siyasi mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyasi mevzular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2018 Pazar

.


İngilizce öğrenmeye karar verdim blog. Zaten bugüne kadar öğrenmemiş olmam hataydı. Yıllardır istiyorum ama bir türlü istikrar sağlayamamıştım. Motive eden sebepse buralardan çekip gitme isteğim. Ciddi ciddi düşünüyorum artık bunu. Ama çok çok zor bir karar bizim için bu. Mesleğimiz yok, dilimiz yok, yaşımız olmuş ohoo. Ama yine de bir yerden başlamak lazım değil mi. Biraz biraz araştırmaya başladık ama öncelikli hedef dil öğrenmek. Birkaç uygulama yükledim telefona, akşamları çalışıyorum bakalım. Zemini kuvvetlendirdikten sonra bir kursla devam etmek en mantıklısı sanırım. Bu arada para da biriktirmemiz lazım. 

Bu ülkenin yarısı diğer yarısından nefret ediyor artık. Uçurum öyle derinleşti ki. Zam yağmuru karşısında ülkenin bir yarısı "ohh daha beter olsun" diyor mesela. Sanki kendilerini etkilemiyormuş gibi. Ama hak ettiğimiz şekilde yönetilmenin karşılığı bunlar. Kurunun yanında yaş misali. Diğer yarısı ise o kadar odaklanmış mı desem büyülenmiş mi desem, at gözlüğü mü takıyor desem (bu şuurunu yitirircesine bağlanma durumu karşısında ne diyeceğimi gerçekten bilmiyorum). Ülkede olumsuz olan her ne varsa dış güçlerin oyunu. Faiz hobisiydi, İsraildi, bizim yükselmemizi çekemiyorlardı, dünya liderimizi kıskanıyorlardı falan... Artık anlatacak gücüm, söyleyecek kelimem kalmadı benim ya. Önceden sinirden uykularım kaçacak kadar takardım kafaya. Artık sinirler laçka oldu. Üzülmüyor muyum, üzülüyorum. Üzüldüğüm kısım kurunun yanındaki yaşlar. Ben ve benim gibiler. Sinirimi bozan kısımsa diğer yarı. Ama artık şuna eminim ki, her ne olursa olsun görmeyecekler, anlamaya çalışmayacaklar, farketmeyecekler. Çünkü cidden bir dine inanır gibi inanıyorlar, sorgusuz sualsiz. Tapar gibi seviyorlar adamı. Ne dersen de, boş. Ne kadar anlatamaya çalışırsan çalış, dinlemiyorlar. 

Tren kazası oluyor, 24 vatandaş ölüyor, 300 küsur yaralı var. Ama ülkenin yarısının umurunda bile değil. Şaka gibi ya artık ülkenin hali. Trajikomik. Şunu bile okudum sosyal medyada: "kaza için yaygara koparanların amacı törenleri iptal ettirmek." Ne diyeyim ki... Buna söylenecek bir şey var mı? Gitgide daha duyarsız, daha kindar, daha ayrıştırılmış bir toplum oluyoruz. Başkalarının acılarından mutluluk duyar hale geldik. 

Üzülüyorum ve sıkılıyorum artık bu ülkede yaşamaktan. Ufacık hayatımızda küçücük mutluluklarımız oluyor, onlara bile sevinemiyoruz. Her gün yeni kötü haberler. İnsanların birbirine düşmanca tavırları, bu ayrıştırılmışlık çok canımı sıkıyor. Kalitesizlik, liyakatsizlik...

Öyle işte be. Yine iç sıkıcı şeyler yazıyorum yaa. Sanki her şey kötü gidiyormuş gibi. Aslında öyle değil işte, hayatımızdaki ufak mutluluklarımızı boğan bir ülke gündemi olunca insan buraya öyle şeyleri yazmaya bile utanıyor. Çocuklar öldürülüyor, hayvanlar işkence görüyor. Bunlar olurken insan mutlu olmaya hakkı yokmuş gibi geliyor.  

25 Haziran 2018 Pazartesi

Sakin ol ve elindeki umut kırıntılarını yavaşça yere bırak...

Umudum yok diyordum, olmayan umutlarım da yıkıldı. Enkaz üstüne enkaz. 
Umudum yoktu, çünkü;
Gitmeyeceğinin, bırakmayacağının farkındaydım.
Siz hala seçime, demokrasiye falan inanıyor musunuz? Hepsi göstermelik. Ben inanmıyorum. Demokrasi dediğimiz şey, çoğunluğun azınlığa hükmetmesi midir? Valla öyledir. Cahil çoğunluğun, azınlığa hükmetmesi için birtakım kişilere yetki vermesidir. Cahil çoğunluk dediğim için hiç alınmasın, gücenmesin kimse. Bunu söyleyen ve böyle olduğunu düşünen ben değilim sadece. Seçtiği kişiler de bunun böyle olduğunu düşünüyor ve farkındalar. Seçmeninin cahil olduğunu, eğitim düzeyinin arttıkça onlara verilen oyun düştüğünün bilincindeler. Bakınız:

Hal böyleyken tabi ki cehalet onların besin kaynağı oluyor. Ekmek kapısı oluyor. Oy kapısı oluyor. Eğitim seviyesi yüksek insanlara ulaşmak ve onların da taleplerini karşılayabilmek zor geldiği için, eğitim seviyesini düşürmek ve cehaleti beslemek daha kolay geliyor onlara. Ve yöntem bu şekilde uygulanmaya devam ediyor. Eğitim kalitesini düşür, cehaleti besle, cahil kesimin üremesini (en az 3) teşvik et, sonra gelsin oylar. Seçim oldu mu, oldu. Adamlar oturmuş, biri kaşe basıyor pusulalara, biri zarflıyor. Tak tak tak. Oylar hazır. Özgür basın mı var takip edebileceğimiz, seçimi denetleyecek özgür ve bağımsız bir kurum mu var, itirazları yöneltebileceğimiz ve bunların gerçekten araştırılacağı denetim organları mı var? 
Seçtik, bitti. İster kabul edin, ister etmeyin, dediği gibi "atı alan Üsküdar'ı geçti."  

3 Eylül 2017 Pazar

Delilerin demokrasisi

Son yıllarda iktidara hep uç noktada, kabadayı gibi tiplerin geldiğinin farkında mısınız? Bunu sadece bizim açımızdan söylemiyorum, Kuzey Kore'de manyağın biri var, Amerika'da desen altta kalır yanı yok. Sanırım gezegeni akılsızlığımızla bitirmeye kesin karar verildi. 


Amerika ve Kore birbirleriyle sidik yarışına girdiler. Biri nükleer denemeleriyle deprem yaratıyor, diğeri ona mahalle kabadayısı edasıyla göz dağı içeren mesajlar yolluyor falan. Bizdeki durumdan bahsetmek bile istemiyorum artık.

Peki neden böyle insanlar destek görüyor, benim aklıma takılan konu bu. Çoğunluk daha "kendilerinden" gördükleri için mi böyle insanları? Naif, zeki, düzeyli insanlar pek rağbet görmezken, nerede çığırtkan, yobaz, aşırı manyak tipler var, onlar destekleniyor. Demokrasinin yararlığından emin olamıyorum bu durumda ben. Çoğunluk manyak seviyor diye azınlık neden çekiyor bunun cezasını?

Ben birkaç seçim önce bıraktım aslında siyasetle, gündemle ilgilenmeyi. Haberleri bile izlemiyorum hatta. Ama illa ki bir yerden görüyorsunuz. Bu gezegendeyim sonuçta. Arakan'da budistler müslümanları katlediyorlarmış. Anlam veremedim buna. Budist? Bu adamlar budist öyle mi? Budizm ve katletmek kelimelerini bir araya getirmeye çalışmak bile hata bana göre. Ama demek ki neymiş... Bir inanışa, bir fikre, bir dine, bir her ne haltsa ona, sorgusuz sualsiz bağlıysan, o fikrin başındakiler, ne derse onu uygulamak zorunda kalırsın. Budizm diyoruz yahu. En barışçıl inanışlardan olan, iç huzuru, dinginlik vs. hani. İlginç gerçekten. 

İnsan, davranışlarını, söylediği şeyleri, inandığı şeyleri ne zaman sorgulamaya başlar acaba? Ya da ne yapmak gerekiyor sorgulamalarını sağlamak için? Ben genel anlamda "din" fikrinin bu sorgulamanın en büyük engeli olduğunu düşünüyorum. Bu islam değil illa ki, bütün dinler. Hatta din olmayan bütün inanışlar. Al işte, budizm gibi. 

Misal, her senenin belli günlerinde büyük ya da küçükbaş dediğimiz hayvanları gırtlaklıyoruz? Neden? Yahu neden kesiyoruz bu hayvanları biz? Açıklama şu mudur: Çünküüü, eğer onları kesmeseydik, çocuklarımızı kesecektik. 

Çin'de senenin belli günlerinde köpek yeme festivali var. Bak festival diyorum. Festival dediğin müzik festivali falan olur dimi. Köpek yeme festivali bu. Bizdeki kurban ve bayram kelimelerinin biraraya gelmesi gibi işte. Bir fark yok yani. Onların da bizimkiyle aynı saçmalıkta açıklamaları vardır eminim. Ama bu bizim geleneğimizzz. 

İspanya'da aynı şekilde. Ama onların kültürüüüü. Ya arkadaş kafatasının içinde duran şey beyin. Ve düşünmeye yarıyor. Yaptıklarını, söylediklerini, yaşadıklarını düşünebilesin diye var. Kültür dediğin şey nedir? Senden önce yaşamış insanların yapmayı alışkanlık haline getirdikleri ve nesilden nesile yapılmasını salık verdikleri zerzavattır. Sorgula arkadaşım. Neden yapıyorum ben bunu? Neden böyle olması gerekiyor? Bu yaptığımız mantıklı mı? Ama yok, bu bizim kültürümüz, bu bizim geleneğimiz, bu bizim inancımız, bu bizim hödöhödömüzz. Zıkkımın kökü. İçine ettiniz güzelim gezegenin ya.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Karanlık



2015 yılında ülkenin tümünde yaşanan elektrik kesintisi ile ülkenin içinde bulunduğu karanlık durum birleşerek tam bir kabus yaşattı. Dün bu ülkede çok vahim şeyler yaşandı. Bana göre bu olay, bazılarının güç ve iktidar uğruna neler yapabileceğinin, ne kadar karanlık işlere girebileceğinin, neleri feda edebileceğinin pis bir göstergesiydi. Uzun zamandır zaten bir bataklığa çekilen yargı, sahnelenen bu oyunda kurban edildi. Sahnenin gerisini görmesem de, kirli oyunların farkındayım ve tiksintim daha da artıyor. 

Olayların az çok farkında olabilen herkes gittikçe bir çaresizliğe, ümitsizliğe yönelip kendini soyutlamaya çalışıyor, ben de bu kişilerden biriyim. Görmeme, duymama, haberleri izlememe çabalarım devam etse de, gözünüze sokulan gerçeklerden kaçamayacağınız anlar oluyor. Dün yaşanan gerek elektrik kesintisi, gerekse savcının ölümü bu ülke adına tam anlamıyla karanlık günlerinin yaşandığının göstergesi.  Endişeliyim, üzgünüm ve korkuyorum. 

22 Ocak 2015 Perşembe

Al sana güven oyu...


Bu fotoğraf burada dursun.

Hak edilen şekilde yönetildiğimizin fotoğrafı, "bu da size kapak olsun" demenin fotoğrafı, yüzsüzlüğün, utanmazlığın, bu devrin adamı olmanın fotoğrafı...

"Arkam sağlam" rahatlığının, pişkinliğin, ahlaksızlığın fotoğrafı...

Şu fotoğraf hakkında o kadar çok şey yazılabilir ki, o kadar çok şey anlatıyor ki bu ifade... Bu bakış, bu sırıtış, ellerin pozisyonu ve zarfı atışı... İçinden geçenleri o kadar güzel yansıtmış ki...

Bu adamları başımıza getiren tüm oy sahiplerini başta olmak üzere, güven oyu veren tüm vekilleri ve tüm o vekillere bu arkası sağlamlığı veren malum kişiyi nefretle anıyorum ve bu fotoğrafı bastırıp suratlarına aha tam da onun fırlattığı şekilde fırlatmak istiyorum.

10 Ekim 2014 Cuma

Ülke gündemi ve kişisel durumlara dair...


Dün bütün akşam tepemizde polis helikopterleri alçak uçuştaydı. Geleceği göremeyen gözler hala kör olsa da, aylar, yıllar öncesinden belliydi başımıza gelecekler. Bir şeyleri değiştirmek için umarım hala vaktimiz ve gücümüz vardır. Beni okuyanlar biliyordur, son seçimden sonra aldığım apolitik olma kararımı hala uygulamaya çalışıyorum. Görmemeye, duymamaya, takmamaya çalışıyorum. Bu ülkeyi bu hale sokanların zerre kadar umurunda olmazken yaşananlar, ben neden psikolojimi bozayım düsturuyla hareket etmeye devam. Ama olmuyor işte, olamıyor bir noktadan sonra. Hala haberleri izlemesem de, uyanık kaldığım süre boyunca bilgisayar başında olup da gündemden uzak kalmak mümkün değil. Canım İzmir'im de bile bir sürü olay yaşandı son günlerde. 

Şuna kesinlikle eminim ki, bu ülkenin bu hale gelmesine oylarıyla destek veren çoğunluk var ya, onlar hala görmüyor olayların sebeplerini, olası sonuçlarını ve bu olaylara olan katkılarını. Demiştim ya, seçim sonrası yazımda, bu ülkenin başına ne gelirse hak etmiş olacağız, zerre üzülmeyeceğim diye. Üzülmemek mümkün olmuyor işte. Benim vatanım burası, dünyada eşi görülmemiş bir kahramanlıkla, etle, tırnakla, kanla kurtarılmış vatanım. Hayatımda en çok hayran olduğum insanın, Ata'mın yadigarı vatanım. "Cehalet yenilmesi gereken en büyük düşmandır" demiş ya, ne doğru söylemiş. 

Önceleri bazılarına ülke geleceği için tahminlerimi söylerken, abarttığımı, karamsar olduğumu, hiçbir şey olmayacağını söylüyorlardı. Umarım hepimiz için, vatanım için aydınlık günler olur ama dediğim gibi ben ümidimi kaybedeli çok oldu. 

Ülke gündeminden kendime geçeyim. Annem ve ablam arasındaki problemi şimdilik yatıştırdım sayılır. Biraz ablam, biraz annemle konuştum. Şimdilik duruldu ama geçici bir çözüm olduğunu düşünüyorum, çünkü annemin değişmeyecek, kemikleşmiş huyları var. Ve ablamın, tahammülü sınırlarını aşmış bir bünyesi. 

Kendi kırgınlıklarımsa alçıya alınmış bir kırık gibi diyelim. Kemik kaynasa da, sıcakta soğukta sızlar ya, öyle işte. Laf ağızdan çıktı mı geri alınamıyor, özür de dilense beyin unutmuyor. Aslında bilsem de o  lafın gerçek niyetini, altta yatan düşünceleri, yine de kırılıyor işte insan. 

Bu blog benim günlüğüm, hayatımın özeti, rahatlama yerim. Adımı, kimliğimi, kendimi saklamamın sebebi de işte tam olarak bu. Önceleri kendime yazar gibiyken, yorumlar geldikçe anlıyor ki insan birileri okuyor yazılanları. Paylaşım başlıyor, dertleşmeye dönüyor belki zamanla.  Özel hayatımı, ailemi, eşimi başkalarına şikayet etmek değil, içimi dökmek yaptığım. Söze dökemediklerimi yazmak... Yıllar sonra dönüp okumak isteği... Kişisel tarihimin kaydını tutmak bir nevi. Seviyorum burayı, yazmayı, başkalarını okumayı, geçmiş zamanımı tekrar okumayı. 

Bu haftasonu için tamamen toparlanmış, motive olmuş ve harekete hazır kıvama gelmiş olmayı planlıyorum. Erteleme Sanatı'nı okudum, onu yazacağım buraya. Yine birkaç film izlemeyi düşünüyorum. Ders çalışacağım odayı toparlamayı düşünüyorum. Hadi bakalım, ne zaman plan yapsam aksilik çıkıyor demeyeceğim :) Olumlu düşün, olumlu olsun dimi.

20 Mayıs 2014 Salı

Olağan Şeyler...


Fotoğrafını hiç paylaşmak istemediğim bir yüz ama ifade olarak tam da, "olağan şeyler" demiyor mu? "Ya büyütmeyin olur böyle şeyler" demiyor mu? Ne zaman bitecek ülkemin derdi? Biri bitmeden biri başlıyor felaketlerin, acıların... Ve devlet büyüğünden beklenen, olması gereken açıklama kısa ve net üzgün olduğunu belirtmek iken, "bunlar olağan şeyler, 1800'lerde orda burda da ölmüşler. Ölmek bu işin fıtratında var" gibi akıl almaz açıklamalar yapıyor. Evet, başbakanın Soma ziyaret programı şöyleydi: Maden ocağında binlerce korumayla gezinti, arama kurtarma çalışmalarını aksatma, sonra bu görülmemiş muhteşemlikle basın açılmasını yapmak, sonra çıkıp müşaviriyle vatandaş yumruklamak, tekmelemek, tokatı yersin tehditleri savurmak ve gitmek. 

Olağan şeyler. Bir anda 300 kişinin ölmesi olağan. Şöyle ki; ölümlerin normal olması insanların ne kadar maaş aldığı, toplumun hangi seviyesinde yer aldığıyla doğru orantılıdır. 301 deniliyor inanırsanız. Kimsenin buna %100 inandığı da söylenemez ya. Hadi diyelim 400 kişi olsunlar. Onlar sadece birer sayı ya, 400 olsun, o da olağan sonuçta. Kaç paraymış aldıkları maaş: 1500. Çarp 400'le. 600 bin. Ölen 400 kişi bir ay boyunca madende çalışsa yine de birilerinin kol saatini alamıyor. O yüzden de, böyle insanların ölmeleri olağan şeyler. Meclisin çatısı çökse, 301 kişi ölse de biz de olağan karşılasak.

Ne zaman döner hayat normale bu kişilerin aileleri için? Lütufmuş gibi basbas bağırıyorlar, 1000 lira ölüm maaşı bağlandı ailelere diye. Bizim insanımız gerçekten az rastlanır bir saflığa sahip. Hükümetimiz sağolsun, maaş bağladı derler mi yarın? 1000 liralık maaş yeter mi acılarını unutturmaya? 

Başbakanının unutulmaması gereken laflarına pek çok cümle eklendi son bir haftada. Unutmadığım bir diyalog da bir protestocu ve bir polis arasında geçti. Protestocu bağırıyor: "300 kişi öldü, susacak mıyız" polis diyor ki; " Sus, git evinde yasını tut"  

Bunca acının yaşandığı bir toplumda, benim gibi anormal insanlar için, normale dönmek, umut beslemek, güzel günleri beklemek gerçekten zor. Tam diyorum ki, hadi at şu karamsarlığını artık, kurtul karanlık çerçevenden. Ama olmuyor. Olamıyor. Bu topraklarda ne mümkün, ne de mümkün görünüyor.  Aydınlık yarınları ben mi göremiyorum?

2 Nisan 2014 Çarşamba

Yoruldum yaa


Gerçekten yoruldum artık ben. Ülke gündeminden yoruldum, milletin cahilliğinden yoruldum, koşuşturmaktan yoruldum, her şeyin benim başıma geliyormuş hissinden yoruldum, yetişememekten, bastırılmışlık hissinden, derdimi anlatamamaktan, anlaşılmamaktan yoruldum. 

Seçim öncesi gündem yoğunluğu herkesin malumu. Seçim sonrası için umudumun olmadığını biliyordunuz zaten. Haklı da çıktım. Benim bu ülke için umudum kalmadı maalesef. Uzun zaman önce yitirdim umudumu. Çaresiz hissetmek ve yapabileceğim bir şey olmaması ne kadar kötü bir durum. Uzun yıllardır bu duyguyla yaşamak o kadar yıprattı ki beni. Bir tek ülkemin durumu için değil bu duygu. Sömürülen, ezilen, işkence gören tüm canlılar için kendimi aşırı derece çaresiz hissediyorum. Olanları görüp, bilip de bir şey yapamamak, çığlıkları duyup da yardım edememek. İnsanların vurdumduymazlığına şaşıramıyorum bile artık. 

Fırsat sitelerini sık sık ziyaret ederim bilindiği üzere. Recep İvedik'i eşim çok sever. Sinema fırsatı bulunca aldım. Dün akşam sinemaya gidecektik, işten çıktık, bakkala gidip ekmek aldık, eve girecektik ki ağaçların altında bir kedi gördüm. Başında da bir kız ve adam vardı. Bizim baktığımız, yemek verdiğimiz bir kedi var. Yavru daha, üstüne üstlük de hamile yavrucak. Karnı kocaman oldu. Bir baktım ki o kedi, yatıyor öylece. Doğurdu sandım önce, kıza sordum, köpekler saldırmış, arka ayaklarını sürüyerek yürüyormuş. Belediyenin veterinerini aramış. Allahım dedimmm yaa, neden bennnn. Neden benim başıma geliyor hep böyle şeyler. Neden hep böyle şeylerle ben karşılaşıyorum. 

Yavrum, kimbilir ne kadar acı çekiyor ama sessiz sedasız yatıyor öylece. Bakışları kalbimi dağladı. Yarım saat kadar sonra geldi hayvan ambulansı. Kediyi aldılar, uzun bir süre kalabilir bizimle dediler. Tamamen iyileştikten sonra, kısırlaştırılıcakmış. Telefonla takip edebilirsiniz, hafta içi gelip görebilirsiniz dediler. 

O moralle Recep İvedik izledik. Sinema kampüsün içinde ufak bir salondu ve sadece 4 kişiydik. Filme gelince çok kötüydü. Recep İvedik serisinin en en en kötü filmiydi. Hiç gülmedim desem abartmam. Trilyonlar kazanılan bir film bu yahu, inanamıyorum, bu kadar mı kalitesiz olur bir film. Merak eden varsa hala, sakın para verip de izlemeyin derim. 

Pazartesi günü yine hastanedeydim. Babamın Cuma gecesi acilde yeniden takılan sondası çıkarılacak, neden idrar yapamadığına dair doktorla görüşülecekti. Sabah 10'dan saat 15:30'a kadar doktoru bekledik. Babam da ben de, çok sabırlı insanlar değiliz, ikimiz de sinirliyiz. Ama şunu söyleyeyim, hastaneler insana sabretmeyi (s.s) kuralıyla öğretiyor. S.S. kuralını bilmeyen yoktur dimi. İstersen sabretme. Peygamber olma seviyesine erişebilirsiniz sabır düzeyinde. Neyse sonunda doktorla görüştük, ameliyat yerinde ödem oluşup, idrar kanalını tıkadığını, bunun olasılık dahilinde olduğunda söyledi ve sondayı yeniden çıkardılar. Sonda erken çıkarıldığında olabiliyormuş bu durum. Su içip, idrara çıkmasını beklememizi söyledi. Su içtik, bekledik, tuvalete gitti ve hastaneden çıktık. Yani yine tüm gün hastanedeydik. Bundan sonraki hastane günümüz, pataloji sonuçlarını aldığımızda. Babama kalsa, bir daha asla gitmicek, ben ölecem yine gelmem buraya diyor ama maalesef öyle olmuyor. Umarım sonuçlar temiz çıkar da kurtuluruz hastaneden. İşkence resmen.

Gündeme ilişkin ise diyecek söz bulamıyorum açıkçası. Sandık, sandık diyip durmalarının sebebi, demokrasi tutkunu olduklarından değil elbette ki, bunu bilmeyen salaktır bence. Demokrasi bu adamlar için sadece bir merdiven, ulaşmak istedikleri yere geldiklerinde ayaklarıyla tekmeleyip atıverecekler. Sandığına güvenmeyen bir millet olduk işte. Oylarının akıbetinden emin olamayan. Nasıl güvenelim, nasıl emin olalım, gördük ne haltlar yendiğini. 41 ilde sayım sırasında yaşanan elektrik kesintileri için enerji bakanımızın yaptığı "kedi" açıklaması ise zeka sınırlarını zorluyor. Beyin kapasitem bunu anlamak için yetersiz kalıyor. Onların über zekalarına aklım ermiyor. 

Yaniiiii, hakkaten yoruldum ben ya, zihnim yoruldu, bedenim yoruldu, ruhum yoruldu. İnsan olmaktan, bu ülkede yaşamaktan yoruldum.

23 Mart 2014 Pazar

Yeter artık yeter lannnn


Ne biçim bir ülkede yaşıyoruz yaa. Bu atraksiyona dayanmıyo artık bünyem benim. Depresif, şizofrenik,  psikopat olucam az kaldı. Yakında toplu intiharlar başlıcak böyle giderse. Her dakika gündem değişir mi kardeşim. Her dakika yeni bir pislik çıkar mı yaa. Valla camı açıp yeterrrrr diye bağırasım var. Al şimdi de savaş çıkaracak neredeyse kendi olaylarını örtmek için. Yatıyorum, kalkıyorum, yeni bir ses kaydı. Bakalım bugün kimlerin pislikleri dökülmüş, saçılmış diye uyanır oldum. 

Cidden merak ediyorum, şu anda dünya üzerinde bu kadar sık gündem değiştiren bir ülke var mıdır? Kafayı yememek elde değil. Bazen amannnn diyorum, canımı sıkıyorum da ne oluyo sanki, boooşverrr. Sonra yine boktan bişiler oluyo, sinirim zıplıyor. Biraz mutlu olacak gibi olsam yine bir şeyler çıkarıyor sayın uzun adam. 

Twitter, mwitter kazıcam hepsini dedi. Hadii yaaa, o kadar da değil dedim evde sırıta sırıta. Anaa bir baktık aynı gece dediğini yapmış. Ben ki bilgisayardan pek anlamam. Şu an DNS, VPN bilmem ne hepsini öğrendim sayesinde. Twitter'a 1,5 senedir hiç girmeyen ben, sırf bu yüzden yazıyorum valla.

25 Martta ne çıkacak ciddi anlamda merak ediyorum. Mitinglerde falan habire yatak odasından bahsediyor, bu kadar lafın üstüne şahsen +18'lik görüntüler bekler hale geldim. Adam resmen kendi icraatlarını! hasır altı yapmak için savaşa bile sürüklücek ülkeyi göz göre göre. Bir de alkışlıyorlar bu hüloğğcular bunun savaş çığırtkanlığını. Gidin madem efendim siz savaşın, hazır kefenle falan gidiyorsunuz mitinglere. Gidin o bayıldığınız muhaliflerle birlikte allahuekber, hüloğğğ nidalarıyla kelle kesin. Toplanın gidin arkadaşım, ülke temizlenir belki. Nasıl bir kafa var bunlarda yaa, alkışlıyorlar. 

21 Mart 2014 Cuma

Herkes kendi evinde rahat


Babam hastaneden çıktığından beri benimle evde. Urla'da açık havada, yemyeşil yerde, hayvanlarıyla beraber yaşamaya alışmış biri, dört duvar arasına girince bunalıma girer tabi. Adamcağız resmen sudan çıkmış balığa döndü. Zaten yerinde duramayan hiperaktif biridir babam. Köyde de sürekli çalıştığından, evde sürekli yatmak ona çok zor geldi. Haftaya salı günü sondası çıkana kadar bende kalacaktı. Tı diyorum çünkü artık dayanamadı adamcağız, eşim Urla'ya götürdü bugün, salı günü tekrar dönmek üzere. 

Sabah 06:30'da bir sesle uyanıyorum bakıyorum babam kalkmış elinde idrar torbasıyla geziniyor evin içinde. Sıkıntıdan patladı adam. Duvarlar üstüme geliyor, ben bir daha şehirde yaşayamam diyor. Haklı tabi, öyle bir yerde yaşadıktan sonra insan kapalı duramaz evin içinde. Ne kadar rahat ettirmeye çalışsak da sıkıldı tabi. 

Her zaman dediğim gibi herkes kendi evinde rahat. Ben de asla rahat edemem, annemin, babamın evi de olsa. Nereye gidersek gidelim dönüp evimde kalmak isterim. Tabi zorunlu durumlar da mümkün olmayınca epey sıkılıyorum. Ben de babam gibi evim evim güzel evim diyorum ve onu kesinlikle anlıyorum. 

Oturduk babamla karşılıklı bütün gün tv izledik, Erdoğan mitinglerini izledik, sinirden çıldırdık, ne diyeceğimizi bilemedik. Dün akşam twitter mwitter açıklamasından sonra ben "yok daha neler, onu biraz zor yapar" dedim ki, sabah bir kalktık hakkaten kökünden kazımış twitter mwitterı. Bizi nasıl günler bekliyor, neler yaşayacağız ilerde, dehşet içinde kalıyorum. Konuşmalarını dinledikçe korkuyorum, irkiliyorum. Bak mesela şu an tvde YSK tarafından yasaklandığı söylenen ve %100 çalıntı olan AKP reklamı yayınlanıyor. Akp'ye yasak sökmüyor yani. Gerçi twitter'a da yasak sökmedi de. Ülkenin bu durumu ciddi anlamda bozdu psikolojimi. Hiçbir şey yapmak istemiyorum, sürekli bir umutsuzluk hali. Aha yine çıktı aynı reklammmm. Aggghhhhhhhh !!! 

Erdoğan'ın unutulmaması gereken sözleri


  • Elhamdülillah şeriatçıyız.
  • Ananı da al git buradan.
  • Gemi var gemicik var.
  • Ben çevrecinin daniskasıyım.
  • Kız mıdır kadın mıdır bilemem.
  • Dindar bir gençlik yetiştireceğiz.
  • Demokrasi amaç değil araçtır.
  • İki ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor.
  • Evinde zor tuttuğumuz %50 var.
  • Hem laik hem müslüman olunmaz, ya müslüman olacaksın ya laik.
  • 23 Nisan'da koltuğa oturan çocuğa; Artık başbakansın, asarsın da kesersin de...
  • Tıksırıncaya kadar içiyorlar.
  • Ataya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok.
  • Her 10 Kasım'da yaygara koparıyorlar.
  • Demokrasi bizim için tramvaydır.İstediğimiz durağa gelince ineriz.
  • Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir lafı koskoca bir yalan, egemenlik kayıtsız şartsız allahındır.
  • Bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabi ki gidecek be.
  • (şehit yakınlarına) Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.
  • Nükleer riskliyse evdeki tüp de riskli.
  • Sayın Öcalan düşüncelerinin değil, almış olduğu kellelerin hesabını ödüyor.
  • Yurdu demir ağlarla ördük dediler. Marş okumakla Türkiye raylarla donanmıyor. Ne ördünüz yahu, biz örüyoruz.
  • Mahkemenin başörtüsü ile ilgili söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır.
  • Twitter, mvitter hepsinin kökünü kazıyacağız.  Uluslararası camia şöyle der, böyle der, umurumda değil.

28 Şubat 2014 Cuma

Ne olacak bizim halimiz


Umut var mı içinizde bu ülkenin geleceğine dair? Ben her geçen gün daha karamsar, daha kötü hissediyorum kendimi. Son günlerdeki sıkıntılarımın sebepleri belli, babamın rahatsızlığı. Ama altta yatan bir çok sebep de  birleşince iyice ruhsuz bir hal aldım. 

Önceden sinirden köpürür, elim ayağım titrerdi. Şimdi ise olanları izliyor, dinliyor ve sadece üzülüyorum. Çünkü umudumu gerçekten tümden yitirdim. Artık bu ülke toparlanamaz diye düşünüyorum. Dünya üzerindeki herhangi bir yerde bu kadar skandalın peşpeşe yaşandığı görülmüş müdür bilmiyorum. Görülse bile böyle bir halk kesinlikle görülmemiştir. Yer yerinden oynuyor, üstüste meydana dökülüyor pislikler ama bizim halkımız duymamakta, görmemekte o kadar ısrarcı ki, insan  kafayı yese yeridir. Diyor ya birileri, "doğru olsa bile buna kimse inanmaz" diye. Yok, inanmıyorlar. Adam peygamber gibi bunların gözünde, öl dese ölecekler. Hatta çıksa açık açık itiraf etse, "helal olsun, afiyet olsun başbakanım" diyecekler. Bir kadın yazarımızın dediği gibi, "o paraları yoksullara dağıtmak için zekat olarak toplamıştır". Zekaya bak, hizaya gel.

Tutturmuşlar bir paralel yapı. Paralel yapıyı, paralel hale getiren, senelerdir devletin en mühim, kilit noktalarına getiren, askerlere, farklı görüş beyan eden herkese kumpaslar kurulup, oyunlar hazırlanırken, ellerini ovuşturan kimlerdi? Şimdi besleyip büyüttüğünüz yılanlar, sizi sokunca mı geldi aklınız başınıza? Şikayet etmeye, millete mağdur edebiyatı yapmaya hiç mi hiç hakkınız yok. Çünkü bu vatanı bu hale getiren sizlersiniz. Sizin ahlaksız zihniyetinizin ürünleri bunlar. 

Şimdi ağlaşıyorlar, sinirden köpürüyorlar, paralel yapı diye, çete diye, inlerine gireceğiz diye. Ben ne diyorum, biliyor musunuz, ohh olsun diyorum, daha beter olsunlar diyorum. İki tarafta tüm pisliklerini ortaya döküyorlar birbirlerinin. Böyle bir çatlak olmasaydı asla ortaya dökülmeyecek şeyler saçılıyor etrafa. Gerçi bizim millet kış uykusunda değil, ölüm uykusunda. Yine görmüyor, yine duymuyor, yine anlamıyor. 

Ülkeye bakın, iktidar ve ortağı cemaat birbirine düştü. Birbirlerini dinleyip dinleyip, ortalığa döküyorlar. Kumpaslar, şantajlar, kasetler diz boyu. İktidar, kuyruğu kurtarma derdinde her gün atamalar yapıyor, kanunları değiştiriyor, sansür uyguluyor. Ve tuhaf olan da her şey normal seyrinde, millet dizi izler gibi izliyor. Zihinlerimiz fallafoş olmuş bizim, beyinlerimiz tecavüze uğramış. 

Ya geçen izledim, iktidar partisinden adamın biri diyor ki; mahkemeleri bize bağlayın, her şeyi düzeltelim. Yargıyı, mahkemeleri birilerine bağlamak. Bunların zihniyeti bu işte. Bağımsız yargı da neymiş. Erkler ayrılığı da neymiş. Sanki babasının dükkanı. Bize bağlayın düzeltelim. 

Yani, ben umudumu yitirdim toptan. İnsanımıza olan umudumu yitirdim, ülkenin geleceğine olan umudumu yitirdim. Gerçekten çok karanlık günlerin bizi beklediğini düşünüyorum ve korkuyorum. 

18 Aralık 2013 Çarşamba

Ortalık Karışık

Ne acayip şeyler oluyor. Her gün yeni bir atraksiyon. Sen senelerce besler, büyütür, ya da büyümesine göz yumarsan, gün gelir senin de gözünü oyarlar işte. Bu işler böyledir. Ne allahı kitabı, ne dini imanı vardır bu işlerin. O sadece kılıf. Ne kadar pis işler dönüyor farkında mısınız? Birileri saftirik vatandaşımızı islamdı, dindi, imandı diye uyuturken milyar dolarları cukka ediyor. Kızlı erkekli oturmayı kalkmayı sakıncalı bulanlar, babalı oğullu götürüyorlar malı. Bizim millet de Hüloğğğ diye hönkürsün hala. Heyyy yarabbim...

El altından sessiz sedasız, ülkenin tüm kilit noktalarına yerleştirilen altın nesiller, meyveleri vermeye başladılar işte. 

Sen namustan, dinden, imandan bahset, gözyaşlarına boğul her lafında, sonra kalk milletin yatak odası görüntülerinden arşiv yap. Sırası gelince dök ortaya birer birer. Bu nasıl bir kafa?

Ya diğer taraf? Yahu bin değil, on bin değil, milyon değil. Milyar dolarlardan bahsediliyor. Namusu ve şerefi üzerine yemin eden bu insanlar, hiç mi vicdan muhasebesi yapmıyorlar içlerinde? Hakikaten çok feci şeyler oluyor ülkede. Darbe yapamasın diye tüm askeri içeri tık, sonra gelsin cemaat yapsın sana darbenin kralını. İronik yani. Tuhaf. Acayip. Tarifi imkansız :) 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Güzel İzmir'im ve çekemeyenleri hakkında

Bugün izin dönüşü olması sebebiyle çok stresli başladı. Hatta gece de zordu, çünkü zor uyudum stresten. Halbuki sadece bir haftacık izne çıktım ama bünye rahata çabuk alışıyor :) Nasıl uyancam o saatte, öff pöffle yattık. Kalktık tabi s.s. kuralıyla sabahın köründe. Ezan okunurken kalkıyorum o derece vahim :(  Bir kalktım dehşet yağmur yağıyor. Tam uyuncak hava var yani. Neyse çıktık gittik işe. Mesai arkadaşlarım  bir saat geç geldiler. Trafik girmiş tabi birbirine. Arabalar yollarda kalmış, yarıya kadar su. Şiddetini artırarak devam etti ve beklenen sonuç; evleri, iş yerlerini su bastı, pek çok araç bozuldu, yollarda kaldı vs. 

Ve bazıları var ki İzmir'in başına kötü şeyler gelse de ohhh desek diye bekliyorlar. Tivitçi Başkan diyorum ben ona :) Kendisi 24 saat twitter başında sağa sola, ona buna sataşmayı meslek edinmiş biri. Şöyle demiş kendileri "Balık adam gönderelim mi". Nasıl bir belediye başkanı, aynı ülkede başka bir kentin başına gelen doğal bir felaketle dalga geçebilir? Sizin aklınız, mantığınız alıyor mu? 

Ben İzmir'in belediyeciliğini savunmuyorum ancak şu da bir gerçek ki sırf CHP'li yönetim var diye engel de olunuyor. Çok gördük bunu. Başka belediyelerin saatte imza aldığı iş, İzmir için aylarca bekletiliyor, süründürülüyor. Kaynak ayrılmıyor ya da eksik ayrılıyor. Maksat CHP'yi seçen İzmir halkını cezalandırmak. Sonra da geçip "oh olsun, siz istediniz" demek. "Bizi seçene kadar size su yok" demek. Zaten benim açımdan bu zihniyete oy vermek mümkün değil de, verecekler için de ters tepeceğini düşünüyorum bu zihniyetin. En azından İzmir'de ters tepeceğini düşünüyorum. Evet, hala İzmir'imden ve İzmir'limden umutluyum. Ama zaman zaman da korkmuyor değilim. Katakulliye getirip alırlar mı acaba diye. Güvenim yok çünkü artık seçime de, sisteme de. 

Neyse Başkan Aziz Kocaoğlu güzel bir cevap vermiş. "Balıkadam kullanmayı Melih Bey bizden çok daha iyi bilir. Çok değil 2 yıl önce, Çetin Emeç Bulvarı’ndaki alt geçitte araçlar ve vatandaşlar 6-7 metre suda mahsur kalmadı mı?"

Aha bu da kanıtı :)

Bu bir doğal afettir. Alt yapın, üst yapın mükemmel olsun doğal bir afette elin kolun bağlanır. Yapacak şeyin kalmaz. Amerika, hortuma, fırtınaya, yağmura teslim olmuyor mu? Belediyeciliğinin eksikliğinden mi oluyor? Hayır, İzmir'in alt yapısı mükemmel falan da demiyorum. Eksikleri çok fazla ama diyorum ya kafamın almadığı, beni isyan ettiren, sinir eden şey bunların bu "oh olsun" zihniyeti. İzmir'in başına gelecek büyük bir felaket olsa, kurtulduk topundan diye göbek atacaklar bunlar. 

Yani lafın kısası efenim, İzmir kadar taş düşsün başınıza :)

7 Kasım 2013 Perşembe

Devlet Nişanı ???

Nişandan T.C ibaresini ve Atatürk resmini kaldırırsan geriye ne kalıyor? 

T.C yani Türkiye Cumhuriyeti. Adamlar Apo'nun isteğiyle Türkiye'nin adını bile değiştirecekler yakında. Cumhuriyet kelimesi ise zaten içlerinde bir uhde. Batıyor besbelli senelerdir. Fırsat geçince de kaldırırlar işte böyle. Zaten kendisi demiş vakti zamanında, "Cumhuriyet amaç değil, araçtır" diye. Adamın işi bitince kaldırıp atacak işte. Cumhuriyet de neymiş. 

Geriye kalıyor Atatürk. Bu konuya hiç değinmesek de olur. Bu ülkede yaşayıp da bu adamların Atatürk alerjisinden haberdar olmayan varsa, diyecek laf yok. 

Atatürk'ü kaldır, T.C'yi kaldır. Sonra da devlet nişanı de buna. Hangi devletin nişanı bu pardon?? Devletin kurucusunun ve adının olmadığı bir nişan. Gazoz kapağı tak onun yerine sen en iyisi. 

6 Kasım 2013 Çarşamba

Kızlı Erkekli Mevzuları



Biliyorum ki, bu da bir gündem yaratma-değiştirme saçmalaması. Vatandaşın eline bir oyuncak verip önemli mevzudaki yasaları vs.çaktırmadan sessiz sedasız halletme oyunları.  Bakalım ardında ne saklıyor bu beyanat. Televizyon bile izlemiyorum görmemek, duymamak için. Çünkü tüylerim diken diken oluyor, mideme kramplar giriyor. Ciddi anlamda bünyem sapıtıyor sinirden. Ama nafile... Gündem yaratmada, insanları birbirine düşürmede o kadar üstün bir başarı sağlıyorlar ki, uzak kalmak mümkün değil.

Kızlı erkekli aynı evde kalmak, kızlı erkekli aynı sınıflarda okumak, aynı otobüse binmek... Bunun sonu var mı? Bugün aynı evde kalmak derler, yarın aynı sınıfta okumak vs.vs. Bu zihniyet için bir kadın ve bir erkek sadece üreme maksatlı cinsel ilişki için bir arada bulunmalı. Bu insanların zihninde kadın ve erkek o kadar ayrılmış ki birbirinden, bir araya gelmeleri durumunda akıllarına gelen tek şey seks. Çünkü sadece o iş için bir araya gelinmeli. O yüzden bu sapık zihniyet için kadının sesi, saç teli bile tahrik unsuru olabiliyor.

Siz sanıyor musunuz, bu kişilere oy verenlerin bu beyanatları yadırgadığını ya da desteklemediğini. Ağızlarının suyu akıyordur. Yaşa başbakanım, daha çok istiyoruz başbakanım diye. "Tehlikenin farkında mısınız?" cümlesinin anlamını kavramayanlar için yeterli koşullar ne zaman tamamlanacak çok merak ediyorum. Bir günde gerçekleşmiyor evet, kademe kademe oluşuyor taban. Ama bir gün bir bakmışsınız tüm özgürlüğünüz alınmış elinizden. Siz o son günde farkında varırsınız belki ama yıllar sürmüş bir zemin hazırlanmıştır çoktan. İşte şimdi bu dönemi yaşıyoruz.

İzlemeyenler için "Persepolis" izlenmesi şiddetle tavsiye edilir. Bir bakmışsınız bir gün manavdan muz, patlıcan almanız, araba kullanmanız bile yasaklanmış. Bunlar yaşanmaz sanıyorsanız yanılıyorsunuz, çünkü bugünkü İran da bir zamanlar son derece moderndi. O zamanlar onlar da akıllarına getirmiyordur bunların yaşanabileceğini.

Ben İzmir'de büyüdüm. Çocukluğumda kızlı erkekli gece yarılarına kadar sokaklarda oyun oynardık. Erkek arkadaşlarımın sayısı kız arkadaşlarımı geçerdi. Çünkü daha iyi anlaşırdım erkeklerle. Ailem, hiçbir zaman cinsiyet ayrımı yapmadı. Ortaokulda, lisede erkek arkadaşlarım da oldu. Babamın bilgisi de oldu. Ama normali buydu benim için. Babam yadırgasa da şiddetli bir tepki görmedim hiçbir zaman. Kız babası olmanın sıkıntısıydı yadırgaması da, ki gayet normaldi.  Üniversitede, bir kız arkadaşımla ev tuttuk. Arkadaşlarımız bize gelirdi, biz de onlara giderdik. Beren Saat geçenlerde demiş ya "biz tuttu fruttiyle büyüdük de sapık mı olduk" diye. Aynen katılıyorum, biz kızlı erkekli sokaklarda oynadık, erkek arkadaşlarımızla gezdik, tozduk da sapık mı olduk, fahişe mi olduk?

İnsanların bir arada olmasından, sosyal ortamlarda bulunmasından, kız ve erkek arkadaşlarının olmasından daha normal ne olabilir ki? Eşimin memleketi anadolunun en tutucu yerlerinden birisi. Ben yetiştiğim ortamda görmediğim şeyleri orada gördüm. Mesela, kadınlar ve erkeklerin ayrı yerlerde oturması, misafirlerin ayrı odalarda ağırlanması gibi. Ayrıca böyle yerlerde erkekler, evli de olsalar, bekar da olsalar, sadece erkeklerle takılıyorlar. Eşleriyle beraber bir yerlere gitmek pek rastlanır bir şey değil. Erkekler erkek arkadaşlarıyla geçiriyorlar tüm gecelerini nerdeyse. Kahvelerde oturuluyor. Kadınlarsa evlerde, yer, içer, dedikodu yaparlar. Evli erkeklerin, eşlerini evde bırakıp, erkek arkadaşlarıyla denize, tatile falan gittiklerini gördüm ki "oha artık" dedim. Bu zihniyet, evlendikleri kadınları "eş" olarak görmezler, oturup sohbet edecek bir şey bulamazlar. Bana çok anormal geldi bu durum açıkçası. 

Herhangi bir şeyi, ne kadar yasaklarsan o kadar çekici hale gelir. Bu değişmez bir kuraldır. Anadolunun baskıcı tutumu, genç insanlarda cinselliği ve karşı cinsi bir tabu haline getirmiş. Onun için de işte çözülemeyen cinsel sorunlarımız var. O yüzden vajinusmus, erken boşalma, iktidarsızlık dizboyu. O yüzden cinsel yetersizliğinin verdiği altedilmişlik duygusunu eşini döverek gidermeye çalışıyor erkeklerimiz. O yüzden kabullenemiyor erkeklerimiz terkedilmeyi. O yüzden kadın cinayetleri bu kadar fazla ülkemizde. 

Biz kimsenin özel hayatına müdahale etmedik derken, evlere baskınlara kadar varacak bu iş sanırım. Bir insanın evi bile özel hayat kapsamına girmiyorsa varın siz düşünün gerisini. Valilik, benim yaşadığım eve ne gibi bir müdahalede bulunabilir? Girip çıkanıma nasıl karışabilir? George Orwell'ın 1984 kitabını okurken yaşadığım endişeyi düşünüyorum da, iş buralara varırsa, distopik bir gelecek bizi bekliyor demektir.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Kordon "Çapulcu Çadır Kampı" ve Buca - Kaynaklar Yürüyüş Parkuru

Cumartesi, tüm gün uyuduk. Abartmıyorum, sabah 11'de kalktık. Kahvaltı yaptık 1 saat. Sonra tekrar yattık. Saat 5'e kadar. Kalktık sersem gibi. Tekrar yemek yedik :) Gece de Gündoğdu meydanına çıktık. Çapulculara katılmaya :) Acayip şaşırdık, çünkü bir haftada inanılmaz değişiklik olmuş Kordon'da. Gündoğdu Meydanından sonrası bütün Kordon çadır dolmuş. Resmen bir Çadır Kent olmuş. İsmi de "Çapulcu Çadır Kampı". Üniversitelerin bahar şenlikleri gibi bir hava vardı. Tam bir karnaval havası. Tabi bu bizim bakış açımızdan böyle görünüyor sanırım. Kimilerine göre de, ahlaksız gençlerin kızlı erkekli çadırlarda kaldıkları, kafa kıyak dolaştıkları bir fuhuş yuvası. Bakıştan bakışa değişen bir durum tabi. Evet, şurası bir gerçek boş bira şişelerini toplasan ufak bir tepe oluşabilir, durum öyleydi. Ancak ben bunun da bir etki-tepki meselesi olduğunu düşünüyorum. İçip sapıtmış, sağa sola saldıran ya da onu bunu taciz eden hiç kimseyi görmedim. Aksine hepsi de okumuş, aklı başında gençlerdi. Bir tek polis görmedim ve hiç taşkınlık yapan da... 

Bu kadar zor mudur iktidar sahibi olunca karşıt görüşleri dinlemek, saygı duymak, anlamaya çalışmak... Onlar ve biz demek yerine, bu kadar insan neden ayaklandı, nasıl oldu da bu hale geldi bu olay diye düşünmek gerekmez miydi? Bir başbakana mahalle kavgasındaymışcasına kükremek mi yakışır, uzlaşmaya çalışmak mı? Son olaylara başbakanın verdiği tepkileri gördükçe, duydukça daha da endişeleniyorum. 

Pazar günü kahvaltı için Kaynaklar'a gittik. Sıkı bir kahvaltı yaptık ve gelmişken yürüyelim dedik. Tamam planlanmış bir yürüyüş değildi ama insan o parkura girmeden önce bir şişe su almayı da mı akıl etmez? 5 kişiden birinin bile aklına gelmez mi? Gelmedi :) Biraz yürüdükten sonra susayınca aklımıza geldi ama çok geçti tabii. Parkurun sonunda bir kaynak olduğunu duymuştuk ama ne kadar mesafede, nasıl bir yer hiçbir fikrimiz yoktu. Öyle bir belirsizlikte, sıcağın altında, susuz bi şekilde yürüdük, yürüdük, yürüdük. Birkaç kişi gördük karşıdan gelen, onlar da pes etmiş dönüyorlardı. Biz bulamadık dönüyoruz dediler. Ablam pes etti. Dönelim dedi. Oylamaya sunduk. 4 e karşı 1 kaybetti :) Ve yürüyüşe devam... Mutlu son yaklaşık yarım saat sonra geldi. Suyu bulduk. O nasıl güzel bir su, buz gibi. Fil gibi içtik desem yalan olmaz. Ormana doğru ilerleyince de müthiş bir doğayla karşılaştık. Yemyeşil ağaçlar, buz gibi akan su, mis gibi bir hava. Yarım saat kadar dinlendik. Sonra inişe geçtik. 2 saat kadar bir sürede çıktık, 40 dakikada indik. Yürümek isteyenlere önerim mutlaka bir şapka alın, güneş kremi sürün, SU ALIN :) 

Bezgin yürüyüşçülerden ablam, eniştem ve canım eşim ;


Bize eşlik eden manzara; 


Ve sonuç;




31 Mayıs 2013 Cuma

Gezi Parkı



Nasıl bir medyamız var ya bizim. Nasıl bir vurdumduymazlıktır bu. İstanbul'un göbeğinde binlerce insan Taksim'i doldurmuş, müthiş bir direniş var. Polis son derece ölçüsüz biçimde güç kullanıyor. İnsanlar yaralanıyor, gözlerini, kulaklarını kaybediyorlar. Polis nişan alarak ateş ediyor. Ve biz hiçbir şey görmüyor, duymuyoruz. İnsanların haberi bile yok olaylardan. Sosyal medyadan haberi olmayan, internet kullanmayan insanların hiçbir şeyden haberi yok. Çünkü bizim aşağılık, iğrenç, satılmış medyamız dizi yayınlıyor, güzellik yarışması yayınlıyor, yemek programı yayınlıyor.Yazıklar olsun. Midemi bulandırıyorsunuz. Ülkemizde yaşanan olayı yabancı kanallardan izliyorum şu anda. Hukuk falan kalmadı zaten artık. Jammerlarla sinyaller kesiliyor, görüntü kaydetmemesi için mobeseler kapatılıyor, neye dayanarak, hangi yasaya, hangi hukuka dayanarak yapılıyor bunlar. İletişim hakkı engelleniyor, halkın bilgi edinme hakkı engelleniyor. Saatlerdir sosyal medyadan ve norveç kanalından izliyorum olayları. Nasıl bir hükümettir ki halkıyla inatlaşıyor, ben yaptım oldu, ben karar verdim yaparım... Şu an düzgün cümle bile kuramıyorum. Vali çıkıyor, hala marjinal gruplar falan diyor. Size göre halkın size oy vermeyen %50 si marjinal grup zaten. 





13 Mayıs 2013 Pazartesi

Kaç Maymun???



           Ne boktan bir gün. Biz nasıl bu hale geldik demiyorum, çünkü biliyorum insanların nasıl uyutulduğunu, hissizleştirildiğini. Şaşırdığım şey insanların nasıl bu kadar kör kalabildiği. Gözlerinin önünde olan olayları bu kadar mı görmezden gelir, bu kadar mı çabuk unutur olduk. İnsan denilen tür kendi başına gelmeyen her olayı görmezden gelmeye, uzak kalmaya, aman banane demeye ne kadar meyilli. Kendi başına gelmeden anlamayan, kendinden başka hiçbir şeyi umursamayan o kadar insan var ki.
            Duyuyor musunuz insanların çığlığını. Ölü sayısı 46 mı acaba? Yayın yasağı geliyor, görmeyelim, duymayalım diye. Hoş yasak falan getirmeseler de basının zaten bir şeyi gördüğü, gösterdiği yok ki. 3 maymunu oynayan, yalaka ve karaktersiz medya. Hükümet içinse, olması neredeyse beklenen bir olay. O kadar olağan ve sıradan ki, düğün dernek yapılıp, eğlenilmesinde bir sakınca görmüyor. Ve hatta eğlendiğini ve ne kadar mutlu olduğunu yeterince gösteremediği için “düğünümüzün tadını kaçırdı” diyerek neredeyse ölecek başka gün bulamadınız mı diye ölenlere kızacak.
            Medyada ne var? Futbol... Top kafaları uyutmaya birebir... Uyumaya devam edin. Sizin körlüğünüzün bedelini, hükümetin yanlışlarının bedelini canlarımızla ödeyelim ve unutalım gitsin. Ölen biz, ailemiz olmadıkça unutalım gitsin.
            Üstüne bir ayran için ve uykuya dalın. Afiyet olsun.

6 Eylül 2012 Perşembe

Ezici kör çoğunluk ve öfkeli çaresiz azınlık

 Yazmak istiyorum ama yazamıyorum kaç gündür. Ne yazacağımı, nasıl yazacağımı, nasıl ifade edeceğimi bulamadığımdandır belki de. Darmadağın düşüncelerim, öfkeliyim, nefret doluyum. Bu hainliği kabullenemiyorum. Vatan elden gidiyor söylemleri çok tuhaf geliyor ama o günlere son hızla yaklaşıyoruz. Kendi milletimden soğudum. Bu cahillikten, bu kör, sağır, dilsiz, beyinsiz insanlardan nefret ettim artık. Önceden bu kadar keskin bir ayrışma var mıydı sizce? Biz olduk onlar oldu, laik olduk, dindar oldular, Türk olduk, Kürt oldular, Kemalist olduk, Tayyipçi oldular, açık olduk, kapalı oldular. Toplumun her kesimi birbirinden nefret ediyor şu anda farkında mısınız? En azından kendi adıma konuşayım, eskiden böyle düşünmüyordum ama gerçekten bir kesime karşı öfke doluyum artık. Çünkü bu kesim yüzünden göre göre uçuruma yuvarlanıyoruz ve onlar çoğunluk oldukları için bizleri de sürüklüyorlar. Kör, cahil, nankör bir kesim. Nasıl bu kadar kör olabiliyorlar kabulleniyorum. Kendi kendimi kahrediyorum ve elimden gelen hiçbir şey yok. Dönen oyunları, gerçek yüzleri, planlanan karanlık geleceğimizi nasıl göremiyorlar. Halbuki çok da güzel oynanıyor senaryolar komşularımızda, gözlerimizin önünde.
 Mustafa Kemal'e yapılan nankörlük, en çok zoruma giden şey. En çok kabullenemediğim, kendi kendimi yıprattığım, nasıl olur dediğim nankörlük. Fakir, bitmiş, parça parça bölünmüş, paylaşılmış topraklardan, dişiyle tırnağıyla bir vatan kazanmış bir millet. Bu fakir milleti, bu bitmiş, bu çaresiz halkı uyandıran, birleştiren, cesaret ve kuvvet veren, dünyadan eşi görülmemiş bir komutan, bir devlet adamı, bir deha. Yaptıklarını okudukça ütopik bir film izliyormuş hissi uyandıran, hala nasıl başarmış diye sorduran insan. Dünyanın güçlü emperyalist devletlerine diz çöktürmeyi başarmış bir deha. Zamanının ötesinde, hatta şimdiki zamanın bile ötesinde bir beyin. Hayran olduğum bu büyük insanı, karalama, küçümseme, itibarsızlaştırma dönemi yaşıyoruz resmen. Nankör çoğunluk, nerden gelindiğini, neler yaşandığını, o küçük beyinleriyle küçümsediğini sandıkları insan olmasaydı neler olabileceğini düşünmeden, (düşünemeden diyelim daha doğru olur, çünkü böyle bir meziyetleri yok) salyalar saçarak dalga geçiyorlar. Hayran olduğum, anlatılamaz bir minnet duygusuyla sevdiğim insanın bu şekilde yok edilmeye çalışılması ve bunun hükümet eliyle, bilinçli bir şekilde yapılması içimi dağlıyor. Bu NANKÖRlüğü kaldıramıyor bünyem. Sinir sistemim bozuluyor. Kanser olucam yakında sinirden. Haber izlemek işkence oldu resmen artık. Bazılarının yüzünü görmek, sesini duymak tüylerimi diken diken ediyor. Sinirden beynim uyuşuyor. Gerçekten hasta olucam yakında. Hayır şöyle de bir şey var, dile de getiremiyorsunuz artık kimseye. Resmen bir korku imparatorluğu. Yazmaya, konuşmaya, düşüncelerimizi söylemeye korkar olduk. O kadar saçma bir durumda ki ülke. Ordusu içerde, teröristleri mecliste. Sonumuz hayır olsun diyecek gücüm bile kalmadı. O kadar umutsuzum.
 Artık her gün şehit haberi geliyor. Birkaç Mehmet ölüyor her gün. "Mehmet" hep fakirin garibanın çocuğu, zavallının eşi oluyor ve aklımızda yer ettiği süre bir kaç vah vah ve yazıktan öteye geçmiyor artık. Bir şey ne kadar sık olursa o kadar kanıksanır ya, artık rakamlar bile önemli değil.
- 10 şehit varmış
- Vah yazık.
Ertesi gün:
- 5 şehit varmış.
- Yazık.
Ertesi gün:
- 15 şehit varmış.
- Allah ailesine sabır versin. Yazık.
Kaç saniye sürer bu diyalog. Sanırım 5 saniye falan. İşte şehitlerimizin aklımızda kaldığı süre bu.
- 25 şehit varmış bugün.
- .....
Boşluğu siz doldurun. Karamsarım, umutsuzum, mutsuzum. Öfkeliyim, çaresizim, bıkkınım.
Oysa ki keyifli şeyler de yazmayı planlamıştım ama halim yok.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...