seçeneği yokmuş gibi. Tilki = kürk, inek = süt, dana = et, tavuk= yumurta, et vs. vs... Ben de döndüm dolaştım, geldim oturdum masama. Başka seçenek olmadığından değil, her zaman başka seçenekler vardır. En az tercih ettiğimiz yerde bile olsak mutlaka başka seçenekler vardır. Üzücü olan seçeneklerinizin başkalarının elinde olması, zavallı tilkinin ki gibi.

Antalya'nın güzide otellerinden birinde geçirdiğim 2,5 gün sonunda hayatın parası olanlara güzel olduğunu bir kez daha anladım. 2.500 euro kral dairesinin geceliği. Düşündüm de, trilyonlar kazanıyor olsam bir gece için 7.500 TL verir miydim bir otel odasına? Yaklaşık bir yılını bu parayla geçirmek zorunda olan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çokken, gönül ve vicdan rahatlığıyla nasıl veriliyor bu paralar?

Açık büfe çılgınlığı ise ayrı mevzu. Yiyecekler arasında kendimi kaybetmişken, ondan da alayım, onu da  tadayım derken dolan tabaklarla donattım masayı. Öğle ve akşam yemeklerinde ana yemek bölümü bana hitap etmediğinden zeytinyağlılar ve tatlı bölümünü yağmaladım. Ben kesinlikle kahvaltı insanıyım. İlk günün ardından yüzümde devasa iki sivilce çıktı, sivilce görünümünden çok su toplamış gibiler. Kesinlikle tatlı çılgınlığımdan oldu. Şunu anladım ki, beş yıldızlı her şey dahil tatiller israf çılgınlığından başka bir şey değil. İnsan, normalde tükettiğinden kat be kat şey tüketiyor. Tabaklara büyük bir iştahla alınan yiyeceklerin bir çoğu çöpü boyluyor. Kendimde dahil, insanları o şekilde tüketirken görünce aklıma Afrika'da yaşayan insanlar düştü. Ben zaten hangi bir şeyin tadını çıkarırım ki düşünmeden, sorgulamadan... Ye işte, giden gitsin çöpe. Yaşadığı topraklardan hiç uzaklaşmamış Afrikalı bir insan grubunu bu otele, açık büfeye getirsen, şu insanları, şu yemekleri görseler ne düşünürler acaba? Onlar karın doyuracak ekmekten, temiz içme suyundan bu denli uzakken, bizlerin bu şekilde tükettiklerini görseler, tabaklarımıza aldığımız yiyeceklerin yarısının çöpe gittiğini görseler ne hissederler? İşte ben onlarla empati yaparken gördüğüm şey, haksızlık ve adaletsizlikti. Dünya adil değil.

Buraya kadar yazdıklarımı baştan okuyunca güya tatil yazısı yazacaktım dedim. Bu ne biçim bir tatil yazısı yahuu. Kafamda uçuşan "ama bu haksızlık" söylemlerine rağmen çok güzel 3 gün geçirdim. Biraz da güzelliğini anlatayım. 19 Kasım'da bir ilk yaşadım, bu mevsimde denize girdim. Gittiğimiz gün hem su hem de hava son derece müsaitti. Bu fırsat kaçmazdı, kaçırmadık. 

İkinci gün sabahtan eşimi seminere uğurladıktan sonra çantamı kaptığım gibi attım kendimi sokaklara. Şöyleee yürüyeyim dedim, falezlerin dibinde muhteşem manzara eşliğinde yürüdüm bir süre. Akdeniz, sen kadar güzelsin, "yaşamak ne kadar güzel" dedirtecek  kadar güzel. Hele o Torosların görüntüsü. Ben Antalya'ya aşık oldum. Çocukken gitmiştim aslında, en son da üniversitedeyken Olimpos'a. Ama bu sefer ayrı bir aşktı yaşadığım. Tek kelimeyle büyüledi beni doğası. Yarım saat kadar yürüdükten sonra Kaleiçi tabelasını görünce bir bakkala girdim, buradan ne kadar sürede yürürüm dedim. Yirmi dakika dedi. Yirmi dakika da öyle yürüdüm. Kaleiçine vardım. Daracık taş sokaklar, eski taş evler, şimdinin şekilsiz, karaktersiz evlerine inat her biri ayrı güzellikte. Labirent gibi sokaklar, oradan girdim, buradan çıktım, döndüm dolaştım, marinaya vardım. Bir süre ağzım açık güzelliğini izledim, sonra baktım öğlen olmuş, yemek vaktini kaçırmamalı, otele dönüş. Öğleden sonra fırtına başladı zaten çıkamadım. Akşamında havuz, sauna, hamam, buhar odası seferi yaptık eşimle.  Hamamda tüketilen suyu görünce yine aklıma keyif kaçıran düşünceler istila etti. Sauna, buhar odası bana göre değil, zira sıcak suda ve buharlı ortamlarda nefes almakta güçlük çekiyorum. 5 dakika yetti de arttı bile.  

Cuma günüyse öğlen eşimin işi bitti, otelden çıkışımızı yaptık, bavulları bıraktık. Eşimi kaleiçine götürdüm, eee tecrübeliyim ya, rehberlik yaptım. Sonra oradan çıktık, yürüyerek Antalya Müzesine gittik. Eşim zaten pek sevmez müze falan, 20 lirayı da görünce sen gir gez dedi ama ikna ettim. 40 lira verdik, girdik. İyi ki de girmişiz, dışarıda bekleseydi, kriz geçirirdi sanırım. Çünkü çok büyük bir müze, içeride ne kadar kaldığımızı bilmiyorum ama bayıldım. Gördüğüm en güzel müzeydi diyebilirim. Lahitler ve heykeller karşısında ağzım açık kaldı. Bol bol fotoğraf çektim. Oradan çıktık, karşısında Atatürk Parkı varmış, orayı da gezelim dedik. Ayaklar zonk zonk zonklarken, tabanlarıma çiviler batarken gezdik, güneş batıyordu, Konyaaltı plajı muhteşem görünüyordu, falezler harikaydı, Akdeniz ve Toroslar büyüleyiciydi. Sonra bitti işte, döndük İzmir'e. Üzüm'ü çok özledim. Kokusunu içime çektim, koca göbeğini mıncırdım. İki gün boyunca da yattım, hem yorgunluktan, hem de boğazlar yine sinyal vermeye başladığından. Sonra da işte buradayım. 

Aslında haftasonu yazacaktım ama laptopumuz bozulmuş. Eniştemiz anlıyor bilgisayardan, ona verdik, yaptı şimdilik, ama 3-6 ay arası da ömür biçti bizim emektara. 4,5 yıl oldu alalı. Ömrü bitmiş dedi. Telefonla da hiç sevmiyorum internete girmeyi, bir şeyler yazmayı. O yüzden kaldı bugüne kadar.

Fazla yazmaya da gerek yok aslında. Fotoğraflardan seçmeler şöyle: 


Bu fotoğraf Atatürk parkından. Dibim düştü denir ya, öyle oldum görünce.

Kaleiçi

Bana poz veren tatlişko

Odamızın balkonundan bir kare.

Otelin tuvaleti. Bir tuvalete bunca lüks gerekli mi? Tuvalet yahu bu, ne yapacağımız belli sonuçta :)

Konyaaltı plajı.

Eşim balıkçıları dikizlerken. 

Marina

Antalya Müzesi

Ben bu heykelin bacağı kadarım. O kadar devasaydı.

Lahitler.


Bu da küçük Joe'ya :) Görünce aklıma sen geldin Joe.


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Bergama Müzesi - Ayvalık - Cunda - Şeytan Sofrası


Cumartesi günü Ayvalık'taydık. İşyerinden yaklaşık 30 kişilik bir grupla geziye katıldık. Gezi programımız Bergama Müzesi, Ayvalık, Cunda ve Şeytan Sofrası'ydı. Ayvalığa daha önce gitmiştim ama Cunda'ya geçmemiştim. Sabah ilk olarak Bergama Müzesine gittik. Sadece Bergama'ya bir gün ayrılabilirmiş, gezilecek çok yeri var. Biz sadece müzeye girdik. Bergama'da 1878'de arkeolojik kazılara başlanmış ama, o dönemde tarihe ne kadar önem veriliyorsa, adamlar almış almış götürmüşler çıkanları. Taş taş taşımışlar ve şimdi Berlin'de Bergama Müzesinde sergiliyorlar götürdüklerini. Ne ilginç dimi. Berlin Bergama Müzesi. Bergama nere, berlin nere. Tonlarca ağırlıktaki taşları yürütmüşler adamlar. Bizim için de zaten taşın ne önemi var, umursamamışız bile, tarihimizi yürütmelerine. Şimdi Berlin'de en çok ziyaret edilen sanat müzesiymiş burası. Ne diyelim, kıymetini bilememişiz, adamlar almış götürmüş, değerlendirmiş. 

Müzeden sonra Ayvalık'a gittik. Ayvalığın dar taş sokaklarında Çınarlı Cami, Taksiyarhis Kilisesi, Saatli Cami'yi görmekti program. Ama tam namaz vaktine denk geldiği için camileri sadece dışardan gördük. Aslında hepsi kilise de, camiye çevrilmiş. Biliyorsunuz 6,5 şiddetinde bir deprem oldu Cumartesi günü. Biz yoldaydık o sırada. Ayvalık'ın sokaklarında gezerken tırsmadım değil. Çünkü öyle binalar var ki, bir tekmede yıkılacak gibi görünüyor. Sit kapsamında olmasından dolayı yıkılamıyor da. Ama bu şekilde durmaları da bana göre çok büyük tehlike. Deprem de olunca, üzerimize yıkılacak diye korktum.

Meşhur Güler Tatlıhanesinde sakızlı dondurma eşliğinde lor tatlısı yedik. Müthişti. Damla sakızlı kurabiyelerden aldık. Öğle yemeğinden sonra Cunda'ya geçtik. Cundaaaa, cundaaa. Aklım, kalbim, ruhum orada kaldı sanki. Rahmi Koç'un müze haline getirdiği Sevim-Necdet Kent Kitaplığı var yaa. Orası beni mahvetti ya. Orada yaşamak istiyorum. Tüm hayatımı orada geçirebilirim. Manzarası müthiş. Bir oda dolusu kitap, müthiş bir ortam. Necdet Kent, 1941-1944 yıllarında Marsilya başkonsolosu olarak görev yapmış, II. Dünya Savaşında Musevilere yardımcı olmak için kendi hayatını tehlikeye atmış biriymiş. İlerleyen yaşı nedeniyle gözleri göremez olmuş ve benim de sık sık aklıma gelen bir şeyi dile getirmiş: "göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum." Benim de sık sık aklıma bu geliyor nedense. Kör olsam ben de en çok okuyamadığıma üzülürdüm. 

Rahmi Koç, gerçekten müthiş bir işe imza atmış. Muhteşem manzaraya karşı çayınızı, kahvenizi içebileceğiniz çok hoş bir kafesi de var. Cunda sokaklarında gezerken bir ev gördüm, aklımı başımdan aldı. Fotoğrafını çekmemişim, pişman oldum. Satılıktı. Bahçe içinde bir konak. Korku filmlerinin çekildiği evlere benziyor. İçim eridi resmen. Orada yaşamak istiyorum yaa. Şimdi  baktım da sahibinden.com'da ilanını buldum. 4 milyon TL. 120 yaşında köşk. Yani, hayaller, hayal olarak kalmaya devam edecek. 

Şeytan sofrası, manzarasına doyum olmayacak bir yer. Turla gitmenin sıkıntısı, bireysel hareket edememek. Ayvalık merkezde bir sürü zamanı boşa harcamışız. Orada geçirilen zaman bence Şeytan Sofrasına ayrılmalıydı. Sadece 15 dakika verildi buraya. 15 dakika nedir ya, bu manzarada oturulup bir şeyler içilmez mi? Şeytanın ayak izi olduğu iddia edilen bir çukur var, millet oraya para atmış ve etrafına bir sürü çaput bağlamış yani dilek dilemişler sanırım şeytandan :) Milletimin ilginç inançları. Oturduk, zorla 15 dakika daha kopardık ve buz gibi birer bira içtik. Bu bile yeterli gelmedi, kesinlikle ayrıca gelinmesi, güneşin batırılması gereken bir yer. 

Gideceklere önerilerim;
- Ayvalık'ta Güler Tatlıhanesinde lor tatlısı yiyin.
- Cunda'da kesinlikle ve kesinlikle Sevim-Necdet Kent Kitaplığını görün, oturun bir limonata için.
- Parmak arası terlik, topuklu ayakkabı kesinlikle giyilmemesi gereken şeyler. Daracık, yokuşlu, taş sokaklarda parçalarsınız ayakları.
- Sepet lorunun methini okumuştum, ben de aldım Cunda'dan. Bildiğimiz tatlı lor. Bana farklı bir tat vermedi.
-Günübirlik turla gittiğinizde, koştur koştur gezildiği için, her yerin güzelliğini yaşayamıyorsunuz. Mümkünse kendi aracınızla, ya da kalmaya gidin.
- Şeytan sofrasına çıkın. Müthiş manzaraya karşı buzz gibi biranızı için.



Çınarlı Camii- Ayvalık


Şeytan Sofrası

Şeytan Sofrası


rahmi koç müzesi
Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı

Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı


Taksiyarhis Kilisesi

Bergama Müzesi

Bergama Müzesi

Cunda (Çok güzel bir dekorasyonu ve huzur veren müzikleri eşliğinde yemeğimizi yedik)

Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı


Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı

19 Temmuz 2013 Cuma

Her güzel şey bitermiş


Tatil bitti bile :( Pazartesi işe başlıyoruz yeniden. Ama güzel geçti. Cumartesi günü babamın yanına gittik ablam ve yeğenimle birlikte. Mini minicik, 1 haftalık bir kuzu vardı. İki taneymiş ama biri ölmüş. Babam bundan da ümidi kesmişken toparlamış kendini. Annesi öldü zannetmiş ve bakmayı reddetmiş o yüzden ayırmışlar ve biberonla besleniyor.



Pazar günü Germiyan'a gidip denize girdik. Her nereye gidersek bizim karşımıza mı çıkıyor, biz bu konuda duyarlı olduğumuzdan mı karşılaşıyoruz bilmiyorum. Yine yaralı bir yavrucak bulduk. Eşim denizde bir martı yavrusu buldu. Uçamıyor, yürüyemiyordu. Aldık, su ve ekmek vermeye çalıştık, hiçbir şey yemedi. Orada bırakıp gitmeye içimiz elvermedi. Koyduk kutuya götürdük. Ablam veterineri arayıp nasıl beslemesi gerektiğini öğrendi, eczaneden ek besin gibi bir şeyler aldı ama yemedi. Malesef iki gün sonra öldü yavrucak :(


Alaçatı'ya gittik. Dibimizde olmasına rağmen ilk kez gittik. Alaçatı gerçekten çok kalabalıktı. Son derece lüks ve pahalı bir yer. Daracık ve kalabalık sokakları nedeniyle "Sosyetik Kemeraltı" adını verdim Alaçatı'ya. Rüzgar sörfü yapanları izledik biraz. Sonra çarşısında bir tur atıp geri döndük. 
Yeğenim, ablam ve ben. En büyüğümüz yeğenim gibi görünse de o daha 13 yaşında voleybolcu bir minik :)


Pazartesi dinlendik ve Salı günü erkenden Kuşadası Milli Parka gittik. En sevdiğim yer. Müthiş bir doğası ve müthiş bir denizi var. Temiz kalmayı başarabilmiş ender yerlerden. Umarım her  zaman böyle kalır. Domuzlar önceden akşama doğru inerlerdi masaların bulunduğu yere. Şimdi tüm gün ordalar. Artık evcil domuzlar olmuşlar resmen. Yavrularıyla birlikte masaların aralarında dolaşıp yemek aşırıyorlar.


Çarşamba sabahı yine erkenden çıktık yola. İlk durağımız Akyaka'ydı. Gökova körfezinin yukarıdan görüşü kesinlikle nefes kesiciydi. Babamın ve ablamın tavsiyesi üzerine bu manzaraya karşı kahvaltımızı yaptık. Çok da güzel oldu. 

akyaka

Sonra indik yukarıdan hayranlıkla izlediğimiz Akyaka'ya. Yine babamın tavsiyesi üzerine denize girebileceğimiz güzel bir koy bulduk. Dağlardan denize karışan buz gibi suların olduğu yemyeşil bir koy. Eşim suyu soğuk bulduğu için girmedi. Ben önce soğuk suya ayaklarımı soktum. Birkaç dakika sonra bacaklarınızı hissetmeyeceğiniz kadar soğuk bir su. Sonrasında denize girdiğinizde su ısıtılmış gibi geliyor. 

Ordan Marmaris'e geçtik, denize girdik biraz turladık ve Dalyan'a yola çıktık. Yol boyu her yer yemyeşil, çok güzel ormanlarla kaplı. Dalyan'a sanırım 15 yıl önce falan gitmiştim. Hatırladığımdan çok daha büyük bir yer. Çoook çok da güzel. Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra tekne turuna katıldık. Tur şöyle oluyor; önce çamur banyosu, sonra gölde yüzme için mola, Caretta caretta görebileceğiniz kısa bir mola, İztuzu Plajında yüzme molası, Kaunos Antik Kenti gezintisi ve dönüş. Çamur banyosuna önce baya bir tiksintiyle baktık, çünkü çok iğrenç kokuyordu. Kükürt kokusuymuş. Sonra süründük çamurları :) Kuruduktan sonra duşumuzu aldık ve tekrar yola çıktık. 






İztuzu plajı çok özel bir plaj. Dünyanın en iyi korunan ikinci plajıymış sanırım. Caretta carettaların yumurtalarını bıraktıkları müthiş bir plaj. Bir tarafı deniz, bir tarafı göl. 5 km uzunluğunda bir kumsalı var. İncecik bir kum, sığ bir deniz. Yumuşacık bir yüzeyde, sıcacık bir suyun içinde yürüyorsunuz. Çok kalabalıktı ve dünyanın her yerinden insan vardı. Yumurtaların olduğu yerlere tel bir koruma konmuş. Onların altında yumurta olduğunu bilmek bile heyecan verici. Keşke denize kavuşma anlarına tanık olabilsek. Saat 20:00'dan sonra plaja girmek, etrafında ışık yakmak dahi yasak. 



caretta caretta yumurtaları

Plajdan sonra tekrar tekneye bindik ve Kaunos'a doğru yola çıktık. Ancak o sırada gökyüzü şu şekildeydi :


Bir tarafı kapkara olan hava birden üstümüzü kapattı ve şiddetli bir yağmur başladı. Teknenin brandalarını indirdik ve bir yere sığındık. Buz gibi oldu hava birden ve maalesef Kaunos gezisini iptal etmek zorunda kaldık. Ve Dalyan'a döndük. Sonra yola çıktık ve İzmir... Kuzuma kavuştum :)


Bu arada hiiiç kitap okumadım 2 hafta boyunca. Vicdan azabı duyuyorum. Anna Karenina zaten uzuuuun bir kitap, iyice uzattım farkındayım. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...