iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2018 Salı

Hayaller - Hayatlar

Hadi biraz iş yerimi çekiştireyim sizinle. Nasıl anlatsam şimdiii, ben bi kurumun insan kaynakları gibi bir biriminde çalışıyordum. Personelin özlük işlerinin falan bakıldığı birim işte. Çok da açık etmek istemiyorum biliyorsun anonim kalayım istiyorum :) Rahat rahat içimi dökeyim. Neyse işte bu birimde çalıştım ben işe başladığımdan beri. Yükselme sınavına girdim, kazandım ve öhöm biliyorsun Türkiye birincisi oldum :) Hem de iki sefer. İlkinde elediler ama ikinci kez birinci olunca aldılar bi zahmet. Ve ben birinciliğin bana verdiği yetki ve rahatlığa dayanarak tek tercih yaptım. Amma velakin yine sonuç istediğim gibi olmadı. Beni aldılar hiç bilmediğim bir birime müdür yaptılar :) Var dimi bana bi gıcıklıkları, kesin var.  

Hiç bilmiyorum ha yeni gideceğim yerde işi. Sıfır ya. Bir yere amir sıfatıyla gidiyorsan olay nedir? İşe vakıf, tecrübeli birisindir falan, dimi. Bi ağırlığın olur. Ben nasıldım anlatayım sana. Gittim ve en baştan, sanki yeni başlayan personel gibi oturdum orada çalışan arkadaşların yanına, iş öğrendim. Onlar anlattı bana işi. Şu an burada başlayalı 7 ay falan oldu yaklaşık. İşi öğrendim mi, öğrendim. Ama tabi tüm detaylara vakıf değilim. İşte 7 aydır bilmediğim bir işin müdürü olarak çeşitli zorluklar yaşıyorum tabi. 

Bizim ülkemizde mi böyledir sadece bilmiyorum ama bizim kurumda neredeyse kural diyebileceğimiz bir uygulama var ki nefret ediyorum. Bir işi iyi yapmıyorsan, ya da iyi yapmayı da geçtim, direk tembelsen diyelim ona, sana iş verilmez. Aman nasıl olsa o yapamaz, aman beceremez diye ondan alınır, işini tam ve eksiksiz yapana verilir. Yani çalışıyorsan cezalandırılırsın. Ben senelerce bu uygulamayı gördüğüm için, müdür olursam asla böyle yapmayacağım dediğim şeydi bu. Ve yapmıyorum da. İşbölümü olacak, herkes kendi işini, sorumluluğunu bilecek. Biri çalışırken biri yatmayacak. Salağa yatıp da keyfine bakmayacak. 

Bazen durup kendi kendime "ne işim var benim burda" diyorum. Yaptığım işe bakıyorum, çalıştığım insanlara falan. Ya bu kendini üstün görmek falan değil de, ne bileyim işte "buraya ait değilim" hissi işte. Keşke severek yaptığım bir işim olsaydı. Mesela neden veteriner değilim ki ben :( Çünkü sayısal bir bölüm ve benim kafa sayısala basmıyor. İşim benim için sadece hayatımı sürdürmem için gerekli olan parayı kazanmam için bir araç. Ama veteriner olsaydım öyle mi olurdu. Çok güzel olurdu be.


3 Temmuz 2015 Cuma

İşler, güçler...


Sınava hazırlık sürecimde çok kötü bir şey oldu, beraber çalışmaktan büyük keyif aldığım, benim için çok değerli bir insan olan amirimin görev yeri değiştirildi. Onun da dediği gibi bu işte devamlılık esastır ama o kadar büyük bir boşluk bıraktı ki arkasında. Severek iş yapmamı sağlayan, güleryüzlü, adil, dürüst, çalışkan başkanım yok artık. O yüzden keyifsiz şu anda iş ortamı. Keyifsiz ve sıkıcı. Yapılan atama normal bir atama olsa canım bu denli yanmayacak ama teamüle aykırı bir şekilde cezalandırır gibi bir atama yapıldı. Bu denli çalışkan, dürüst ve adil bir insana yapılan bu yanlış çok can sıkıcı. 

Şimdi hem yeni amirim hem bizim açımızdan bir alışma süreci var. Aslında sonumuz da nasıl olur bilemiyorum pek, bir güven sorunu yaşıyor gibi görünüyor. Belki benim de yerim değişir, belirsizlik var. İçim sıkılıyor. 

Özel sektörde hiç çalışmadım, o yüzden buradan bir farkı var mıdır bilmiyorum. Çalıştığım kurumdaki dedikodudan, insanların sürekli birbirinin kuyusunu kazmasından, arkasından konuşmasından, bu ikiyüzlülük ve sinsilikten çok tiksiniyorum. Tahminimce devlet kurumlarına özel bir durum değildir bu. İnsanın olduğu her türlü ortamda yaşanan normal bir durum. Normal olan  her şey neden bana bu kadar zor geliyor?

2 Temmuz 2015 Perşembe

Hayata dönüş


Sanki yıllar süren bir uykudan kalkmış gibiyim. O kadar tuhaf hissediyorum ki sınavdan çıktığımdan beri kendimi. İki yıldır bu sınav için sakladığım  tüm yıllık iznimi kullanmak üzere Mayıs ayının 19'unda iş yerimden ayrıldım. Sınav tarihi olan 28 Haziran'a kadar kitap odamdaki masanın başından uyumak ve yemek yemek dışında hiç kalkmadım. Abartmıyorum bak, gerçekten böyle çalıştım, 1,5 ay gibi bir zamanım saksıdaki bir bitki gibi geçti. Son zamanlarda o kadar bunaldım ki, durduk yere ağlıyordum, kitap okurken ve soru çözerken midem bulanıyordu. Gerçekten çok bunaltıcı bir dönemi atlattım. Kendi kendimi sürekli telkin etsem de, geçici bir süre, sık dişini desem de psikolojim kaldırmıyordu artık. 

Sınav sürecinde en büyük desteğim kesinlikle yine eşimdi. Canım kocam benim, her şeye koşturdu, elinden gelenin fazlasını yaptı. Moral konusunda da beni motive eden, bunaldığımda da güç veren oydu. Ve bir de Üzüm var tabi :) Ben çalışırken sürekli masada kağıtlarımın üzerine oturuyordu, sonunda minderini masanın köşesine yerleştirdim. O da 1,5 ay boyunca benimle masadaydı. Dersten ara verip soluklanmak istediğimde onu izledim, rüya görürken verdiği tepkileri izledim, nefes alıp verişini izleyerek sakinleştim, göbişini mıncırdım, gıdısını kokladım rahatladım. İyi ki varlar. 

İşte demir attığım mekan.

Bu süreçte yüzlerce sayfa kanun maddesini onlarca kez okudum. Binlerce soru çözdüm. Mideme kramplar girdiği zamanlarda, sınava giren rakiplerimin adlarını sıraladığım listeye baktım uzun uzun, onların nasıl çalıştığını düşündüm, kendi kendimi gaza getirdim. Küçük Joe'nun tavsiyesine uydum sık sık, her gün sınav sonuçlarının açıklandığı günü hayal ettim, 100 aldığımı düşündüm. Hatta abarttım biraz, bir tek ben 100 almalıyım, birinci olmalıyım, diğerlerine fark atmalıyım şeklinde çeşitlendirdim hayalimi. 

Sınav için gittiğimizde Ankara'da kalınabilecek en kötü yerlerden birinde kaldık belki de. Nedenini ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Kısaca arkadaş kurbanı olduk diyelim. Yağmurlu Anıtkabir ziyaretimiz sınavdan 1 gün önceydi, stres tavan yapmıştı, hava kasvetliydi ve Anıtkabirin duygusal yoğunluğunda bol bol ağladım, içimi döktüm. Uykusuz gecenin sabahında da sınava girdim. Çok heyecanlandım, sınav kitapçığını kontrol etmemiz söylendiğinde ellerim titreye titreye sayfaları çevirdim. Sorular kolaydı ama konumuz dışında birkaç soru vardı.

Soru ve cevaplar iki gün önce açıklandı, 95 doğrum var. Sınav sorularına olan itiraz sürecinin tamamlanmasından sonra kesin sonuçlar 22 Temmuz'da açıklanacak, benim de yanlış yaptığım 2 sorunun kesin iptal olacağına dair inancım var, onları da ilave edersek 97 netle bu işi kapatırım. Şimdi önemli olan diğerlerinin ne yaptığı. Millet çok acayip, söylemiyorlar anacım kaç doğruları olduğunu, hayır yani saklasan ne olacak onu anlamadım, eninde sonunda belli olacak. Ama şu ana kadar aldığım duyumlar en iyi puanın benim olacağı yönünde. 

Ben istediğimi başardım, yapmam gerekeni yaptım, elimden gelenin fazlasını yaptım. Yani işin bana düşen kısmını başarıyla sonuçlandırdığıma inanıyorum. Şimdi iş mülakatta. Mülakatın ülkemizde ne amaçla ve ne şekilde yapıldığını bilmeyen yok sanırım. Emeklerim harcanırsa, hakkım olan şey elimden alınıp başkasına verilirse kahrolacağım orası kesin ama en azından şunu söyleyebiliyorum artık; ben bana düşeni yaptım. Ben bu işi hak ettim. Gerisi onların adaletine, vicdanına kalmış. 

Sanki buraya da yıllardır yazmıyor gibi zorlanıyorum şu an. Aslında daha anlatmak istediğim çok şey var, onlar da başka zamana kalsın. Görüşeceğiz artık, döndüm ben :)

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir değişik haller




Bir günü bir gününü, hatta saati saatini tutmayan bir ruh hali içindeyim nedense birkaç gündür. Regl olacak olmamdan mı bilmiyorum ama bir an hayat o kadar boş geliyor ki, hayatta hiçbir şeye yaramadığımı, boş yaşadığımı, mutsuz ve çirkin olduğumu düşünüyorum, sonra bir an yaşamak ne güzel diyorum, planlar yapıyorum, mutlu hissediyorum. Şu an mutsuz hissettiğim bir ruh halim var. Bomboş yaşadığımı hissediyorum, hiçbir şeye yaramadan, katkım olmadan, sadece tüketen bir asalak gibi hissediyorum. İstediğim hayatı yaşayamıyor olmak, bu rutine, bu işe tıkılmış olmak canımı sıkıyor. Bahçeli bir evim olsa, ekip biçsem, hayvanlarla içiçe olsam diye hayaller kuruyorum sürekli. Ama her sabah uyanıp bu odaya tıkılıyor, oynamam gereken role bürünüyor, maskelerle yaşamaya devam ediyorum. Maaş günü aldığımız tüm maaşın ev kredisi, araba kredisi, kredi kartları ve vergilere gitmesi beni deli ediyor artık. Bir hamster tekerleğinde dönüp duruyoruz. Çalışıyor olmamızın sebebi istediğimiz gibi yaşamaksa, neden istediğimiz gibi yaşayamıyoruz? 

Dün tüm gün bloglar arasında gezindim, sürekli okudum. Dilediği gibi yaşama imkanı bulmuş insanlara imrendim. Öyle bir kısırdöngüdeyiz ki, yaşamak için para kazanmak zorundayız, para kazanmak içinse çalışmak, çalışıp para kazanıyoruz ve kazandığımız paranın bir kısmını devlete vergi olarak ödüyoruz, 10 yıllık ev kredisi olarak ödüyoruz ve geriye kalan parayla ancak karnımızı doyuruyoruz. Yaşam nerde peki? Dilediğimiz, mutlu olduğumuz şeyleri yapmaya ne zamanımız ne de paramız kalıyor. Haftasonu bir yere gitmek istesek bile paramız olmuyor. İşten eve gelip yemek yiyoruz, sonra tv, internet ve uyku. Ne dilediğimiz gibi bir evde oturabiliyoruz, ne dilediğimiz yerleri gezip görebiliyoruz, ne bizi mutlu eden şeyleri yapabiliyoruz. Peki kime çalışıyoruz? Ne için çalışıyoruz? Emeklilik hayalleri için mi? Peki emekli olduğumuzda dilediğimiz şeyleri yapabileceğimiz sağlığımız olacak mı? Yoksa o zamanlar da hastane kuyruklarında mı pinekleyeceğiz? İşte o zaman yaşayacağımız hayal kırıklığının sorumlusu kim olacak? 

Bu çarktan bir çıkış yolu var mıdır bilemiyorum, ama kendi açımdan baktığımda çözüm bulamıyorum ve sıkılıyorum. Ruhumun gelgitleri fazla bugünlerde. Cem Yılmaz'ın dediği gibi belki, hallerim var :)

*Görsel buradan.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Keyifli iş günleri




İşyerimde o kadar mutlu mesut bir dönem geçiriyorum ki :) Büyük ve küçük patron izinde.(memuriyette patron denmez ama neyse) Büyük patronun olmaması zaten işleri büyük ölçüde sakinleştiriyor ama benim için asıl güzel ve paha biçilmez olan küçük patronun yokluğu - ki bunun güzelliği hiçbir şeye değişilmez. Çünkü işler ne kadar sakin olursa olsun, o sakinliği yaşayacak kafa dinginliği bırakmıyorsa birileri, tadını çıkaramıyorsunuz. Sürekli ama sürekli konuşan birisi olursa ve bu birisi müdürünüzse yapacak bir şey yok, dinleyeceksiniz, en azından dinliyor gibi yapacaksınız. 

Çok konuşan birileriyle zorunlu birliktelikler yaşamışsanız bilirsiniz, o ses beyinde bir süre sonra yıkıcı tahribatlara yol açıyor. Sürekli bir uğultu sesi, sinir bozukluğu, "bi kes sesini artık" diye bağırasın gelse de, kafa sallayıp dinleme modu. Benim için katlanılması en zor durumlardan biri çok konuşan biriyle geçirdiğim anlar. Ve şanssızlığıma tüküreyim, patronun çene kasları son derece gelişmiş. Memnuniyetsizliğimiz karşılıklıdır eminim, benim gibi sessiz, az konuşan, yalnızlıktan hoşlanan biriyle çalışıyor olmaktan o da keyif almıyordur. Ne yapalım, mecburiyet. 

Bu güzel dönem için son bir haftam. Sonra bitiyor izinleri dönüyor :) Şu anda o kadar sakin, sessiz, mesut günler yaşıyorum ki. Ders çalışmam için ortam mükemmel olsa da, ben blog okumayı tercih ediyorum. Sonradan yaşayacağım pişmanlığı bile bile, evet blog okuyorum.  Ama çok mutluyum be blog. İç huzurum nirvana yapmış durumda. Sessizlik = huzur. 

Sanırım gün içinde yaşadığım iç huzurun etkisiyle akşamları eve gittiğimde enerjik hissediyorum kendimi ve temizlik yapıyorum yarım saat kadar. Dün akşam balkonu yıkadım ve mutfak camlarını sildim mesela. Bugün başka bir odanın camını silmeyi düşünüyorum. İş yerinde mutlu olmak ne kadar güzel bir şeymiş. Sevdiği işi yapanları, yaptığı işle mutlu olanları bir kez daha kıskandım. 

11 Haziran 2014 Çarşamba

Simitçi


İş yerimin girişinde bir simitçi vardı. Arabası olanlardan. Genç bir çocuk ve ayağı aksayan annesiyle nöbetleşe duruyorlardı arabanın başında. Çok değil, 20-30 simit, poğaça olurdu arabalarında. Bitirene kadar durur, sonra kapatıp giderlerdi. Simitimi her gün onlardan alıyordum, karşıdaki simit dükkanına rağmen. Simit dükkanında 75 kuruşa satılan simiti 90 kuruşa satmalarına rağmen, her gün 1 liraya simit alıyordum. Sonradan sohbet etmeye, durumlarını öğrenmeye başladıkça, en doğrusunu yaptığımı da anladım. Baba şeker hastası, inşaatlarda falan bekçilik yapıyor. Annenin ayağı sakat, bir dizi ameliyat olması gerekiyor, genç üniversite okuyor ama harcını bile yatıramıyor. Ve tüm geçimlerini bu arabadan sattıkları 30-40 parça simit, poğaça parası ve bekçilik maaşıyla sağlıyorlar.

Karşılarındaki dükkanda insanlar simit almak için sıraya girerlerken bu insanlar o dükkanı seyrediyorlar. Klasik bir hikaye oldu aslında günümüz için bu durum. Avm'ye karşı bakkal durumları. 

Bizim cebimizden çıkan günlük 15-20 kuruş bize bir kaybettirmez, ama bir ailenin geçimini sağlayabilir. Ne olurdu, karşıdaki dükkandan değil de bu simitçiden alsaydınız simitlerinizi. 

Simitçi dün arabasını sattı ve kapattı. Üzüldüm, aradım sordum. Kazanamıyorduk dedi. Başka şeyler bakacağız artık dedi. Üzüldüm. Gerçekten üzüldüm. 

30 Ocak 2014 Perşembe

Direne direne kazanacağım - mı acaba -



Bizim toplumumuzda şöyle bir kanı var; et yemeyen insan sağlıksızdır. Fazla kilon yoksa, et yemiyorsan, hastalıklısındır, ya da bünyen zayıf düşmüştür. 

Çalıştığım mekanda toplamda 6 kişi var, ikisiyle yakın temastayım, yani aynı odadayız. İkisi de sürekli ama sürekli hastalar. İkisi de etobur. Tek vejetaryen olarak, aralarında hastalığa karşı en dirençlileri benim. Üstelik sürekli hasta olan, hapşıran, tıksıran insanlar bunlar. Müdürümün yaklaşık 2 aydır geçmeyen bir gribi var. Diğer arkadaşa da bulaştı ama birkaç günlük raporla atlattı kendisi. Hoş yine hasta olmak üzere ya neyse.

Aylardır resmen direniyorum. Ama 2 gündür başlangıcı yaptım, sürekli hapşırık, burun akıntısı var ama tam tutulmadım hastalığa. Her gün adaçayı, zencefilli tarçınlı ballı çaylar içmekten bir hal oldum. Düzenli B vitamini kullanıyorum zaten, yanına da 2 gündür grip için bir ilaç içiyorum. Yani en sonunda beni de hasta etmeyi başaracaklar sanırım.

Bol yeşil sebze (iyi yıkanması şartıyla) , çok sıcak ve havasız ortamlarda bulunmamak, bol su tüketimi, sık sık elleri yıkamak, doğal bitki çayları (poşettekiler değil), meyve tüketmek(mevsimindekileri). İşte benim önlemlerim bunlar. Gayet de işe yarıyor. 

Geçen gün iş yerinde birisiyle bu vejetaryenlik mevzusu açıldı. İlk kez konuştuğum biri kendileri. Et yemediğimi öğrenince bugüne kadar duyduğum en ilginç tepkiyi aldım. "BU DA HASTALIK GİBİ BİR ŞEY DEĞİL Mİ?" Evet, böyle söyledi. :) Ne denir ki? Üstelik tanımadığım biri. Adama oturup uzun uzun neden vejetaryen olduğumdan, yediği etlerin hangi aşamalardan geçtiğinden falan mı bahsedicem. Gel sana bir video izleteyim mi diyeceğim? Hiçbir şey demedim. Varsın hastalık olarak görsün, hasta beyniyle. 

16 Ocak 2014 Perşembe

Vırvırvır Dırdırdır


Yağmurlu bir İzmir günü. Uzun zamandır yağmayan yağmur nihayet başladı. Öğle tatilimde alayım elime kitabımı, çayımı, bir saat kitap okuyayım dedim. Ama mümkün mü? Bizim insanımız kitap okumadığından ve kitap okuyan insanlarla pek karşılaşmadığından olsa gerek, kitap okuyan insanla konuşulmaması gerektiğini bilmiyorlar. Yahu görmüyor musun, okuyorum. Okuduğumu anlayabilmem için de, senin susman gerekiyor. Zaten tüm gün senin boş muhabbetini dinliyorum değil mi ? Bari öğle arasında biraz kendimle bırak beni. Senin çenen dinlensin, benim de beynim. Az konuşan bir insanım ve az konuşan insanı severim. Çok konuşan ama güzel konuşan insana da saygı duyarım ama konuşma ne kadar çok oluyorsa kalitesi de o kadar düşüyor. Kısacası, gitti güzelim öğle tatili. Heba oldu. Elimde kitapla uzun dakikalar direndiysem de başamadım. 

3 Ocak 2014 Cuma

İşyerimdeki tipler

1- YALAKALAR: Bu tipler benim için en sinir bozucu olanlardır. Her an amirin dibinde olmaya çalışır, sürekli pohpohlar, iş yapmasa bile her şeyi kendi yapıyor gibi görünmek için yırtınır. Amiriyle yüzünde iğrenç ve cıvık bir sırıtmayla konuşur. En önemli işleri umursamazken, amirine yaranmak için onun özel işlerinin peşinde koşar. Bu tipler amiriyle ne kadar kibar konuşursa, astlarıyla da o denli umursamaz konuşur.  


2- KISKANÇLAR - FESATLAR : Bu tipler çok tehlikelidir. Her an sizin yanınızdaymış gibi görünse de arkanızı döndüğünüz an, sizi çekiştirmeye başlar. Başarılarınızı kıskanır. Başardığınız önemli işleri küçümserken, en ufak bir hatanızda sanki kurumu batırmışsınız gibi davranır. Herkese yaptığınız hatayı ballandıra ballandıra anlatır. Ellerini ovuşturarak hata yapmanızı bekler ve hatalarınız onlar için en büyük mutluluk kaynağı olur. 


3- SİZİ BÖCEK GİBİ GÖREN AMİRLER: En kötüsü de kötü bir amirle çalışmaktır. Yaptığınız işleri görmezler, takdir etmezler, işleri bitirir bitirmez yenilerini yüklerler. Çalışmayan personeli görmezken, çalışan personelin tepesine binerler. Ne kadar sorumluluk alırsanız bir o kadarını daha kakalarlar. Çalışmayana "o beceremez" diye iş verilmezken, çalışkan personele "sen halledersin" denilerek işler yüklenir. Karşılığında takdir beklemekse büyük bir hayal kırıklığı yaratır. 

4-SÜREKLİ HASTA OLANLAR : Sürekli rapor alırlar, aynı büroda çalışıyorsanız vay halinize. İşleri sürekli size kalır. Hasta hasta çalışsa bir dert, rapor alıp gitse başka dert. Ya size hastalık bulaştıracak ya da işler size kalacak. İki ucu boklu değnek. 


5- DEDİKODUCULAR: Ağızlarının açıldığı her an başkalarının hayatlarını konuşurlar. Tüm çalışanların özel hayatlarını bilirler. Kim, kiminle, nerede, ne yapmış hepsini bilirler ve başkalarıyla paylaşmaktan büyük zevk alırlar. Ellerinde bir fincanla, ordan oraya dolanır. Sürekli yeni dedikodular peşindedir, gözleri fıldır fıldırdır. İşe değil de altın gününe gelmiş gibidirler. 


6- TEMBELLER : Sanki orada olmalarının sebebi çalışmak değilmiş gibi bir iş yaparken offlar, puflar, işi yapmamak için binbir bahane bulur. Başkalarına kakalamaya çalışır. Hizmet almaya gelen vatandaşa elinden gelen tüm zorluğu çıkarır. Dağları denizleri yaratmış gibi havalara bürünür. Bir kağıda kaşe basacak olsa bile, uzaya araç fırlatacak gibi edalara bürünür. 

7- İŞKOLİKLER : İşi, hayatlarını kazanmak için bir araç olarak değil, yaşama amacı olarak görürler. İş dışında da sürekli iş muhabbeti yaparlar. Çoğu, akşamları ve hafta sonları mesai yaparlar. Bunların büyük kısmı evlerinde ve özel hayatlarında sorun yaşadıklarından iş yerini bir kaçış ortamı olarak görürler. 


8-AKLI BİR KARIŞ HAVADA OLANLAR : İşe odaklanamazlar, akılları sürekli başka yerdedir. Dolayısıyla sürekli hata yaparlar. Çalıştıkları süre boyunca esaret altındaymış gibi davranırlar. Her fırsatta işten kaçarlar, sigara ve çay molaları bitmek bilmez. Tuvalette geçirdikleri 5 dakikayı bile kazanç sayarlar. İşe hep geç gelir ve erken çıkarlar. 

Çalıştığım ortamdan çıkardığım tipler bu kadar. Ama sadece olumsuz örneklermiş gibi görünse de, içlerinde az da olsa, işini severek yapan, işbilen ve çalışkan insanlar da var. Ama genel olarak durum maalesef böyle.  Benim açımdan baktığımızda, işyerinde çok sevilen bir insan olduğum söylenemez. Soğuk ve asosyal. Asosyal olduğu için de çoğu insan tarafından kendini beğenmiş olarak tanımlanıyorum. Her zaman dediğim gibi insanların benim için ne düşündüklerini takmıyorum. Sadece işimi en iyi şekilde yapmaya dikkat ederim. İşimi; yaşamımı sağlamak için bir araç olarak görürüm ve iş yerimde olduğum sürece de hakkını vermeye çalışırım, hepsi bu.  

19 Eylül 2013 Perşembe

Hafiflik...



Eşimin işiyle ilgili sıkıntısından biraz olsun bahsetmiştim. 1,5 yıldır sürekli sıkıntı, stres yaşadık. Her gün yeni bir sorunla başetmek zorunda kaldı. Psikoloğa gitti, ilaç kullandı. Çok uğraştık görev yerinin değişmesi için, hep sonuçsuz kaldı. En sonunda oldu. İlçeden İzmir'e gelicek pazartesi gününden itibaren. Dilediğimiz gibi olmasa da oradan kurtulması bile çok sevindirici. Mutluyum, mutluyuz ama yine bir belirsizlik, yine beklentiler devam ediyor. Umarım bundan sonrası hak ettiği gibi olur. 

Devlet kurumlarında işleyiş şudur; sorumluluğunu bilen, çalışkan ve işini düzgün yapan insanın tepesine biniyorlar. Her türlü işi üstüne yüklüyorlar. Nasıl olsa altından kalkar, becerir, mantığıyla. İş yapmayan, bütün gün laklak eden insana ise iş falan verilmez. O yapamaz diye düşünülerek, bir nevi mükafatlandırılır. İşini yapan en zor, en batmış birimlerde çalıştırılır, çalışmayan kesim ise, istediği birime verilir, daha az yoğun yerlerde çalıştırılır ve iş dahi verilmez.  

Eşim iş konusunda oldukça titiz ve çalışkan olduğu için maalesef birinci gruptakiler gibi işler üstüne bindikçe bindi, sorumlulukları arttıkça arttı. Altından kalkamayana kadar. Öyle çalışan bir adamı kim başka yere vermek ister. Tabi ki vermek istemediler. Bulmuşlar böyle çalışan birini, bırakırlar mı? Neyse en sonunda tam istediğimiz gibi olmasa da kurtulduk. Hafiflefik. Şimdi içimizde bir belirsizlik havası. Umarım yeni yeri sorunsuz olur. Umarım hak ettiği gibi amirlerle ve memurlarla çalışma imkanı olur. Eşim bunu gerçekten hak ediyor.

Eşime not; Canımın içi, bu 1,5 yıl, orada yaşadıkların, senin için, iş hayatın için çok büyük bir tecrübe alanı oldu. Çoğu olumsuz bir sürü olay yaşadın. Hayatımızın olumsuzlukları, ileride yaşayacaklarımız için tecrübe olsun. İnsanlara karşı çok iyi niyetlisin. İnsanların bir çoğu kötü, sinsi, ikiyüzlü ve çıkarcı. Baştan herkese mesafeli davransan, iç yüzlerini gördükten sonra, hakettiği değeri versen, daha az üzülürsün canım benim. Yeni iş ortamında da, yaşadığın tecrübeleri kullan. Umarım hak ettiğin gibi olur bundan sonrası. 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

   Bugün de her günkü gibi simit, peynir ve çay üçlüsüyle yaptım kahvaltımı. Kaç kişi her sabah aynı şeyi yiyerek kahvaltı yapıyor acaba? Sanırım tüm memurlar :) En azından benim tanık olduklarım bu kesimden. 35 senelik memuriyet hayatında her sabah simit yiyen insanlardan olacak sanırım benim de geleceğim. Göbek de simit halini alıyor tabi bi süre sonra. Otura otura yediğimiz bi yerimizde toplanıyor. Otura otura dedim de, yan tarafta büyük bir inşaat var, adamlar sabahın köründen akşama kadar güneş altında - ki normal bi sıcaklıktan bahsetmiyorum, İzmir'in yakıcı güneşi ve yapış yapış eden nemi de ekleyin bu tasvire- harıl harıl çalışıyorlar. Biz burda klimalı odalarda, bilgisayar karşısında, öff çok sıcak diyoruz. Ne nankör insanız ya. Bak bi adamlara kafanı uzatıp dimi. Kaç para alıyorlar acaba diyorum, kendi aldığım maaşı hak edip etmediğimi sorguluyorum.
   Kaç kişi yaptığı işi seviyor acaba bu ülkede? Dünyada mı demeliydim bilmiyorum ama sanki Türkiye'de bu oran çok daha fazlaymış gibi geliyor. Sevmediği işi yapan insanlar topluluğu, nefret ede ede, küfrede ede iş yapan, amirinden, memurundan nefret eden, hizmet verdiği insanlara işkence çektiren, hayatı kendine de başkalarına da zehir eden çalışanlar grubu. Kendi açımdan baktığımda çok da sorgulamıyorum ancak işimi sevmiyorum evet. Keşke şu olsaydım bu olsaydım diyorum ama çok geç. İşi para kazanmak için bir araç olarak görüyorum. Haftanın 5 günü, günümün 8-9 saatini burada geçirip, maaşımı alıyorum. Bir çok insana göre kafamın rahat olduğu bir yerdeyim ve şükrediyorum. Zavallı kocacığım işi yüzünden psikolojisi bozuldu. İlaç kullanıyor. Biraz da karakter meselesi bu. Sorumluluğunu kusursuzca yerine getirmeye çalışan, titiz çalışan, her şeyi kafasına takan insanlar açısından memuriyet - özellikle de sorumluluk getiren pozisyonda isen- pek de rahat bir iş değil.
   İş zamanından çaldığım 15 dakikayla yazdığım bu satırlara son vermeli artık.
   Herkesin sevdiği işi yapması dileğiyle...
  
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...