film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2018 Pazartesi

Ay Tutulması ve iki film..."Tully" "The Post"


Cuma gecesi tutulmayı izlemek için Karaburun tarafına gittik eşimle. Şimdiye kadar gökyüzünde gördüğüm en muhteşem görüntüydü diyebilirim. Çizgi filmlerdeki abartılı çizimler olur ya, onlar gibiydi. Gerçek değilmiş gibi... Büyüleyici. Bu benim için böyleydi tabi. Eşimin o kadar da etkilendiği falan yoktu. Gökyüzünde olup bitenler neden bana bu kadar büyüleyici geliyor da onun için gayet sıradan? Ben mi abartıyorum acaba diye sorguluyorum o bu kadar normal karşılayınca. Ay'ı ha parlak görmüşsün ha tutulmuş halini, ne fark ediyor ki dedi. Benim içinse nasıl bişi biliyor musun. Evrenin akıl almaz büyüklüğünü hayal etmek, üzerinde yaşadığın gezegenin gölgesinin Ay'ın üzerine düşüşünü dakika dakika takip etmek, tam tutulma sırasında atmosferimizden süzülen güneş ışınlarının Ay'ı kızıl renge boyaması, gökyüzüne asılı kalmış devasa bir portakalmış gibi gerçeküstü bir görüntü oluşturması, o sırada Ay'dan baksak Dünya'nın nasıl görüneceğini hayal etmek... Bunlar çok etkileyici geliyor bana. Herkesin etkilendiği şeyler farklı olabilir tabi. Ben etkilenme çıtamı epey yükseltmişim anlaşılan. 

Üzüm'le evde tembellik yapmaya devam ediyoruz. Kitap okuyorum, film izliyorum, İngilizce çalışıyorum, yemek yapıyorum falan. Öyle geçiyor gidiyor izin günlerim. 

Dün Charlize Theron'un başrolde oynadığı "Tully" filmini izledim. "Komedi, dram" yazıyordu film türünde. Ama filmin hiçbir saniyesinde komedi görmedim ben. Harbiden film boyunca güldüm mü ben, yoo. Neresinde komedi gördüler acaba bu filmin. Anne olmanın zorlukları üzerine bir film Tully. 3. çocuğuna hamile Marlo isimli bir kadın.  Filmin bazı sahnelerinde Marlo ile birlikte nefessiz kaldığımı hissettim.  Ben filmi beğendim. Anne olanlar filmi izleyince ne düşünürler bilmiyorum ama benim sık sık düşündüğüm ne kadar doğru bir karar verdiğimdi. Filmi izleyen anneler varsa fikirlerini öğrenmek hoşuma giderdi.

Bir önceki gece de "The Post" u izledim. Maryl Streep, Tom Hanks başrolde. Yönetmen Steven Spilberg. Devlet sırrı olarak nitelendirilen gerçekler ve basın özgürlüğü üzerine bir film. Al işte yine tanıdık konular, yine ülkemin haliyle karşılaştırdığım olaylar. Benzer olaylarda ülkemde yaşananlar ve filmde olanlar. Amerika'nın Vietnam da kaybedeceğini bile bile halkını kandırması, askerlerini bile bile ölüme göndermesi, buna ilişkin devlet sırrı niteliğindeki belgelerin haber yapılması üzerine yaşananlar... Hayır hayır Mit Tırları ve Can Dündar olayında yaşananlara hiç benzemiyor :) 

İki filmi de öneriyorum kısacası. Haydin gittim ben.


25 Temmuz 2018 Çarşamba

Köpek Adası (Isle of Dog)


İzinde ilk günüm. Evdeyim. Başım ağrıyor sabahtan beri. Off. Temizlik yapayım dedim bi ara ama 5 dakika sonra vazgeçtim. Bugün yayılacağım bütün gün. 


Dün akşam bir animasyon izledim. Köpek Adası (Isle of Dog). İzlediğim tüm filmlerdeki distopik öğeler neden yaşadığımız süreçlere, başımızdaki kişilere bu kadar benziyor? Sanki tüm dünyanın distopik ürünleri okunmuş ve uygulanmaya konmuş gibi geliyor artık. Neyse animasyona dönersem, köpek gribi hastalığının yayılmasıyla, yönetimde bulunan diktatörün kararname çıkararak tüm köpekleri ıssız bir adaya bırakması, köpeklerin orada yaşadıkları, azınlıktaki hayvan hakları savunucularının bu trajediye engel olma savaşları vs olarak özetleyebilirim. Stop motion tekniğiyle çekilen filmin yönetmeni Wes Anderson. Ben çok beğendim, izleyin derim. 

Bu hikayenin sadece bir hikaye olmasını dilerdim. Yakın tarihimizde böyle bir olayın yaşandığını biliyor musunuz? 1910 yılında İstanbul'dan toplanan ve gemilere yüklenen tam 80 bin köpek Hayırsız Ada adı verilen adada ölüme terk edildi. Köpekler üzerinde hiçbir şey olmayan bu küçücük kara parçasında açlıktan birbirini parçalayarak, inleyerek, bağırarak, acı çekerek can vermişler. 



İnsan dışında hiçbir tür böyle bir ahlaksızlığı yapamaz. Yaratılmışların en şereflisiyiz diye kandırsın bazıları kendini. Var olmuşların en ahlaksızı, en vicdansızı, en kötüsü, en zararlısıyız. Biz tür olarak evrimin kusurlu zinciriyiz bence. Evrim ne der, uyum sağlayan kazanır. Bizler uyumsuzuz, doğayla en uyumsuz türüz. Doğaya karşı kazandığımızı düşünüyoruz ancak kendimizle beraber diğer türlerin de sonunu hazırlıyoruz farkında olmadan. 

2 Eylül 2017 Cumartesi

Hellöööö



İşte böyle uzuuun aralar verirsen yazmaya oturunca nereden başlayacağını da şaşırırsın. Ocak ayında yazmışım en son. Neler oldu o zamandan bu zamana, neler... Kısacık geçersem eğer; şu senelerdir sizin de bildiğiniz sınavların sonucunu nihayet aldım. Evet yükseldim, terfi aldım, pozisyonum değişti, bla bla, her ne haltsa işte. Yine girdim sınava, yine birinci oldum. Bu sefer verdiler hakkımı bi zahmet. Yani demek oluyor ki artık sınav lafı etmeyeceğim, tabi umuyorum yeniden düzenli yazmaya başlarsam. 

O kadar bahtsızım ki hayatımın kritik dönemlerinde hep sistem değişiklikleri olmuştur benim. Gerçi bunu sadece kendi bahtsızlığıma bağlamam yanlış. Çünkü bu ülkede tüm sistemler o kadar oynak ki, sizin yaşamınıza teğet geçmesi mümkün değil. Ne zaman bir sınava girecek olsam, ne zaman önemli bir değişikliğe karar vermiş olsam, hoop sistem hep benim aleyhime değişikliğe uğrar. Bu yükselme işinde de öyle oldu işte. Tamam yükseleceksiniz ama tayin sistemi getiriyoruz deyiverdiler. Beni birazcık bilenler İzmir'i çok sevdiğimi, buradan asla gitmek istemediğimi bilir. Bu benim için öyle bir kabus ki. Neyse ki birinci olmanın verdiği iç huzuruyla tercihimi yaptım. Tek tercih: İzmir. Sonuç; hiçbir yere gitmiyorum. Canım İzmirimdeyim işte.

Aslında bu konuda daha anlatmak istediğim (hatta evet açık açık dedikodu yapmak istediğim) ayrıntılar var ama sonraya kalsın. Şimdi açılış için kısa kısa geçeyim. 

İkinci önemli hadise, babam by pass oldu. Çabuk yorulma şikayetiyle gittik, anjiyo yapılıp stent takılacak dendi. Anjiyo sırasında görüldü ki, damarlar pert. Stent falan kurtaracak gibi değil. Şu an gayet iyi, henüz 1 ay bile olmadı gerçi ama hızlı bir iyileşme süreci yaşıyor. Babamın evi Urla'da bir köyde. Keçileri, köpeği, tavukları, kedileri falan var, biliyorsunuz. Biz iyileşme sürecinde en az 1-1,5 ay kadar İzmir'de ablamda kalır diye düşünürken, ameliyat sonrasında sadece 1 hafta tutabildik evde. Ben burada ölürüm, yaşayamam, çok sıkıldım, hapishane gibi diye tutturdu. İlk kontrolden sonra da götürdük bıraktık köyüne. Şimdi gayet mutlu köyünde. Balkonundan bahçesine, hayvanlarına bakarak oturuyor en azından. Öyle bir ortama alıştıktan sonra bir evin içinde kapalı kalmak, betondan başka görecek bir şey olmaması babamın da dediği gibi insanı öldürebilir gerçekten.  Kanserden sonra ikinci badireyi de atlattı babacım.

Bu sene kitap okuma konusunda çok kötüydüm. Sağda listemi görebilirsiniz. Okuduklarımı ve izlediklerimi de hiç yazmadım, aferin bana. Oysa o kadar hoşuma gidiyor ki, önceden okuduğum kitaplar hakkında ne yazmışım diye tekrar dönüp bakmak. 

Üzüm kuzum gayet iyi. Bu tatilde onunla beraber evdeydik. Keyifler yerinde. Kurban hakkında ne düşündüğümü her sene yazıyorum tekrarlamaya gerek duymadım şimdi. Bu sene eşim gitti ailesinin yanına, ben de üzümle kaldım evde. Babama ve anneme gittim dün kısacık o kadar. Evde yalnız olunca bir yerleri düzenleme, temizleme hevesi geliyor nedense bana. Bir gün banyoya girdim, tüm banyo dolaplarını boşalttım, bir yığın çöp çıkardım. Diğer gün yatak odasındaki ve salondaki çekmeceleri, dolapları hallettim. Bir ferahlık, bir ferahlık. Resmen çöp biriktirmişiz çekmecelerde.


Akşamları film keyfi yaptım. Dün akşam izlediğim muhteşem filmi önermeden geçmeyeceğim. Contact. Carl Sagan'ın bilim kurgu romanının filme aktarılmış hali. Kitabı okumadım ama mutlaka okuyacağım. Diyebileceğim tek şey: Carl Sagan, sen bu evrendeki en muhteşem yıldız tozusun be adam. İzlemediyseniz Kozmoz belgeseline de başlayın derim bir an önce. Bunu izlemeden ölmemelisiniz. Filmde Judie Foster'ın oynadığı Ellie karakterinin yerinde olmak için neler vermezdim. Ya size deselerdi, uzaydan gönderilen akıllı mesajların peşine gönderilecek kişi olmayı kabul edermiydiniz? Geri döneceğinizin, dönerseniz yaşadığınız gezegeni, sevdiğiniz ve tanıdığınız tüm insanları eskisi gibi bulabileceğinizin bir garantisi olmasaydı? 

Baaşkaa nolduu? Ben bir dövme daha yaptırmaya karar verdim. Bir model buldum ve aşık oldum. Yerine de karar verirsem en kısa zamanda ikinci dövmem olacak. Bu arada kilo aldım ben :( 4-5 kilo kadar. Yürüyüşe de gitmiyorum ne zamandır. Ama yeniden başlamam lazım. Bu gidiş hiç güzel değil. Löp löp oldum resmen. Selülitler, selülitlerr. 

Haaa, bir tatil yaptık ki bu seneee. Sadece 4 güncük amma velakin bundan böyle başka bir yere gitmem pek mümkün değil. Fethiye Kabak Koyu. Gittiniz mi? Muhteşem bir yer. Hayalini kurduğum her şeyin gerçeğe dönüştürülmüş hali. Kusursuz bir doğa, yemyeşil, sık ağaçlar, ormanın içinde ve acayip bir mavisi olan denizin dibindesin. Su bildiğin ısıtılmış gibi. Ege'nin serin suyundan sonra rüya gibiydi suyun sıcaklığı. Ben sevmiyorum öyle 5 yıldız, her şey dahil, animasyonlu, bol turistli, kalabalık, vıcık vıcık tatili. Kabak koyu kesinlikle rüyalarımın tatil yeri. Hele o geceler, gökyüzünün muhteşemliği... 


Yine görüşelim blog. Özledim seni. 

23 Ocak 2017 Pazartesi

İzlemeli Okumalı Günler

Tess Gerritsen adını duydunuz mu? Blogda hiç bahsetmemiş olmama şaşırdım aslında, yoksa benim bloğun arama kutucuğu mu çalışmıyor. Cerrah isimli kitabıyla tanıdım kendisini ve devamı da geldi. Çırak, Yörünge, Hasat. Çok sürükleyici tıbbi gerilim tarzı kitaplar yazıyor güzel hanımefendi. Yazmak için doktorluğu bırakmış kendisi. İyi de yapmış bence. Okumanızı tavsiye ediyorum. 


Burcu'nun çekilişinden kazandığım Ayşe Kulin'in Gizli Anların Yolcusu'da bir solukta bitti. Ayşe Kulin'den daha önce Türkan'ı okumuştum. Gizli Anların Yolcusu çok kolay okunan, sürükleyici bir kitap. Konu itibariyle de farklı ama yine de pek sevemedim. Karakterler derin gelmedi, bazı bölümler çok yapmacıktı.

Şu anda da Stewan Zweig Günlükler'i okuyorum. 

Haftasonu sinemaya gittik, Passengers'a. Güzel kadın, güzel adam, konu güzel ama konuyu piç etmişler sanki biraz. Güzel bir kadın ve adam olunca iş romantiğe bağlanmış hemen. Daha büyük beklentilerim vardı ama sıkmadı. Gitmeyin demem yani. 





Geçen akşam da evde "Zootropolis"i izledim. Çok sevdim. Böyle izlemeli, okumalı günler geçiriyorum işte. Tam istediğim gibi. Küçük hayatımda küçük mutluluklarımla huzurluyum yani. 

23 Aralık 2016 Cuma

Her (2013)



Daha önce izlemiştim, aklıma geldi tekrar izledim. Çok beğenmiştim, blogda yazdım mı emin olamadım, baktım, yazmamışım. Yapay zekalı filmler ilgimi çekiyor, seviyorum. Bu film ise hem duygusal, hem bilim kurgu, hem dram. Değişik, tam benim sevdiğim tarzda. Filmdeki renkler, müzikler, her bir şeyi güzel işte. 

Konusuna geleyim. Başrol oyuncumuz, yalnız ve duygusal bir adam. Ki bu adam Joaquin Phoenix'in bıyıklı ve yüpyüksek bel pantolon giymiş hali oluyor. Tanıyamadım bile kendisini ilk izlediğimde. Neyse işte, bu adam, bir mektup servisinde çalışıyor, başkaları adına mektuplar yazıyor, ki çok ilginç bi sektör fikri bence de. Sonra yalnızlıktan bunalıp bir işletim sistemi satın alıyor. İşletim sistemimizin adı Samantha ve kendisini seslendiren kişi Scarlett Johansson. Kadın görsel olarak yok ama sesine bile kapılıyorsunuz :) Aynı başrol oyuncumuz gibi. İşin özeti şöyle, insan bir yapay zekaya aşık olabilir mi? Olursa ne olur? Yapay zekanın zekası yapaylıktan öteye geçebilir mi? 

Bence izleyin. Hatta film bittikten sonra açıp şunu dinleyin. Çok güzel şarkı yaaa.


18 Mayıs 2016 Çarşamba

Le Herisson (Yaşamaya Değer)


Eskisi gibi yazamıyorum artık. Çok istesem de olmuyor :( Ne yazayım, yazınca ne olacak sanki derken hiç isteğim kalmıyor. Bazen başlıyorum yazmaya, bir iki satırda tıkanıp kalıyorum. 

Şu an yazmak için çok güzel sebebim var. Dün akşam bir film izledim. Uzun zamandır böyle keyif alarak izlememiştim bir filmi. Bitmesin istedim. En sevdiğim film Amelie gibi bir fransız filmi. Karakterlere, oyunculuğa, konuya, anlatım tarzına, çekimlere, renklere, detaylara, her şeyine bayıldım filmin. 3 ana karakter üzerine kurulu film. 11 yaşındaki Paloma'ya bayıldım ve kendimi Renee karakterine çok yakın hissettim. Aynı onun gibi dıştan bir kale gibi korunaklı ama içinde son derece kırılgan ve zarif. Ölüm ve yaşam, farkına varmadığımız, gözümüzün önünde durup da hiç önemsemediğimiz güzellikler üzerine müthiş bir film. Filmin bitmesine 20 dakika falan kala, bitiyor diye üzüldüm. Durdurdum filmi biraz dolandım evin içinde, bir sigara içtim falan. 

Muriel Barbery'nin "Kirpinin Zerafeti" isimli kitabından uyarlanmış film. Keşke önce kitabı keşfetseydim, onu okusaydım. Kitabın çok daha iyi olduğuna şimdiden eminim. En kısa zamanda kitabı da okumalıyım. 

Mutlaka izlemelisin. Mutlaka.

8 Mayıs 2016 Pazar

Süpürge ve film tavsiyesi.

Temizlikteki iş bölümümüzde elektrik süpürgesi eşimde. Sağolsun kendisi, süpürge yaparken sinirden kendini kaybettiği için bugüne kadar 3 elektrik süpürgesini haşat etti. Ne zamandır sapı koli bandıyla yapıştırılmış dandik bir süpürgeyle idare etmeye çalışıyorduk. Cuma akşamı gittik aldık sonunda yenisini. Cumartesi günü hemen deneme yaptım. Bir insan bir eşyaya aşık olabilir mi? Ben oldum :) Elektrik süpürgesi almayı düşünenlere şiddetle tavsiye ediyorum efenim. Markasını belki de hiç duymamış olabilirsiniz. Nilfisk. Vallah billah reklam falan yaptığım yok. Üzümün tüyleri halıya yapıştı mı çıkmak bilmezdi, taktım turbo başlığı, bir geçtim üstünden gitti hepsi. Gerçekten şoka soktu bu alet beni. Bugüne kadar şu eve almış olduğum en güzel ve en faydalı şey bu süpürgedir, işim bittikten sonra kendisini öpüp alnıma koyarak yerine yerleştirdim. 

Temizlik sonrası bir de güzel bir film izledim. The Bucket List. En fazla 1 yıl ömrünüz kaldığını öğrenseydiniz ne yapardınız? Peki bunları neden şimdi yapmıyorsunuz? Benim de kaç yıldır yapmayı düşündüğüm ama hep düşüncede kalan iki isteğim var filmde de geçen. Biri dövme yaptırmak, diğeri paraşütle atlamak. Bu yaz paraşütü, önümüzdeki kış ise dövme olayını halledicem ölmezsem :) 

Bugün de anneler günü. Sabah annem ve ablamlarla kahvaltıya gittik Çiçekliköy'e. İyi ki erken çıkmışız. Aman allahım, dönerken karşı taraftaki trafiği görünce şoka girdim. "Ananı da al gel" günüydü bugün kahvaltı mekanları için. Böyle günlerde hep annesi hayatta olmayan çocukları, çocukları hayatta olmayan anneleri düşünürüm. Onların burukluğu beni de üzer. Sabah Üzüm'e sarılıp öptüm, eşek sıpası hep bi havalar, hep bi kibir, kendini beğenmişlik. Olsun, yine de bayılıyorum kedilerin bu havalarına. Kedi anası olarak, tüm kedi köpek ve bilimum hayvanat annelerinin ve bu dünyaya güzel insanlar yetiştiren tüm annelerin anneler gününü kutlarım.


5 Temmuz 2015 Pazar

Creation (2009)



Sınav stresinden arınmış ilk hafta sonumda en çok özlediğim şeylerden birini büyük keyifle yaptım: film izledim :) Cumartesi günü Paralel Evren isimli bir filmi izledim ama bu konuda yapılmış filmlere kıyasla çok sönük kalan bir filmdi, pek beğendiğimi söylemeyeceğim. Bugün de Creation'ı izledim. Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni"ni yazarken yaşadığı süreci anlatan, evrim teorisinden çok Darwin'in aile yaşamına, kişisel çatışmalarına, psikolojisine ilişkin bir filmdi. 

Evrim teorisi kadar, bilineni temelinden sarsan bir teori daha var mıdır, bence bunun kadar sarsıcı olanı yoktur. Darwin, araştırmalarını bir yandan ilerletirken, diğer yandan ortaya çıkan sonuçlarla kendi teorisinden korkar hale gelmiş, çünkü bu teori tüm bilinenleri, tüm kabul edilmişleri yerle bir ediyordu. Filmde Thomas Huxley'in Darwin'e dediği gibi: Darwin, tanrıyı öldürmüştü bu teoriyle. Yıllarca süren çalışmalarını uzun süre saklı tutan Darwin, sonunda Türlerin Kökeni'ni yayınlama kararı alır. Ondan ölesiye nefret eden milyonlarca insan olmasına rağmen, kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçek var ki, o da Darwin'in, gelmiş geçmiş en devrimci bilim adamı olduğudur. 

Kuzeni Emma'yla evli olan Darwin'in 10 yaşındaki kızı Annie'nin ölümüyle sarsıldığını, tüm yaşamı boyunca bunun etkisinde kaldığını, kendini suçlu hissettiğini görüyoruz. Belgesel tadında bir film olacağını umuyordum ama kesinlikle öyle değildi. Oyunculuklar, müzikler, kostümler mükemmeldi. (Ceren'e tavsiye: çok ön planda olmasa da Benedict'te oynuyor filmde.)

Benim en çok  takıldığım nokta filmin adı oldu. Ne amaçla Darwin ve evrim teorisiyle ilgili bir filme böylesine zıt bir isim verildi acaba? 

Sonuç: Çok beğendim, tavsiye de ederim, bu tür film tavsiyesi olan varsa da sevinirim.

28 Şubat 2015 Cumartesi

Mutluluk.

Sabah sekizde uyandım. Dün akşam başım ağrıdığı için erkenden yatmıştım. Her sabahki gibi elimde telefonla tuvalete girdim. Ayılma sürecini akıllı telefonlarla yaşayanlardanım ben de maalesef. Küçük Joe'nun şu yazısını okudum. Kıyılar mutedil'in tavsiyesiyle Joe'nun izlediği ve onun da tavsiye ettiği bir film mutlaka izlenmeli. Zira Joe beğendiyse kesin güzeldir. Filmin adı Hektor Mutluluk Peşinde. Eşimin uyanmasına da en azından 2 saat olduğuna göre, filmi hemen izlemeye karar verdim. Sabah gözümü açar açmaz, kahvaltı falan yapmadan oturdum filmin başına. İyi ki izlemişim, iyi ki tavsiye etmişsiniz. Güne yandaki kuzucuk gibi gülümseyerek başladım.  Mutluluk üzerine güzel bir film izlemek istiyorsanız ben de bu filmi tavsiye ediyorum. Tavsiye edenler zinciri büyüyor :)

Dün akşam ekşi sözlüğü açınca "renkleri anlaşılamayan elbise fotoğrafı" başlığını gördüm. Merak ettim bu kadar çok ne yazılmış, neymiş bu diye. Açtım baktım, çirkin mi çirkin bir elbise fotoğrafı. Okudukça elbisenin rengi konusunda milletin birbirine girdiğini gördüm. İlginç geldi. Bazıları elbiseyi sarı ve beyaz görüyorlarmış. Bildiğin mavi ve siyah yahu elbise. Aynı fotoğrafa bakıp nasıl farklı renk görebilir ki insan. Eşime gösterdim hiçbir şey söylemeden. Bu elbise ne renk? Altın sarısı ve beyaz demez mi... Hayatımın dumurunu yaşadım. O ana kadar milletin saçmaladığını düşünürken, birden beynimde cızırtılar duymaya başladım. Benim mavi gördüğüm yeri eşim bembeyaz, siyah gördüğüm yeri altın sarısı görüyor. Sabah tekrar baktık, hala farklı görüyoruz. Cidden kafam karıştı bu elbise olayında. Bazıları fotoğraf hilesi falan demiş, yok renkleriyle oynanınca bilmem ne, yok kardeşim bu fotoğraf renk hilesi falan değil. Aynı fotoğrafa aynı açıdan bakan iki farklı insan nasıl farklı renkler görebiliyor. Aklıma en uyan açıklama beynin renk algılama bölümlerindeki farklılıklar olduğu. Elbisenin gerçek rengi mavi siyahmış bu arada. 

Yaniiii...

Belki de kesin olduğunu düşündüğümüz şeyler, algılarımızın bizi aldatması olabilirmiş. Mutlu olabilmek için algılarımızı değiştirmek belki de bizim elimizde. Belki gözümüzün önündeki pembeleri siyah görüyoruz. Kim bilir.

25 Ocak 2015 Pazar

Haftasonu raporu

Mr sonucumda ikisi bir arada çıktı. Boyun düzleşmesi ve fıtık. Bir tane fıtığım varmış ama ne fıtığım ne de düzleşme ileri düzeyde değilmiş. Egzersizle boyun kaslarını güçlendirmekten başka yapacağın bir şey yok dedi.  Hadi hayırlısı. Hayatımın ilk kalıcı hasarı da bu oldu böylece. 

Masa başı işi, bedensel efor gerektiren işlerde çalışanlarca hep küçümsenir. Kesinlikle avantajları var. Yazın sıcağı, kışın soğuğu görmüyorsun, bedensel olarak çok yorulmuyorsun ama işte tehlikede işin burasında zaten. Oturuyorsun sürekli ve hareketsizlik tüm hastalıkların bir numaralı nedeni. 8 saatlik mesaimde ne kadar süre hareket ediyorumdur diye düşündüm boyun rahatsızlığı çıkınca. Kesinlikle yarım saati bulmaz hareket sürem. O da tuvalete gidip gelmek, faks çekmek, yan odadaki amirin yanına gitmek gibi hareketler. Tüm mesai boyunca oturur pozisyonda, sağ el mouse üzerinde bilgisayara odaklanmış vaziyette duruyorum. Sonra eve gel, mutfakta biraz oyalan, yemek ye ve yine yat. Hayata biraz hareket katmak lazım. Ama önce hareket yapacak enerji sağlamak lazım. 

Boyun egzersizleri tam benlik, tembel işi. Oturduğun yerde sağa bak, sola bak, aşağı yukarı bak, ohh bitti. Düzenli bir yürüyüş programı oturtamadım ya hayatıma, ona yanıyorum, yazıklar olsun bana. 

Tuğba'nın önerisiyle dün Peekay'i izledim. Daha önce de söylemiştim sanırım, hint filmlerindeki dans müzik olayına gıcığım. Ama filme bayıldım. İnsanların inanç sistemlerine, tanrı kavramına, din sömürüsüne çok güzel göndermeler var. Dinlere güzel güzel giydiren bu filmin bir hint filmi olmasına da çok şaşırdım. Hindistan'da böyle bir filmi kaldırabilecek hoşgörü varmış demek ki. Türkiye Hindistan'dan betermiş demek ki bu konuda. Çünkü böyle bir film ülkemizde yapılsa olacakları düşünemiyorum. Hele ki dinin bir numaralı sömürü aracı olduğu bu günlerde. Beni şaşırtan bir diğer ayrıntı başrol oyuncusunun yaşı. Adam 49 yaşındaymış, yeminle 20 falan sandım ben :) Bazı insanlar yaşlanmamayı başarıyorlar. Sonuç olarak izleyin derim. 

Temizlik yaptık bugün evde. Hani çöllerde çalı çırpıdan oluşan toplar rüzgarla dönerler ya, bizim evde onun tüy versiyonundan vardı yerlerde :) Böyle yürüdükçe falan sağa sola yuvarlanıyorlardı. Tiksindin mi benden :) Ne yapayım ya, kendini taratmayan ve tüylerinin uzunluğu 10 cm'i bulan bir tüy yumağıyla yaşıyoruz. Her gün de süpürge yapamayacağıma göre, kabullenmek en rahatı :)

İşte böyle geçti bu haftasonu da. Yoğun olacağını düşündüğüm bir hafta beni bekliyor. Şu kitabı bitireyim bari şimdi, azcık kaldı. Hadi görüşürüz.


14 Ocak 2015 Çarşamba

Temple Grandin (2010)




Geçen gün çok güzel bir film izledim. Mutlu Keçi'nin listesinden seçtiğim Temple Grandin. Müthiş bir film, oyunculuk harika, kesinlikle tavsiye ediyorum. Otizme bakış açısında farklılık yaratabilecek düzeyde iyi anlatılmış. 

Film izlerken hissettiklerim, otistik bir çocuğun ebeveyni olmanın ne kadar zor olacağı, insanların -özellikle çocukların- böyle farklı yaşıtlarına karşı ne kadar acımasız oldukları ve beynin ne kadar muhteşem bir organ olduğuydu. Hayvan davranışları konusunda uzmanlaşıp, daha kaliteli mezbahalar ve ağıllar inşa edilmesini sağlamak konusuysa epey ikilemde bıraktı beni. Temple Grandin, hayvanları gözlemleyerek davranış kalıplarını belirliyor, onlar gibi düşünüp, onlar gibi görüp, bunu varolan sistemler üzerinde uygulanmasına yardımcı oluyor. Filmin bir yerinde bir sözü var; "Doğa zalim olabilir ama biz insanlar hayvanlara saygı göstermek zorundayız" gibi bir şeylerdi. Mezbahalarda hayvanların minimum stres yaşamalarını, panikleyerek birbirlerine zarar vermemelerini sağlamak hem işletme hem de hayvanlar açısından fayda sağlayan bir şey. İşletme açısından baktığımızda stres yaşayan hayvanın salgıladığı hormonlar etlerinin kalitesini bozuyor, panikleyerek birbirlerini ezmeleri maddi açıdan zaiyat anlamına geliyor. Hayvanlar açısından ise, ölüm yolcuğunu daha huzurlu hale getirmek. 

Dün ablamın tamponları çıkarıldı. Yüzü resmen iki katına çıktı kızın. Doktor bu aşamadan sonra hızlı bir iyileşme süreci başlayacak dedi. Cumartesi günü de dikişleri alınacak, alçı çıkarılacak. Böylece bitmiş olacak. Çok merak ediyorum yaa. Umarım güzel olmuştur, yoksa çok feci bi durum. Dün doktorun muayenehanesinde bekliyorum, ablam içerde, 3-4 kişi daha geldi bizden sonra. Hepsi de estetikli. Çok komikti, kadının biri geliyor, herkes çaktırmadan birbirini inceliyor, neresini yaptırmış, nasıl görünüyor diye :) 

 Çooook da güzel bir kitap okudum, onu da bir sonraki yazıda anlatayım; Zülfü Livaneli - Son Ada

30 Ekim 2014 Perşembe

İşe dönüş...

Yazamadım ne zamandır. İzin bitti, döndüm geldim, oturdum masama. Çalışma arkadaşım da yoktu pazartesi salı, iki günde işler birikmiş, karışmış. Sabahtan nefes almadan onları toparladım, bugünkü işler bekliyor şimdi. Onlara girişeceğim az sonra. 

Yazma potansiyelim düştü son zamanlarda. Daha sık aralar veriyorum farkındayım. Aslında kafamda dönüp dolaşan kelimelerin haddi hesabı yok ama oturup da toparlayacak gücü ve isteği bulamıyorum kendimde. Hayır, keyfim de yerinde, moral bozukluğundan değil. Bir isteksizlik havası var yazmaya karşı.

Şu 2 paragrafı 2,5 saatte yazdım. İnsan izindeyken işten o kadar çabuk kopuyor ki, sanki yıllardır izinliymişim gibi. Böyle yoğun bir giriş yapınca da sudan çıkmış balığa dönüyor.


İkeaya gittim tek başıma geçen hafta. Yatak başına okuma lambası alacaktım ya, aldım geldim ama yatak başına olmadı :( Ben de salondaki kitaplığa taktım, gayet güzel oldu. Başka neler yaptım? Üzüm kızla evde pinekledik çoğu zaman. Ders çalıştım, evi toparladım, uyukladım, arada bi gezdim tozdum. Saçımı kestirdim, kalıcı oje yaptırdım :) Ablam zorlamasaydı yaptırmayacaktım, değişiklik oldu, fena olmadı. 15 gün french french takılcaz tırnaklarımla. Kuaförlerde acayip sıkılıyorum, normal bir kadın olmadığımı biliyorum. Fenalıklar geliyor bana, o yüzden hiç sevmem kuaföre gitmeyi. Ablamın güzellik salonu var ve ben bir defa gidip manikür, pedikür, sir falan yaptırmadım, düşünün yani. Saç baş yaptırırken zaten sıkılıyorum da, bir de kıl mevzularına kuaföre gitmeye çekiniyorum yaa. Hele özel bölge mevzusuna hayretler ediyorum. Bana tuhaf geliyor yani, ben yaptıramam :) Eşim de bu konuya deli dehşet şaşırıyor. "Nasıl yaa, şimdi, kadın gidip, bacaklarını ayırıyor, alla alla, hayret bişi" nidalarıyla erkekler de bu şekilde yapsa olacakları sıralıyor, eğleniyoruz :)

Günün çorbası'nda okuduğum tavsiye üzerine "Beni Asla Bırakma"yı izledim. Beğendim filmi, ama şu Keira Knightley var ya, çemçük ağız Keira, acayip gıcığım o kadına ya. Anna Karenina'da izlediğimden beri çok sinir oluyorum. İtici şey. Ayrıca filmde Tommy'e de acayip kıl oldum. Bir insan bu kadar mı uyuz olur yaa. Kukla gibi, kim nereye çekerse gidiyor. Filmin konusu bana çok gerçekten uzak gelmedi aslında. İnsan denilen tür, filmdeki olayı gerçek yapabilecek kadar zalim bana göre. Gelecek günlerde olmayacak, yapılamayacak bir şey değil bence izlediklerim. Distopyaları severim, hem okumayı, hem izlemeyi. Kitabını okuduğum bir filmi izlerim ama filmini izlediğim kitabı okumam gibi geliyor. Eminim kitap çok daha iyidir ama ilk olarak filmi izlediğim için çok beğendim ben. Ben de tavsiye ederim.

Şimdilik bu kadar olsun. Görüşürük yine.


19 Ekim 2014 Pazar

Yazarlık, yazma süreci ve kitaplar hakkında 3 film...

Cuma akşamından başlamak üzere her güne 1 film izledim bu haftasonu. 

Cuma filmim Jane Austen Kitap Kulübüydü. 2007 yapımı bir film. 5 kadın ve 1 erkekten oluşan arkadaş grubu her ay Jane Austen'in bir kitabını okumak ve üzerinde konuşmak için bir kulüp kurarlar. Aynı benim ortaokuldayken ucundan da olsa yapmayı başardığım gibi bir kitap kulübü. Jane Austen'in hiçbir kitabını okumadım. Okuyanların çok daha fazla keyif alacağı sıcacık bir film. İçinde kitapların olduğu her şey gibi sıcak. 


Cumartesi günü 2002 yapımı Adaptation'u izledim. Ülkemizde "Tersyüz" olarak vizyona girmiş. Nicolas Cage ve Meryl Streep. Film kendi yaratılma sürecini anlatıyor. Meryl Streep'in yazmış olduğu kitabı senaryolaştıran Nicolas Cage'in yazım sürecinde yaşadığı çıkmazlar. Filmin başında Nicolas Cage'in iç konuşmasını aynen yazmak istiyorum: 
"Kafamda özgün bir düşünce var mı? Kel kafamda.Belki daha mutlu olsaydım saçlarım dökülüyor olmazdı. Hayat kısa, iyi değerlendirmem gerek. Bugün, kalan hayatımın ilk günü."
Ve bugün The Hours (Saatler)'i izledim. Julianne Moore, Nicole Kidman ve Meryl Streep'le müthiş bir kadroya sahip bu film de 2002 yapımı. Nicole Kidman'a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırmış filmde, Kidman'ı Virginia Woolf olarak görüyoruz. Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway kitabından beslenen filmde 3 kuşak kadının yaşamlarından kesitleri izliyorsunuz. Kitabı okumadım. Belki bu yüzden filmi beğendim. 

23 Eylül 2014 Salı

Daldan dala


Grip oldum. Yine iğrenç boğaz ağrısıyla başladı. Normal bir insanın boğazı bir yılda kaç defa ağrır, şişer? Benim 7-8 defa çok feci şekilde ağrıyor, öyle ki yutkunurken sanki zımpara sürtünüyor boğazıma. Uyutmuyor. İki günden sonra boğaz ağrım geçti, öksürük, hapşırık, salya sümük başladı. Aman o boğaz ağrısı geçsin de diğerlerine razıyım. Şu anda boru gibi sesimle, sümüklü böcek kıvamında çalışıyorum. Diş için daha yeni rapor aldığımdan şimdi tekrar rapor almak da istemiyorum. Adaçayı, limon, kafama göre kullandığım ilaçlarla idare ediyorum. Dişim iyileşti sayılır. Orada krater gibi bir oluşum var tabi hala. O da düzelecekmiş, bekliyorum. O çukur dışında bir sıkıntım kalmadı.

Haftasonu iki film izledim. "3 idiots" ve "I Love You Philip Morris". Jim Carrey'i severim, I Love You Philip Morris Jim Carrey'in izlediğim en farklı filmiydi. Bir eşcinseli canlandırdığı film, eğlencelik, hafif, yarı komik, yarı hüzünlü bir film. 3 idiots ise bir hint filmi. Hint filmlerine kesinlikle uzağım. Bir arkadaşın ısrarı sonunda izledim. Filmi sevdim ama şu ikide bir filmi bölüp danslar, şarkılar çıkıyor ya, deli oluyorum. Müziklerini de sevmiyorum, danslarını da. Ama yine de sevdim filmi. Haftasonları film saatleri yapmayı seviyorum. Eşim sevmese de, takıyorum kulaklığımı, alıyorum laptopu izliyorum.

Önceki kadar olmasa da kitap okumaya devam ediyorum. Kitap fuarından aldığım iki kitabı okudum ama burada yorumlamadım. Altını çizdiklerimden yazarım bir ara. Şu anda da "Etin Cinsel Politikası" nı okuyorum. Vejetaryenlik, kesinlikle hayatımda verdiğim en doğru, hayatıma huzuru getiren en önemli kararlardan biri. 

Burcu yüzünden bu aralar instagrama takmış durumdayım. Deli deli bütün akşam kedi fotoğraflarına bakıyorum. Üzüm'ün bir fotoğrafını  koyuyorum, sonra durup durup bakıyorum, kaç kişi beğendi, kimler beğendi. Evet, sanal mutluluklarımız var artık. Beğeni almak, yorum almak nasıl da mutlu ediyor insanı. Ama burası kesinlikle benim asıl mekanım. Buraya yazdıklarım, yazılanlar, yorumlar, kesinlikle çok daha değerli, çok daha fazla mutlu ediyor, tatmin ediyor. Mari Antrikot'un geçenlerde paylaştığı satırlar ne kadar güzel anlatmış beğenilme, beğenilmeme durumlarını. 

"Bugün insanlar cenazelerinin sosyal ağlara koydukları bir fotoğraf gibi değerlendirildiğini göreceklerini bilseler, hepsi patır patır intihar edip cenazelerinin altından bunu kaç kişi paylaşmış, kaç kişi beğenmiş,  kaç kişi yorum yapmış, öbür taraftan buna bakarlardı. "Beğenilmemek" bu çağın laneti de bu sanırım." Atanamayanlar - Başar Öztürk

İşte böyle durumlar, seviyorum buraları, biliyorsunuz dimi. Okuyorsanız bunu, daha çok yazın emi :) 

8 Eylül 2014 Pazartesi

Aptallık Çağı (2009)


Haftasonu 2 film, 2 belgesel izledim. Hepsini de çok sevdim. Özgürlük Yolu (into the wild), Can Dostum (intouchables), Ağaç Eken Adam ve Aptallık Çağı. Aptallık Çağı en sersemleticisiydi. Tokatlıyor adeta sizi. 2009 yılında çekilmiş olan filmsi belgeselde (güzel tanım oldu bence), acil önlem alınmazsa ve insan türü bu yok edici alışkanlıklarından bir an önce vazgeçmezse 2055 yılı civarı bizi ve dünyayı bekleyen sonu anlatıyor. Ve yine acil önlem alınmazsa geri dönüşün mümkün olamayacağı tarih olarak 2015 yılı veriliyor. Yani geldik dayandık en üst sınıra. Bu aşamadan sonra hükümetler çok radikal değişikliklere imza atmadıkları takdirde (ki atmayacaklarından da adım gibi eminim) geri dönüş pek mümkün görünmüyor.

Bu tip uyarı niteliğinde filmler, belgeseller, bilimsel açıklamalar ve araştırmalar, hala bazı insanlara şaka gibi geliyor. Filmde dediği gibi bir görmezden gelme çağı, bir aptallık çağı yaşıyoruz. Adamlar her gün çıkıp açıklıyor, küresel ısınmanın boyutlarını, neler yapılması gerektiğini, yapılmazsa neler olacağını basbas bağırıyorlar ama hiçbir şey umurumuzda değil. Hakikaten aptallık çağı. Bir yerinde şöyle bir tespit yapıyorlar filmin: İnsanlar ani olaylara, karşısında gördüğü düşmana tepki verirmiş, uzun vadeli tehlikelere karşı tepki vermemesinin sebebi bu evrimsel zaafımızmış. Yani bilim insanları istediği kadar yırtınsınlar, 20 yıl sonra şöyle olacak, böyle olacak desinler, bizler aptalca tüketmeye, yok etmeye devam edeceğiz. "Ohooo, o zamana kim öle kim kala" dimi ama. Mükemmel bir isim konmuş bu belgesele. 

İzlediğimden beri türlü türlü duygulara sürükledi beni. Her şey bomboş geldi bir an. Ne için çalışıyorum, ne için didiniyorum dedim. Nasıl olsa her şey yok olacak, içine ettiğimizin dünyasının son demleri. Bir an bu dünyayı bu hale getiren nesil olduğum için utandım. Bir an daha da keyif almalıyım dedim, doğaya daha çok çıkmalı, tabiatın müthiş güzelliklerini doya doya yaşamalıyım. Dün İzmir'in daha önce gitmediğim müthiş bir yerine gittim. Kavacık. Resmen iklim değişikliği yaşadık, nasıl serin bir hava, oksijenden ve mentol gibi kokan çam kokusundan başım döndü yolda. Durduk kenarda bir yerde, yapraklarını döken yaşlı bir çınarın dibinde serildim yaprakların üzerine. Çıtır çıtır yaprak sesi, en sevdiğimmm. 
Dağa çıkış yolunda İzmir'i uçaktaymış gibi görüyorsunuz tepeden. Neyse, ne diyorduk; Aptallık Çağı'nı izleyin ve izletin.

Sonlarına doğru etkileyici bir konuşma var: "Neden hiçbir şey yapmadık? Gezegeni tükettiğimizi bile bile neden bir şey yapmadık. Kendi neslini yok eden tek tür değiliz ama bunu bilerek yapan tek türüz. Yoksa insanlığı korunmaya değer bulmuyor muyuz?"

6 Eylül 2014 Cumartesi

Into the Wild (Özgürlük Yolu) 2007


Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır,
bomboş sahillerdeki coşkudadır.
İnsan elinin değmediği bir yerdedir, 
denizin diplerinde ve gürlemesindedir.
İnsanı daha az sevmem ama 
doğayı ondan çok severim.

2007 yapımı Sean Penn filmi Lord Byron'un bu güzel dizeleriyle başlıyor. Dağcı bir yazar olan Jon Krakauer'ın kitabının filmleştirilmiş hali. Son zamanlarda daha da artan doğaya kaçma isteğime tercüman oldu. Bu kargaşadan, insan kalabalığından, koşturmacadan, ikiyüzlülükten, rollerden kaçma isteği. Hepimiz yaşıyoruz bunları aslında. Çok az insan da cesaret edip gerçekleştiriyor. Film de bunu gerçekleştirmiş birinin yaşamından esinleniyor; Christopher Johnson Mccandless. Ailesini ve her şeyi geride bırakıp, cebindeki parayı yakıp, sırt çantasıyla doğaya kaçışın hikayesi. Evet, cidden büyük cesaret. Yaşam hikayesinin detayı için buraya.

Filmi konu olarak çok sevsem de anlatım tarzında can sıkıcı detaylar vardı. Müzikleri harikaydı. Kitaplardan alıntılar muhteşemdi. Filmin sonunda gördüğünüz fotoğrafsa çarpıyor sizi. Bunun gerçek bir hikaye olduğunu işte o fotoğrafı gördüğünüzde çok daha iyi anlıyorsunuz. Gerçek Christopher Mccandless :


Filmde geçen repliklerden birinde "Eğer yaşam sevincinin insan ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorsan yanılıyorsun" der kahramanımız. Ancak ölümün yaklaştığını anlarda kitabın boş bir yerine ağlayarak yazdığı şu cümle insanı paramparça ediyor: "Mutluluk sadece paylaşılınca gerçektir."

Ağaç Eken Adam

Tablo gibi, şiir gibi, masal gibi bir animasyon. Kesinlikle izleyin.


12 Ağustos 2014 Salı

Sylvia (2003)

Sylvia Plath'ın "Sırça Fanus"unu okuduğumdan beri aklımdaydı izlemek. Bu hafta sonu izleyebildim. Sırça Fanus'u okuduğumda kafamda canlanan Sylvia, filmde izlediğim Sylvia değildi kesinlikle. Ama Gwyneth Paltrow'u severim. 

Film, Sylvia Plath biyografisi olmaktan çok, Ted Hughes'la evliliğini, yaşadığı sorunları anlatıyor. Herhangi bir olaya  ya da kişiye baktığınız nokta, o kişi ya da olay hakkındaki fikirlerinizi tamamen değiştirebilir. Filmin baktığı noktadan gördüğümüz Sylvia, hastalıklı derecede kıskanç bir eş, ilgisiz bir anne. 

Hayat hep kadınların üzerinde baskı kuruyor, sorumluluk yüklüyor, eziyor, istiyor, alıyor. Yaratıcılık ve zaman isteyen şairlik, ressamlık ya da hayatını tamamen adamanı isteyen bilim mesleklerinde kadınları görmek işte bu nedenle nadir rastlanır bir durum. Filmi izlerken düşündüğüm şey bu oldu. Eşi de bir şair olan Sylvia, evde iki küçük çocukla baş başa, onları susturmaya, evi toplamaya, yemek yapmaya çalışırken, şair Ted Hughes şiirsel çalışmalarına gayet rahat vakit ayırabiliyor. Kendisine hayran güzel kız öğrencilerine de oldukça ilgili olunca Sylvia iyice yitiriyor kendini. 


Yaşam kadınlara karşı daha acımasız, bu bir gerçek. Aslında yaşam mı acımasız yoksa  kurallar mı, toplum mu, gelenekler mi, tartışılır. Bu değiştirilmesi ağır kalıplara uyamayan kadınlar, farklı kadınlarsa, ya eziliyor, susuyor, kabulleniyor ya da isyan ediyor, zorluyor, değiştiriyor. Sylvia Plath, kalıplara uymayan bir kadındı. Henüz 30 yaşında ölümü seçti. 

Filme karşı çok acımasız eleştiriler yapılmış, bazı açıdan haklılar da. Ama yine de izlenmeli derim.   

20 Temmuz 2014 Pazar

Amour


Birçok insanın sıkıcı olarak nitelendirebileceği bir film. Atraksiyondan hoşlananlara özellikle. Ama beni gerçekten etkiledi. Son derece çarpıcı ve düşündürücü. Filmi izlediğimden beri aklıma kazınan sahneler var. Vikipedi'de filmin yönetmeni için şöyle söylenmiş: "kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler yapan yönetmen." 

Fedakarlık, aşk, emek, muhtaç olmak ve muhtaç olan bir insana bakmak. Filmi özetleyen kelimeler bunlar olabilir. Oyunculuklara bayıldım, filmde verilmek istenenler ancak bu kadar güzel oynanabilirdi. Ayrıca karı koca arasındaki diyaloglara ve ilişkilerine o kadar imrendim ki. Filmi izlemeyenler ve izlemeyi düşünenler yazımın bundan sonrasını okumasınlar çünkü filmin hissettirdiklerini film hakkında ipucu vermeden anlatamayacağım.

En çarpıcı sahneler elbette ki, adamın sabrının doruk noktasına geldiğinde kadına tokat attığı sahne ve yastıkla boğduğu sahneydi. İki sahnede de uzun süre soluksuz kaldım. Adamın kadını öldürmesi, ondan bıktığı için miydi? Yoksa kadını bu zor durumundan kurtarmak için miydi? Yaşlı kadın gibi, ömrünü aktif ve ayaklarının üzerinde duran bağımsız bir kişilik için yatağa bağlı kalmak ölümden beter bir durum. Ben de her zaman bunu düşünürüm ve en çok korktuğum şeydir; muhtaç olmak. Bakıma muhtaç bir hale düşmek. Sanırım ben de o kadın gibi bir duruma gelsem, ölmek isterdim. Eşi de onun ölüm isteğini yerine getiriyor, ondan sıkıldığından ya da artık bakmak istemediğinden değil, o böyle istediği için, onun ölümden beter mutsuzluğuna dayanamadığı için, bunu sonlandırmak için. 

Bir insanı öldürebilecek kadar sevebilir misiniz? 

22 Mart 2014 Cumartesi

Blackfish - Orca Tilikum'un Hikayesi

2013 Amerika yapımı 83 dakikalık bir belgesel. Katil balina Tilikum'la beraber, gösteri amaçlı kullanılan tüm deniz hayvanlarının esaretle geçen hayatlarını anlamak için izlemelisiniz. Gerçekten yürek dayanmıyor, vicdanım sızlıyor.

Tilikum, 1970 yılında yakalanmış ve bir balina. Balinalar, zekaları oldukça yüksek, oldukça kuvvetli aile bağları olan hayvanlar. Tilikum annesinden ayrılalı tam 44 yıl olmuş. 2 yaşından beri 5,5 tonluk gövdesiyle bir havuzda kapalı. Doğal hayatlarında günde yüzlerce kilometre yüzen bu sosyal hayvanlar, küçücük havuzlara kapatılıyor gösteri uğruna. 

Belgesel, balina eğitmenlerinin deneyimlerini anlatmalarıyla sürüyor. Anlamadığım ve neden diye sürekli kendime sorduğum şey şu: Nasıl olur da bu insanlar bu işi yaparken yanlışlığın farkına varmazlar? Nasıl olur da o hayvanlarla o kadar yakın ilişki içersindeyken anlamazlar ne kadar büyük bir zulme ortak olduklarını?

Tilikum, 3 eğitmenin ölümüne sebep olmuş. Şu an hayatta mı bilmiyorum ama internette aradığımda en son 2013 yılının bir haberi vardı ve hala o havuzda gösteri yapmaya devam ettiği şeklindeydi. Ne kadar acı verici. İnsanlar bunun yanlış olduğunu nasıl göremez, anlamıyorum. Nasıl olur da onu izlemekten mutluluk duyarlar? Çocuklarını eğlensin diye götürürler? Devasa bir hayvan, onun boyutlarına göre ufacık bir havuzda esir. Bu zulüm değil de nedir? 

Lütfen yunus parklarına, hayvanların kullanıldığı sirklere, hayvanat bahçelerine gitmeyin. Hayvan sömürüsü inanılmaz boyutlarıyla hayatımızın her yerinde. Et sektöründe, giyim sektöründe, eğlence sektöründe. Hayvan özgürlüğü konusu kesinlikle özgürlükler halkasının en zoru. Hatta umutsuzluğa kapılarak imkansız olduğunu bile düşündüğüm oluyor ve vicdanım sızlıyor yapılanlar karşısında. Lütfen bu zulme ortak olmayın. Bu dünya sadece bize ait değil. 



Belgeseli izlemek için TIK

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...