din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2017 Çarşamba

Farklıysan öl!



Dünyanın daha yaşanılır, daha güzel bir yer olması için tek bir şart var o da: farklılıklara saygı. Bizim gibi düşünmeyene, bizim gibi yaşamayana, hatta bizden olmayana yani diğer canlılara, hayvanlara, doğaya saygı. Bu kadar zor mu bu? Neden bu kadar zor? 

Yılbaşında yaşanan korkunç olay için ülkemde o kadar çok yaratık var ki, "ohh" diyerek o teröristten bir farkı olmayan.  İsteyen yeni yılın gelişini kutlar, isteyen Noeli kutlar, isteyen içer, isteyen namaz kılar. Bu kadar zor mu bunu kabullenmek? İlla herkes sizin gibi düşünmek ve yaşamak zorunda mı? Dünyayı boktan bir yer haline getiren en büyük sebep de bu işte. Herkes benim gibi olsun mantığı. Bunu destekleyen en büyük faktörse din. İster İslam ister Hristiyanlık olsun, dinlerin mayasında var bu mantık. Kimse de gerçek İslam bu değil zırvaları yapmasın boş yere. O gerçek İslam değil, bu gerçek İslam değil. Gerçek İslam nerede yaşanıyor acaba, Plüton'da falan mı? Bırakın başka bir dine mensup olmayı, İslam içindeki farklı mezheplere inanan insanlar birbirlerini gebertiyorlar cennete gideceğine inanarak. 

Yılbaşından önce el broşürü dağıtan tipler, yılbaşı gecesi tombala oynamak, tv izlemekten tutun, kuruyemiş yemenin bile haram olduğunu söylüyorlar. Tombala oynamak haram ama küçücük kızlarla evlenip gerdek gecelerinde öldürmek serbest. Kuruyemiş yemek haram ama piyano çaldı diye bir insanı kırbaçlamak serbest. Kokuşmuş bu zihniyetten ve onların yarattığı bu karmaşadan nefret ediyorum. Noel babayı yumruklayan sakallı takkeli bilboardlarla bu terör olayını kışkırtanlara ne gibi bir işlem yapıldı acaba? Ya da İzmir'de patlama olmamasından yakınan yaratığa ne gibi bir işlem yapıldı? Bizden olan ölümlere üzülüp, bizden görmediğimiz ölümlere sevindikçe bu pisliğin içinde boğulup gideceğiz. 

Milletçe travma halindeyiz. Her gün evden çıkarken bir yerlerde patlar mıyım korkusu. Metroda, otobüste, avmde, sokakta tedirginiz. Akşam eve sağ salim döndüysek, bu bir mutluluk sebebi. Çocuklarımızı evden çıkarmak istemiyor, bir yere gitmesine izin vermiyoruz. Tesadüf hayatların yaşandığı bir ülke haline geldik. İyi giden tek bir gelişme yok ama bazıları hala dünya lideri sanıyor kendini. Bu kadar kötü bir gidişatın bu kadar büyük bir yüzde tarafından ölümüne desteklenmesi bence psikiyatrik bir araştırma konusu olabilir. Kesin bir delilik hali bu.  Bir devletin en büyük görevi nedir? Vatandaşlarının can güvenliğini sağlamak. Bunu beceremeyen bir devletten başka şeyleri düzeltmesini beklemek ne kadar mantıklı? İnsanlara "bugün de patlamadık" diye şükretmesini öğreten bir yönetim anlayışı, ilginç.   

Ne kadar gündemden uzak kalmaya çalışsam da imkansız. Yalnız tüm bu olaylar, kalbimin nasır tutmasını sağladı sanırım. Önceki hassasiyetim, kendimi yıpratmam yok. Artık çok da umursamıyorum olanları. Belki kullandığım ilacın etkisinden belki de hak ettiğimiz gibi yönetildiğimizi düşündüğümden. Çünkü kendime zarar vermekten başka elimden gelen bir şey olmuyor diğer türlü. 


Geçenlerde Gündüz Vassaf'ın son kitabını okudum. "Ne yapabilirim"adı.  Gündüz Vassaf'ı çok severim, ilk okuduğum kitabı "Cehenneme Övgü"den beri. Maalesef onun kadar inançlı değilim bir şeyleri değiştirebileceğimize ilişkin. Evet yapabileceklerimi yine yaparım ama umudum yine de yok. İnsanlığa karşı umudumu yitirdim. Bir şeylerin daha güzel olmasını beklemekten vazgeçtim. Özellikle bu ülke için.  

Kendi küçük hayatımı yaşıyorum, kendi küçük mutluluklarımla avunuyorum, küçük işimi yapıp, küçük evime gidiyorum, eşimle ve küçük kedimle huzur bulup, daha geniş düşünmemeye çalışıyorum. Akıl sağlığım için de böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Yeni yıldan tüm beklentim de bu düzenimin bozulmaması. 

Herkese mutlu, huzurlu yıllar diliyorum. 

23 Eylül 2015 Çarşamba

Senenin en nefret ettiğim günleri


Yaşadığım toplumda genel kabul gören ve yüzyıllardır sorgulanmadan uygulanan kurban "bayramı"na geldik yine. Her sene Çin'de düzenlenen köpek yeme festivali, Kanada'daki fok katliamı, Danimarka'daki geleneksel balina katliamı. Bunlar neyse benim için kurban da o. Bunu her sene yaşamaktan, görmekten nefret ediyorum. Bastırmak zorunda olduğum nefretimi, artık içime sığmayan tiksintimi haykırmak istiyorum. Geçen gün bir video izledim. Hacda kurban kesimi adı altında yaşananları. Hayvanları ayaktayken boğazlarına kesik atıp, birbirinin üzerine atıyorlar ve o hayvanlar birbirlerinin üzerinde çırpınarak, yavaş yavaş can veriyorlar. Birkaç günde milyonlarca hayvan katlediliyor. Ve bunu inanç uğruna yaptığını söyleyenler, buzluklarını etle tıka basa doldurup, ibadetlerini yapmanın huzuruyla mangallarını, kavurmalarını yiyorlar. Müslüman dünyanın kestiği kurbanlar gerçek amacı olan paylaşmak ve fakirleri doyurmak adına kullanılsaydı dünyadaki açlık sorununa bir nebze çözüm bulunabilirdi sanırım. Ama ne oluyor biliyor musun, kabede kesilen milyonlarca hayvan gömülüyor. Sonuç: ceplerini dolduran mutlu araplar, sevap kazandığını düşünen mutlu müslümanlar ve can çekişe çekişe ölen ve toprağa gömülen milyonlarca hayvan. 

İçimde yaşamak zorunda bırakıldığım bu hislere bu sene katlanmam daha kolay olacak çünkü evden çıkmayacağım. Görmek, duymak istemesem de, biliyorum ki milyonlarca hayvan yine bu geleneğe kurban gidecek. Birilerinin yüzüne gülerek bayramlarını kutlamak zorunda kalmayacağım için daha iyi hissediyorum kendimi en azından. Çünkü bu benim bayramım değil. Gün gelir de bir gün "önceden hayvan kesip adına bayram deniliyormuş" diye şaşıran insanlar olur mu acaba?

Beynini kullanmayan insanları kullanmanın en kolay yolu nedir biliyor musun; din. Hiç sorgulamayın olur mu? Yüzyıllardır süren geleneklerimizdir, inancımızdır deyip uygulayın. O yüzden bu haldeyiz biliyor musun? Davranışlarının nedenini bile bilmeyen, sorgulamayan, merak etmeyen, araştırmayan insanlar olduğumuz için böyleyiz. Onun için birbirimizi gebertip, en dindar benim kavgası yapıyoruz. Onun için milyonlarca insan vatansız bir şekilde heba oluyor. Onun için iç savaşta olan ülkende sokakta adam gırtlaklanırken bile sen çocuk doğuruyorsun. İşte onun için çocuklarımız kıyılara vuruyor. Sorgulamamaya devam edin olur mu? Düşünmemeye, araştırmamaya, okumamaya, görmemeye devam edin. 

Bayramın afiyet olsun.

25 Eylül 2014 Perşembe

Kadın Olmak


Dün Mari Antrikot'un, bugün de günün çorbasının yazısını okuduktan sonra ben de yazayım dedim "kadın" hakkında. Evet cinsin adı kesinlikle "kadın" dır. Dili değiştirmek, çarpıtmak, düşünceyi de çarpıtmayı beraberinde getirir. Kadın kelimesine uygulanan çarpıtma da buna örnektir. Kadın yerine bayan daha kibarmış gibi söylenir. Kadın kelimesine bir kabalık atfedilmiştir. Halbuki bir "erkek" vardır bir de "kadın". Erkek kelimesi üstüne basa basa övgüyle söylenirken, kadın kelimesine bir önem verilmemiştir. Tam tersine "karı gibi" bir insanı aşağılamak için kullanılan tabirdir. "Karı gibi" gülmek, dedikodu yapmak, kıvırtmak vs vs. Aşağılamak istediğiniz kişinin hangi davranışı varsa cümlenin önüne "karı gibi" sıfatı eklemek anlamı pekiştirir. "Kadın başına" "elinin hamuruyla" "saçı uzun, aklı kısa" "eksik etek" diğer aşağılayıcı tabirlerimizden seçmeler.

İnsanlık varolduğundan beri mi bastırılmış cins kadın, yoksa sonradan mı oldu. Cinsler arası rol paylaşımının insanlık tarihiyle başlaması mümkün ama ne oldu da kadın ikincil cins oldu? Halbuki bence de dünyayı değiştirmek istiyorsanız kadından başlamalısınız, çünkü kadın belirleyicidir, etkileyicidir, değiştiricidir. 

Cahillikten beslenen iktidar sahiplerinin yapması gereken öncelikli iş, kadınları cahil bırakmaktır. Kurbağa misali, içinde bulunduğu suyun kaynamakta olduğunu anlamayan toplumumuzun bir an önce uyanmasını diliyorum ama bir yandan da imkansız olduğunun bilincindeyim. İlkokulda türban serbestmiş artık. Türban takmayı, özgürlük savaşçısı gibi savunan kadınları da anlamıyorum ben. Saçı örtmek, türban takmak kadın özgürlüğü değildir. Seçiminde herkes özgürdür tabi ki, ama türban takmak kadını özgürleştiren bir şey değildir, keşke bunu anlasan. 

Bana göre kadın cinsinin aşağılanmasına ya da ikincil plana atılmasına, değersizleştirilmesine -hadi şöyle diyelim erkeklerden daha değersiz hale getirilmesine- en büyük katkıyı dinler yapıyor. Burada incil'den ya da kuran'dan ya da diğerlerinden örnekler verirsem çoook uzatmış olacağım ama merak edenler internette kısa bir araştırmayla ne demek istediğimi anlayacaklar. Dinde kadın konusuna girersem işin içinden çıkmam çok uzun sürecek ve aslında bahsetmek istediğim konudan uzaklaşacağım.

Neyden bahsediyorduk; kadının dünyayı değiştirme gücünden. Kadınların eğitimine özellikle önem verilmesi gerekirken, kadının gücünden korkan toplumlarda kadın bastırılır, eğitimsizleştirilir, susturulur. Bu baskılama dinle, toplum baskısıyla, erkek egemenliğiyle olur. Bu durum günümüz şartlarında da görüleceği üzere özellikle de müslüman ülkelerde yaygındır. 



Tüm bunları yazmamın sebebi, yani çıkış noktam Suriye'den ülkemize göçen insanları izlerken görmüş olduğum manzara aslında. 3,5 yıldır kanlı bir iç savaşın yaşandığı, sokaklarda kelle kesen adamların cirit attığı bir ülke Suriye. Ve benim gördüğüm manzarada tüm kadınların kucaklarında ufacık bebekler, çocuklar. İç savaş yaşanan  bir ülkede çocuk doğurmak. Bu nasıl bir cehalettir, nasıl bir bencilliktir, vurdumduymazlıktır. O çocuğun vatansız bir şekilde büyümesinden kaynaklanacak tüm travmaların sebebi olmak ve "ben anneyim" diyebilmek. Bu kadınlar ve erkekler, bana göre insanlık suçu işliyorlar. Öyle bir ortamda hamile olmak, çocuk doğurmak bir kadının isteyebileceği bir şey değilmiş gibi geliyor bana. Tüm bunların sebebi cehalet. Oradaki kadınların doğurmasından başlayalım, Suriye'deki iç savaşın sebebi de cehalet aslında.  İlber Ortaylı capslerine döndürmek istemem konuyu ama gerçekten çok cahiliz, keşke ölsek. :)

Daha modern, toplumsal yaşamda din etkeninin daha az olduğu durumlarda da kadınların sorunları bitmiyor ki. Çorbacının yazısında bahsettiği gibi, şekil değiştirerek devam ediyor kadın cinsinin ikincilliği. İkincil olmak yetmiyormuş gibi, yükü de daha ağır kadının. Her türlü zor yani, her koşulda zor kadın olmak. Erkeklerin kadın üzerindeki baskısı yetmezmiş gibi, bir de kadının kadına ettiği vardır ki en beteri o aslında. Kadın kadının düşmanı maalesef. Kadınlar birbirini çekemez, başarılarını kıskanır, birbirinin kuyusunu kazarlar. Kaynanalar gelinlerini, gelinler kaynanalarını istemez. Gelenek, görenek denilen ve bir sürü ıvır zıvır gereksiz detay içeren tüm işkenceler kadın ürünüdür. Yapmayansa feci şekilde ayıplanır. Ayıplamak ve kınamak kadının kadına karşı en büyük silahıdır.  

Off, yoruldum yaa, kadın olmaz zor vesselam. Daha da zorlaştırmayın, en azından birbirinize. 

18 Eylül 2014 Perşembe

Tanrılar Kurban İstiyor



Bilimin doğa olaylarını aydınlatmasından çok önceleri insanlar güneşe, aya, yıldızlara, kendi tasarladıkları, şekillendirdikleri tanrılara taparlar, gökgürültüsü, deprem, şimşek, güneş tutulması gibi doğa olaylarını ise tanrıların kızgınlık belirtisi olarak yorumlarlarmış. Tanrıların bu kızgınlıklarını dindirmek içinse onlara bir şeyler verme gereksinimi duymuşlar. Bu inanış insan kurban etmeye kadar varmış. Tuhaf geliyor mu size? Gökgürültüsünden korkup, insan kurban etmek, kan akıtarak tanrıların kızgınlığını gidermeye çalışmak. Komik mi? Mantıksız mı? 

Peki ya üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına, bilimin tüm doğa olaylarını aydınlatmış olmasına, evrenin sırlarına vakıf olmamıza rağmen tanrılara kurban vermek inanışının devam etmesi tuhaf mı? Bence ilk paragrafta yazdıklarıma göre daha tuhaf. Elinde bilginin ışığı olmasına rağmen karanlıkta kalmış inanışları devam ettiren insanın durumu daha vahim.


Tanrı, kurban ister mi? Tanrının kana susamış olma ihtimali var mı? Kan akıtmak neden bu kadar önemli? Binlerce yıllık sorularımız bunlar. "bir adamın inancını oğlunu kurban etmesini isteyerek sınayacak kadar zalim bir tanrı, oğlunun boğazını kesmeye yeltenecek kadar kendini kaybetmiş bir adam, bu hikaye yüzünden her yıl boğazları kesilen hayvanlar ve bu iğrençliği kutlayan insanlar.  " demiş ekşi sözlükte innominato nickli yazar. Durumu iki satırda özetleyen bir tespit olmuş. 

Bilim sormayı, araştırmayı gerektirirken, din sorgulamayı kabul etmez. Din, sorgusuz teslimiyet gerektirir. O yüzden insanlar, binlerce yıldır süregelen uygulamaları sorgulamadan uygular. Sorgularsan, mantıksızlığını anlarsın, mantıksız bulursan dinden çıkarsın. O yüzden gözlerini kapat ve sana emredileni yap. Uygulanan işte bu.



Uygulama dinden dine, ülkeden ülkeye değişse de kurban inanışının temelinde yatan etmenler çok eskilere dayanıyor. İnka, Maya ve Aztek uygarlıklarındaki kurban uygulamalarını okumak isterseniz; şurada. İnka'da çocuklar saflıklarından dolayı daha makbule geçen kurbanlar olurken, Maya'lar bakireleri tercih etmişler, Aztekler ise  tanrılarının en çok insan kalbi sevdiği düşüncesiyle, kurban olacak insanların kalbini çıkarırlarmış. Ayrıca yine Azteklerde, bal, un ve çocuk kanından yoğrularak yapılan putlara önce tapılır, tören sonunda da yenirmiş. Hiç yadırgamayın, sonuçta onların da inançları bunları gerektiriyormuş. O zaman da sorgulanmadan yapılan, gayet normal geleneklermiş bunlar. 

Şuraya varmak istiyorum; insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin zeka olduğundan bahsediyorsanız -ki ben bu kıstası da kabul etmiyorum- yaptığınız eylemleri sorgulamanız gerekmektedir. O beyin kullandığınız müddetçe gelişebilen bir kas kütlesi gibidir. Kullanmadığınız sürece sadece bir et yığını olarak kalacaktır. 

Ve son olarak, fakire yardım, paylaşma, Allaha yakınlaşma duygularından bahsedenleri de gördüm. Buzluklarını tıka basa etle doldururken, aman onlar bize gönderdi, biz de onlara gönderelim diye ihtiyacı olmayan kişilere kurban eti verirken, hacda kesilen onbinlerce hayvanın cesedini çöllere gömerken kiminle yakınlaşıp, kime yardım ettiğinizi sanıyorsunuz. Kendinizi kandırmayın. Sizinki paylaşım, yardımlaşma veya sevap değil, sizinki sadece açgözlülük, körlük.

Hazin bir tesadüf, 4 Ekim dünya hayvanları koruma günü, katliamın ilk gününe denk geliyor bu sene. 

12 Mart 2014 Çarşamba

Tanrısız Ahlak - Walter Sinnott Armstrong



Çook uzun zamandır elimde sürünen bir kitap. Üstelik sadece 123 sayfa olmasına rağmen. Kötü bir dönemime denk geldiğinden oldu biraz. Biraz da kitaptandır belki :) Şöyle ki, sayfa düzeni epey yorucu geldi bana. Yazı boyutu çok küçüktü ve dili de biraz sıkıcı. Konu itibariyle ilgimi çekti. Konu kitabın adından da anlaşılacağı üzere dinler ahlakın kaynağı mıdır? Tanrısız ahlak olur mu? Dinler olmasaydı tüm insanlık ahlaksızlık içinde perişan bir halde mi olurdu? Yazarımız hem ateist hem de ahlaklı olunabileceğini gayet bilimsel bir tartışma üslubuyla aktarıyor. 

Ahlakın kökeni, ahlak-din ilişkisini daha önce "Bonobo ve Ateist" kitabında da okumuştum. İtiraf etmeliyim ki o kitabı çok daha fazla sevdim. Benim görüşüm ise; ahlak kesinlikle bir dine, bir tanrıya bağlı değildir. İnsanın içinden gelen, özbenliğiyle, empati yeteneği ve vicdanıyla ilgili bir kavram. Eğer etrafınıza bakarsanız ne demek istediğimi çok net görebilirsiniz. Ne dindarlar var ki ahlaktan nasibini almamış. Henüz ahlak kavramının ne anlama geldiğinden haberi olmayan, ahlakı sadece iki bacak arası mevzularından ibaret sayan, din kisvesine bürünüp de binbir türlü ahlaksızlığı, vicdansızlığı, hırsızlığı yapan dindarlardan bahsediyorum. 

Neyse, bu konu aslında çooook uzatılabilecek bir konu ama hiç yazasım yok şu anda. Bu kadar olsun.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Bonobo ve Ateist - Frans De Waal



frans de waal

Bu aralar Popüler Bilim kitapları ilgimi çekiyor. Özellikle evrimle ilgili olanlar. Frans De Waal, ömrünü şempanze ve bonoboları araştırmaya adamış bir primatolog, etolog ve psikolog. Senelerdir süren araştırmalar ve gözlemlerle Waal şu sonuca varır; ahlaki davranış ne dinle başlamıştır, ne de dinle biter; evrimin bir ürünüdür. 

Kitapta bonobolar üzerinde yapılmış gözlemlerden müthiş örnekler var. Bu arada bu kitabı okuyana kadar "bonobo" diye bir tür olduğundan bile habersizdim. Bonobo, şempanze cinsini oluşturan iki türden biriymiş ve yakın zamana kadar da cüce şempanze olarak bilinirmiş. Farklı bir tür olduğu anca 1928'de keşfedilmiş. Bonobolar, cinselliklerine düşkün oldukları için sanırım bu kadar sansüre uğramışlar ve bilinmiyorlar. Çünkü sosyal hayatlarında cinsel oyunlar büyük yer tutuyormuş. Seks, bir üreme aracı olmasının dışında sosyal hayatın tamamında yaygın olarak varmış ve sorunların çözümünde ya da ödüllendirmede sıkça başvuruluyormuş. Kısacası, biz bile cinselliği hayattan soyutlamaya çalışıp, üreme dışında neredeyse ayıplarken, bonobolar keyfini sürüyorlar :)

Kendisi de ateist olan yazar, militan ateizm dediği, ateşli ateizm savunucularına pek çok gönderme de yapmış. Bunların arasında Dawkins'de var. Yazara göre, ahlakın kaynağı din olmasa da, birçok insanın bu yöndeki davranışlarına şekil veriyor ve sosyal hayatımızın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. En azından şimdilik ve yakın gelecekte insanları, dinin, bizim yarattığımız bir şey olduğuna inanmasını çok küçük bir ihtimal olarak görüyor.

Bir iyiliği ya da kötülüğü ceza ya da ödül karşılığında yapan insan mı sizce daha dürüst ve daha iyidir yoksa hiçbir dini inancı olmadığı halde yapan insan mı? Cennetteki hurileri düşünerek namaz kılan insan mı daha ahlaklıdır, sokakta yaralı bir hayvana yardım eden bir ateist mi? Din olmasa gerçekten ahlaksız mı olurduk acaba? İnsan hep gözetlendiği ve davranışlarının kaydedildiği hissiyle mi bastırıyor tüm ahlaksızlığını? 

Ve alıntılar;
  • İnsanın evrimden şüphe etmesi için kanıtlara karşı epey bağışıklık sahibi olması lazım, bu yüzden de şüphecileri ikna etmeye yönelik kitaplar ve belgeseller boşa zahmet. Dinlemeye açık olanlar için çok yararlı olsalar da hedef kitlelerine ulaşamıyorlar. Ahlakın doğrudan yaratıcı Tanrı'dan geldiğine inanan birisi için evrimi kabul etmek manevi bir uçurum demektir.
  • Belki sadece ben böyle düşünüyorumdur ama menfur bir davranışta bulunmasını engelleyen tek şey inanç sistemi olan insandan korkarım. Yaşanabilir bir toplum için gerekli özdenetim de dahil, bütün insanlığımızın yapımızda olduğunu neden düşünmeyelim? Atalarımızın henüz din sahibi olmadıkları zamanlarda sosyal normlarının olmadığına hakikaten inanan var mı?
  • Dinden önceki insan hayatı ille de herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir hayat tarzı değildi. Din, bize normalde yapmayacağımız şeyleri yaptırmaktan ziyade, doğal eğilimlerimizi destekleme ve güçlendirme gibi bir katkıda bulunuyor olabilir. Bu kuşkusuz Rabbinin düşündüğünden çok daha mütevazi bir katkıdır.
  • İnsanlar sadece inanmak istedikleri için inanırlar. Bu bütün dinler için geçerlidir. İnanç belli insanlara, hikayelere, ritüellere ve değerlere duyulan bağlılıktan çıkar. Emniyet, otorite ve ait olma arzusu gibi duygusal ihtiyaçları karşılar.Müminlerin inanması beklenen şeylerin biraz akıl almaz olabildiğine katılıyorum ama ateistler, kutsal kitaplarının gerçekliğiyle dalga geçerek ya da onların Tanrılarını Uçan Spagetti Canavarıyla kıyaslayarak insanları inançlarından vazgeçmeye ikna edemezler.
  • Yapılan araştırmalarda inanmayanların başkalarının durumlarına karşı daha duyarlı olduğu, özgeciliklerinin merhamet duygusundan kaynaklandığı ortaya çıkmış. İnananlarsa daha ziyade vazife duygusuyla ve dinlerinin onlara buyurduğu davranış kalıplarıyla harekete geçiyorlarmış. Sonuçta ortaya çıkan davranış aynı olsa da sebepleri farklı görünüyor. Besbelli iyilik yapmak için pek çok sebep var ve din bunlardan yalnızca bir tanesi.
  • Ahlak kanunu yukarıdan dayatılmaz ya da akıl yürütme sonucu varılmış ilkelerden çıkmaz, ezelden beri var olan, içe işlemiş değerlerden kaynaklanır. En temel kanun, grup yaşantısının hayatta tutma değerinden çıkar. Ait olma, iyi geçinme, sevme, sevilme arzusu, bağlı olduğumuz bireylerle iyi ilişkiler sürdürmek için elimizden geleni yapmamızı sağlar.
  • Dinin, geçmişte çok önemli olan, yakın bir gelecekte de belli ki önemini koruyacak olan rolünü küçümsemek gibi bir niyetim yok ama ahlakın kaynağının din olmadığını da söylemek lazım.
Kesinlikle okunmalı...


6 Ekim 2013 Pazar

Kurban



Kurban yaklaşıyor, içimdeki sıkıntı büyüyor. Önceden beri nefret ettiğim, evden kafamı çıkarmak istemediğim bir "bayram". Zavallı hayvanların pazarlara taşınmasıyla başlayan iç sıkıntım, bayram sabahı mide bulantısına dönüşüyor. Boğazımda bir düğüm ve ağlama isteği. Mecburen gidilen ziyaretlerde ellerine kan bulaşmış insanlarla "bayramlaşma". İçimde yükselen nefret çığlıklarını atamamak, hiçbir şeye engel olamamak, acı veriyor. Kan bayramı... Et bayramı... Kavurma bayramı... Mangal bayramı... Tiksiniyorum...Gidilen her evde et ve kan kokusu. O elleri öpmek zorunda kalmak. Bünyem alt üst oluyor şimdiden düşündükçe. 

İlkçağlardan beri var olan bu saçma inanç hala devam ediyor uygulanmaya. Tanrılara kurban vermek, kan sunmak. Tanrıları kızdırmamak... Şimdiyse buzlukları etle doldurmak...

Kurban inancıyla ilgili güzel bir yazı : Okuyun lütfen.




11 Eylül 2013 Çarşamba

Çocuk Gelin



"Yemen'in güneyinde bulunan Hardth şehrinde, daha 8 yaşında bir kız çocuğu, 40 yaşından daha büyük bir adamla evlendirildirildiği gece, vajinası ve iç organlarındaki yaralanmalar nedeniyle hayatını kaybetti. Yemen'de kız çocuklarının üçte biri, 15 yaşına gelmeden evlendiriliyor."

Bugünkü Hürriyet gazetesinin 5.sayfasındaki küçük bir haber. Okuduğumda tüylerim diken diken oldu, midem bulandı. Bu nasıl bir vicdandır, bu nasıl bir ahlaksızlıktır. Müslüman ülkelerde yaşanan bu kepazeliğin ahlaksızlıktan, sapıklıktan başka bir açıklaması olabilir mi? Nasıl bir anne-baba kızını daha 8 yaşındayken 40 yaşındaki bir adamla evlendirebilir? Nasıl bir adam 8 yaşındaki bir kızı yatağına alıp, iç organları parçalanana kadar cinsel şiddet uygulayabilir? 

Üstelik Yemen'de 2009 yılında evlilik yaşı 17 olarak belirlenmiş ve muhafazakar milletvekilleri "islami kurallara aykırı olduğu gerekçesiyle" bu yasayı yürürlükten kaldırmışlar. 

Batsın sizin ahlak anlayışınız, kahrolsun sizin kurallarınız. Ahlak, din, iman deyip de bu kadar iğrençliği yapabilen, sonra da bunu dinim emrediyor diyen insanın dini de batsın, ahlakı da. 

8 Eylül 2013 Pazar

Kör Saatçi - Richard DAWKİNS

richard dawkins


Dawkins'in okuduğum ikinci kitabı. İlki "Tanrı Yanılgısı"ydı. Çok yalın ve anlaşılır bir dil kullanarak evrim nedir sorusunu cevaplamış ve örneklendirmiş. Temel düşünce şöyle; "Yaşamı ya da evrendeki herhangi bir şeyi açıklamak için bir tasarımcının varlığını kabullenmek zorunda değiliz."

Onbir bölümden oluşan kitapta yaşamın nasıl oluştuğu, evrimin süreçlerini, örneklerle (özellikle "göz" örneğiyle) açıklıyor. 

Kitabı okurken 150 yıl önce Darwin'in ne kadar büyük bir şey ortaya koyduğunu düşünmeden edemedim. Milyonlarca yıllık evrenin oluşumu hakkında, yaradılışçı teoriler dışında hiçbir şey yokken böylesine bir teori ortaya çıkarmak ne kadar büyük bir olay. 

Bilime ve evrime inanıyorum. Bir uçağın havada nasıl durduğunu bile ayrıntılarıyla bilmesem de, uçağın uçmasının bir GERÇEK olması gibi, evrimin tüm detaylarını bilmesem de evrim de bir gerçek. Yaşamın kaynağının sade gerçeği. Yaradılışçılar böylesine muazzam bir varlık olan insanın, bu kusursuz sistemin, doğanın bu muhteşem dengesinin kendiliğinden oluşamayacak kadar mükemmel olduğunu söylerler. Bunun içinse açıklamaları Tanrı'dır. Dawkins ise onlara şu basit yanıtla cevap verir: "Böylesine kusursuz sistemi yaratan Tanrı, bu sistemden çok daha karmaşık ve mükemmel olmalı. Peki mükemmel ötesi mükemmel olan Tanrı nasıl olur da kendiliğinden oluşur?"  Bu kendi silahıyla vurulmak olmalı. 

Kitap elimde uzun süre dolandı. Kitapta denildiği gibi "okuyucuyu beynine koşu ayakkabılarını giydirmesi için uyarmak gerek." İşe gidip gelirken yolda okuduğumdan dolayı, iş çıkışlarında ve sabah kalktığımda beynime koşu ayakkabıları giydirmekte biraz zorlandım sanırım. Evrimi anlamak isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim. Bu arada Tübitak Yayınlarının bastığı kitabı bir süre önce bulmak mümkün değildi. Çünkü Tübitak basımını yapmıyordu. Şubat 2013'de 13.basımı yapılan bu kitabı tükenmeden alın bence, bulması zor çünkü. 

Küçük bir alıntıyla bitiriyorum; 

* Çakıl taşlarıyla dolu bir kumsalda yürüdüğünüzde, çakılların gelişigüzel dağılmadığını fark edersiniz. Küçük çakıllar kumsal boyunca diğerlerinden ayrı bir kuşak oluşturmuştur; büyük çakıllar da ayrı kuşaklar halinde dizilmişlerdir. Kıyıya yakın yaşayan bir kabile yeryüzündeki düzene ilişkin bu kanıtlara bakıp meraklanabilir ve bunu açıklayacak bir söylence uydurabilir; belki de tertipli bir zihne ve düzen duygusuna sahip gökyüzündeki Büyük Ruh'tur taşları böyle sıralayan. Bu batıl inanç karşısında alaycı bir gülümsemeyle, çakılları sıralayanın amaçsız fiziksel kuvvetler, yani dalgaların etkisi olduğu yanıtını verebiliriz. Dalgaların amacı, tertipli bir zihni yoktur, aslında zihinleri yoktur. Dalgalar yalnızca çakılları bir oraya, bir buraya sürükler. Bu işleme büyük ve küçük çakıllar ayrı ayrı tepkiler verir ve kumsalın farklı bölgelerinde toplanırlar. Düzensizlikten bir miktar düzen ortaya çıkmış ve bu hiçbir zihin tarafından tasarlanmamıştır. Dalgalar ve çakıl taşları gelişigüzel olmamayı kendi kendine yaratan bir sistemin basit bir örneğidir. Dünya böylesi sistemlerle doludur.

26 Temmuz 2013 Cuma

Hoş görü ? Hoşt görü !

Hamile kadın sokağa çıkmasınmış. En başta estetik değilmiş. İlla ki çıkmak istiyorsa beyinin otomobiliyle akşamüzeri gezebilirmiş. Şimdilerle kanatlısı, kanatsızı televizyonlardaymış. Bunun adı terbiyesizlikmiş.

Söylediklerinin neresinden tutsam dökülüyor. Anlamaya çalışalım bakalım:

Hamile kadın çıkmasın sokağa. Kadın çıksın mı? Aslında sorun başlıbaşına "kadın". Akıllarını fikirlerini kadınlarla bozmuşlar. Kadınlar ne giysin, ne giymesin, kaç çocuk doğursun, ne yöntemle doğursun, nereye gitsin, nereye gitmesin, nasıl konuşsun, nasıl otursun, nasıl kalksın... Kadın cinsi aslında çıkmasın sokağa falan. Ortada görünmesin hiç, çünkü kadın çarşaflı da olsa, hamile de olsa hiç farketmez birilerinin zihninin karanlık köşelerinde kötü şeyler yapıyor kadınlar. Zaten çoğu da cehennem kütüğü bunların. 

Sokağa çıkmasın. Peki neden? Estetik değilmiş. Estetik nedir? Kelime anlamıyla "Güzellik duygusuna uygun olan" demekmiş. Yani hamile kadın güzel değil. Göz zevkini bozuyor. Benim de göz zevkimi göbekli, sakallı, cüppeliler bozuyor. Ne yapıcaz o zaman. Herkesin güzellik kavramı farklı olduğuna göre kimse sokağa çıkmasın kardeşim o zaman. Herkes birilerinin göz zevkini bozuyor. Herkes birilerinin estetik anlayışına uygun değil. Sokağa çıkmak için kriterler belirlensin. Vücut yapısı o kriterlere uymayanlar çıkamasın. Ya da hadi biraz hoşgörülü olalım. Saat 22'den sonra çıksınlar ama etrafta dolanmasınlar. Arabayla işlerini halledip evlerine kapansınlar. Ne kadar hoşgörülüyüm allahım...


Bu son derece estetikten yoksun görüntüye biraz olsun estetik katmak için karnına çiçek tutan bir hamile :)

Devam edelim öbür cümleden. Çıkmak istiyorlarsa beylerinin otomobilleriyle akşamüzeri çıksınlar. Bak bak, beylerinin otomobili. Kadının bir otomobili olamayacağına göre, beyinin de mutlaka bir otomobili olacağına göre, eee daha ne, değil mi? Sorun yok. Bütün beylerin otomobilleri var şükür vatanımızda. Şöyle akşamüzeri bi saatte kapının önünden binersin beyinin otomobiline, ön sokak, arka sokak hooop ne güzel gezdin işte. Sonra çık yine evinde otur. Seni estetikten uzak, çirkin kuluçka makinesi seni. Dışarı çıkmak senin neyine.  

Diğer cümle; "kanatlısı, kanatsızı televizyonlarda. Bunun adı terbiyesizlik." Kanatlıdan kastedileni anlamayan yoktur sanırım. Bu hijyenik peddir. Çeşitli markalarda, çeşitli boy ve özellikleri olan hijyenik pedler. Dünya üzerindeki insan nüfusunun yarısından çoğunu oluşturan kadınların her ay düzenli olarak kullandıkları bir ihtiyaç malzemesinden bahsediyoruz. Her gün traş olan erkekler için satılan ve reklamı yapılan traş makinesi, traş losyonu ne kadar normal ve doğalsa, kadınlar için hijyenik ped reklamı yapılması da o kadar doğal sanki. Bana öyle geliyor yani. Bilmeyenler varsa söylüyorum, biz kadınlar her ay düzenli olarak kanıyoruzzzzz. 

Erkek çocukları bağrına çağrına, düğün dernekle sünnet edilir ve artık "erkek" oldukları vurgulanır. Doğru ya, dünyada, müslümanlardan başka "erkek" yok. Sünnetsiz oldukları için erkekten sayılmaz diğerleri. Düğün dernekle erkekliğe geçen erkeklerin aksine, biz kadınlar, çocukluktan kadınlığa sessiz geçeriz. Gerçek bir geçiş istiyorsanız bu erkeklerin sünneti değil, kadınların regl olmasıdır. Çünkü doğurganlığın başlamasıdır bu. Ama kadın olduğumuz için, iğrenç bir olay gibi karşılanır, kimseye söylenmez, utanılır. Biri çıksa da kızının regl olduğu gün düğün yapsa, ne güzel olurdu. 

Offf, off. Ne tuhaf bir organ değil mi beyin? Herkeste ne kadar farklı çalışıyor. Nasıl yapsak da herkes aynı şeyleri düşünse, aynı şeyleri istese, aynı şekilde yaşasa. Ne yapsak da birilerinin kafalarındaki olması gereken düzeni oturtsak.  O zaman hiç bir sorun kalmazdı. 

Hoşgörü nedir?

Sözlük anlamı : Müsamaha, tahammül, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma.

Her zaman duyarız "İslam, hoşgörü dinidir." Sizce öyle midir? 

Aynı zat, daha önce bir konuşmasında da şöyle buyurmuş:

"Boş görünün adı hoşgörü olmaz. Dolu olacak ki hoş olsun. Allah'ın razı olduğu fiiller vardır; hoştur. Razı olmadıklarını da mı hoş göreceğiz ?"


İşte kilit nokta burada yatıyor sanırım. Bu söyleme göre;
Hoşgörü sadece Allah'ın razı olduğu fiillere karşı geçerlidir. Peki Allah'ın razı olduğu filler nelerdir? Buna da kaynak tabi ki tektir, o da Kuran'dır. Peki, hristiyanlar için belirlenmiş olan fiiller nelerdir? Budistler, museviler, zerdüştler, mormonlar, cizvitler vs... Dünyada toplam 4.300 din ve mezhep bulunuyormuş.  Onları kim belirliyor. 4,300 din ve mezhep diyoruz. Sen bunlardan sadece biri olan İslam'dan ve kurallarından bahsediyorsun. Diğer din ve mezheplere inanan tüm dünya insanlarına karşı, onların inançlarına ve yaşayışlarına karşı, onların fiillerine karşı hoşgörü göstermek diye bir şey olamaz yani. İslam dininin bazı zihinlerde sorun yaratan kısmı işte burada başlıyor. Benim düşüncem doğru. Benim yaşayışım doğru. Benden olmayanı, benim gibi düşünmeyeni de benim gibi düşünmeye ve benim gibi yaşamaya zorlamalıyım. Allahuekber diye bağıran biri duyduğunuzda aklınıza ne geliyor? Tüm samimiyetimle söylüyorum benim aklıma kafa kesme, ciğer sökme, işkence, savaş, terör geliyor. Çünkü bunların hepsi allahuekber nidalarıyla yapılıyor. Bir insanı sokak ortasında yere yatırıp, kafasını kesen insan bunu allahuekber tezahuratları eşliğinde yapıyordu. Aynı şekilde Kaddafinin bi taraflarına demir sopa sokmaya çalışan adam da böyle bağırıyordu. Bu insanı öldürme sebebi ne? Onun düşündüğü gibi düşünmemek, onun inandığına inanmamak. Bu mudur hoşgörü? Bu mu hoşgörü dini? 




28 Mayıs 2013 Salı

İsa'ya Göre İncil - Jose Saramago

     
jose saramago


     Jose Saramago, hayran olduğum bir yazar. Bundan önce Kabil ve Körlük'ü okudum. Onları da bir gün yazarım. Kitaba geçmeden önce Saramago'dan bahsedeyim biraz. Bilmiyorum hiç benzeten olmuş mudur bu güne kadar, ama ben okuduğumda Oğuz Atay'ın kalemiyle bir benzerlik hissettim. Şöyle ki, konuşma metinleri ayrılmadan düz metin şeklinde devam ediyor. Alışık olmayanlar kim neyi söylüyor diye afallayabilir. En azından ben Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarını okuduğumda baya bi afallamıştım. Bir benzerlik daha, konuyla ilgili psikolojik, tarihsel, bilimsel açıklamaların metnin içinde ve hemen o anda veriliyor olması. Mesela İsa'ya Göre İncil'i okurken, İsa'nın bebekliğine, çocukluğuna ilişkin bölümleri okuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, hooop bilinçaltı tahlillerinden tutmuş, günümüze gelmiş, değerlendirmeler yapmış ve sizi ordan oraya sürüklemiş. Ama bu kesinlikle okuyucu yoran, sıkan bir durum olmuyor. Aksine vay be, ne güzel anlatmış diyorsun. Oradan oraya sürükleniyorsun. 



     Gelelim kitaba. Kesinlikle aykırı bir kitap. Aynı Kabil gibi. Kitabı okuduğumda ilk düşündüğüm şey şu oldu; Acaba burada biri çıksa ve Muhammed'le ilgili böyle bir kitap yazsa ne olur. Onun insan yönlerini, hatalarını, işte bir insanın yapabildiği her şeyi yapabilen bir insan gibi anlatsa. Sanırım recm edilmeye kadar gider bu işin sonu. Yazar, İsa'nın hayatını, anne karnına düşmesinden, çarmıha gerilişine kadar anlatmış. Meryem ve Marangoz Yusuf'un oğlu Nasıralı İsa'nın hayatı, sorgulamaları, üzüntüleri, isyanları ve tüm insani yönleriyle bir hayat hikayesi. Tabi bu sıradan bir insan değil de, bir peygamber olunca, işin içine epey ilahi durumlar giriyor. Eee, insanların ilahi durumlardaki sorgulama kapasitesi de ne kadar sınırlıdır bilinir. Ancak Saramago bu sınırı tamamen yok etmiş. Yalnızca Tanrı'nın oğlu İsa değil Tanrı'da sorgulanıyor. 

     Yani işin özüne gelirsek, din konusunda katı kuralları, kesinlikle sorgulanamaz kabul edilen tabuları olanlar bu kitabı okursa eğer cin çarpmışa dönebilir. Ya Allah bismillah edalarıyla kitabı ateşe verip, Saramago'nun ruhuna sövebilir :) Arka kapaktan öğrendiğim kadarıyla yazarın ülkesini terk etmesine neden olmuş bu kitap. Tepkiler ancak 1998 Nobel Edebiyat Ödülü aldığında yatışmış. Bana göre Saramago, okunması gereken yazarlardan kesinlikle. İlk olarak Körlük'ü okudum. Filmini de izledim ancak, kitabın yanında film sönük kalmıştı bana göre. 

      Baya bir yerini çizdiğim kitaptan bazı alıntılar da şöyle efenim:
  •  Ey Tanrım, ne zaman insanoğlunun karşısına çıkıp , kendi hatalarını itiraf edeceksin.
  • Tanrı'nın eli, kılıçla masum bir beden arasına girmekten acizse, hiçbir işe yaramıyor demektir.
  • Şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı'nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor.
  • Düşünce gölge gibidir, kendi başına iyi yahut kötü değildir, iyi mi kötü mü olduğunu yapıp ettiklerin belirler.
  • Hor gören bir Tanrı'yla yaşamanın ne demek olduğunu anlaman için kadın olman gerekir.
      Tanrı İsa'ya şöyle der:
  • Sen insanlık denen tencereye sokacağım kepçesin, seni tencereden çıkardığımda yeni bir tanrıya inanan insanlarla dolu olacaksın, ben de o yeni Tanrı olacağım. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...