31 Mayıs 2013 Cuma

Gezi Parkı



Nasıl bir medyamız var ya bizim. Nasıl bir vurdumduymazlıktır bu. İstanbul'un göbeğinde binlerce insan Taksim'i doldurmuş, müthiş bir direniş var. Polis son derece ölçüsüz biçimde güç kullanıyor. İnsanlar yaralanıyor, gözlerini, kulaklarını kaybediyorlar. Polis nişan alarak ateş ediyor. Ve biz hiçbir şey görmüyor, duymuyoruz. İnsanların haberi bile yok olaylardan. Sosyal medyadan haberi olmayan, internet kullanmayan insanların hiçbir şeyden haberi yok. Çünkü bizim aşağılık, iğrenç, satılmış medyamız dizi yayınlıyor, güzellik yarışması yayınlıyor, yemek programı yayınlıyor.Yazıklar olsun. Midemi bulandırıyorsunuz. Ülkemizde yaşanan olayı yabancı kanallardan izliyorum şu anda. Hukuk falan kalmadı zaten artık. Jammerlarla sinyaller kesiliyor, görüntü kaydetmemesi için mobeseler kapatılıyor, neye dayanarak, hangi yasaya, hangi hukuka dayanarak yapılıyor bunlar. İletişim hakkı engelleniyor, halkın bilgi edinme hakkı engelleniyor. Saatlerdir sosyal medyadan ve norveç kanalından izliyorum olayları. Nasıl bir hükümettir ki halkıyla inatlaşıyor, ben yaptım oldu, ben karar verdim yaparım... Şu an düzgün cümle bile kuramıyorum. Vali çıkıyor, hala marjinal gruplar falan diyor. Size göre halkın size oy vermeyen %50 si marjinal grup zaten. 





28 Mayıs 2013 Salı

İsa'ya Göre İncil - Jose Saramago

     
jose saramago


     Jose Saramago, hayran olduğum bir yazar. Bundan önce Kabil ve Körlük'ü okudum. Onları da bir gün yazarım. Kitaba geçmeden önce Saramago'dan bahsedeyim biraz. Bilmiyorum hiç benzeten olmuş mudur bu güne kadar, ama ben okuduğumda Oğuz Atay'ın kalemiyle bir benzerlik hissettim. Şöyle ki, konuşma metinleri ayrılmadan düz metin şeklinde devam ediyor. Alışık olmayanlar kim neyi söylüyor diye afallayabilir. En azından ben Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarını okuduğumda baya bi afallamıştım. Bir benzerlik daha, konuyla ilgili psikolojik, tarihsel, bilimsel açıklamaların metnin içinde ve hemen o anda veriliyor olması. Mesela İsa'ya Göre İncil'i okurken, İsa'nın bebekliğine, çocukluğuna ilişkin bölümleri okuyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, hooop bilinçaltı tahlillerinden tutmuş, günümüze gelmiş, değerlendirmeler yapmış ve sizi ordan oraya sürüklemiş. Ama bu kesinlikle okuyucu yoran, sıkan bir durum olmuyor. Aksine vay be, ne güzel anlatmış diyorsun. Oradan oraya sürükleniyorsun. 



     Gelelim kitaba. Kesinlikle aykırı bir kitap. Aynı Kabil gibi. Kitabı okuduğumda ilk düşündüğüm şey şu oldu; Acaba burada biri çıksa ve Muhammed'le ilgili böyle bir kitap yazsa ne olur. Onun insan yönlerini, hatalarını, işte bir insanın yapabildiği her şeyi yapabilen bir insan gibi anlatsa. Sanırım recm edilmeye kadar gider bu işin sonu. Yazar, İsa'nın hayatını, anne karnına düşmesinden, çarmıha gerilişine kadar anlatmış. Meryem ve Marangoz Yusuf'un oğlu Nasıralı İsa'nın hayatı, sorgulamaları, üzüntüleri, isyanları ve tüm insani yönleriyle bir hayat hikayesi. Tabi bu sıradan bir insan değil de, bir peygamber olunca, işin içine epey ilahi durumlar giriyor. Eee, insanların ilahi durumlardaki sorgulama kapasitesi de ne kadar sınırlıdır bilinir. Ancak Saramago bu sınırı tamamen yok etmiş. Yalnızca Tanrı'nın oğlu İsa değil Tanrı'da sorgulanıyor. 

     Yani işin özüne gelirsek, din konusunda katı kuralları, kesinlikle sorgulanamaz kabul edilen tabuları olanlar bu kitabı okursa eğer cin çarpmışa dönebilir. Ya Allah bismillah edalarıyla kitabı ateşe verip, Saramago'nun ruhuna sövebilir :) Arka kapaktan öğrendiğim kadarıyla yazarın ülkesini terk etmesine neden olmuş bu kitap. Tepkiler ancak 1998 Nobel Edebiyat Ödülü aldığında yatışmış. Bana göre Saramago, okunması gereken yazarlardan kesinlikle. İlk olarak Körlük'ü okudum. Filmini de izledim ancak, kitabın yanında film sönük kalmıştı bana göre. 

      Baya bir yerini çizdiğim kitaptan bazı alıntılar da şöyle efenim:
  •  Ey Tanrım, ne zaman insanoğlunun karşısına çıkıp , kendi hatalarını itiraf edeceksin.
  • Tanrı'nın eli, kılıçla masum bir beden arasına girmekten acizse, hiçbir işe yaramıyor demektir.
  • Şişlere dizilen taze etin yağı mangallarda yanarken çıkan koku tapınaktan çıkan dumana karışıp göğe yükselirken, yüce gökte bunları soluyan Tanrı memnun oluyor. Kuzuyu göğsüne bastıran İsa, Tanrı'nın neden, sunağa dökülen bir tas sütle, ya da bir avuç buğdayla tatmin olmadığını anlayamıyor.
  • Düşünce gölge gibidir, kendi başına iyi yahut kötü değildir, iyi mi kötü mü olduğunu yapıp ettiklerin belirler.
  • Hor gören bir Tanrı'yla yaşamanın ne demek olduğunu anlaman için kadın olman gerekir.
      Tanrı İsa'ya şöyle der:
  • Sen insanlık denen tencereye sokacağım kepçesin, seni tencereden çıkardığımda yeni bir tanrıya inanan insanlarla dolu olacaksın, ben de o yeni Tanrı olacağım. 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Nefret Ediyorum !!

huysuz şirin

     Geçen gün sevdiğim, beni mutlu eden ufak tefek şeyleri yazmıştım. Sıra geldi uyuz olduklarıma. Her insanın hoşlanmadığı şeyler vardır ama ben bazen o kadar çok "hiç sevmem, nefret ederim, gıcık olurum" kelimesini kullanıyorum ki kendimi Şirinler'deki Huysuz Şirin gibi hissediyorum. Hatta eşim bir kavgamızda "sen zaten neyi seviyorsun ki" demişti de çok gücüme gitmişti.

Evet işte gıcık olduğum şeyler :

26 Mayıs 2013 Pazar

Teoman - İzmir Arena

teoman


     Saat 21:20'de sahneye çıktı Teoman. Yine çok karizmatik, yine çok cool. Her konserinde olduğu gibi direk şarkılarını söyledi. Şarkı arasında "Merhaba, hoşgeldiniz" dedi. Sahnede konuşmayı pek sevmiyor Teoman. Zaten işi de konuşmak değil, şarkı söylemek :) Ama seyirci biraz sohbet bekliyor sanırım. Kumaş pantolon, ceket ve tişört giymişti ve şarkılarını tek el cepte söyledi :) Adam gerçekten ağır, ve son derece oturmuş bir karizması var. Konser sonunda "Artık bitirelim, gidip ayran içmek istiyoruz, siz de gidin ayran için" diyerek güzel bir gönderme de yaptı.Yani kısaca Teoman, Teomandı. Yine muhteşemdi. Ama....
      Gelelim amasına, İzmir Arena'ya. Arena'nın konumu muhteşem, denize sıfır, müthiş İzmir manzarası var. Ancak, ben konserde Teoman'ı duyamadım. Teoman'ın müziklerine eşlik eden izleyicilerin seslerini dinledim. Kabinler mi yetersizdi, benim etrafımdakiler mi çok bağırıyorlardı bilmiyorum ama sanırım böyle olmaması gerekiyordu. Tıka basa bir kalabalık vardı, öyle ki nasıl şekil aldıysan öyle durman gerekti bir buçuk saat. Kıpırdayamazsın bile. Eğimli bir platformu olmadığı için benim gibi kısa boylular önündekinin ensesini, sırtını izledi. Benim yerim iyiydi ama :) Konser sonunda 20 saniye süresince konfeti püskürtüldü. Denizin dibinde olan bir mekanda bunu yapmak tam bir dangalaklıktı. Nitekim konser sonrası denize baktığımda gördüğüm manzara tam da tahmin ettiğim gibiydi. Denizin üstü o minik kağıtlarla kaplanmıştı. İğrençti. Topu topu 20 sn.süren bir görsellik için bu değer mi? Gelelim çıkışa. Çıkış yolu eziyetti. Minik penguen adımlarıyla yürüdüğümüz bir 200 metre sonunda arabamıza ulaştık ki, Arena da konsere gideceklere kesin ve kati önerim arabanızla gitmeyin. Binin İzban'a, taksiye ama arabayı o karmaşaya sokmayın. Arabada 1 saate yakın oturduk ve trafiğin biraz azalmasını bekledik. 1 saat sonra çıktığımızda bile milim milim ilerleyebildik. Yani, kısaca Arena konforlu bir konser mekanı değil bence. Manzarasına diyecek yok, müthişti. Ancak manzara izleyemeye gelmediyseniz çokça sıkıntı yaşabileceğiniz bir mekan.
      Bu arada izleyici profili şöyleydi. Yaş aralığı 15-25 arasıydı. Yaş ortalamasının bu kadar genç olmasını Vodafone Freezone tarafından düzenlenmesine de bağlayabiliriz büyük olasılıkla. Çünkü Freezone 25 yaş altı bir tarife ve 45 lira vermek istemiyorsan bu tarifeye geçip bedava bilet alabiliyorsun. Konser öncesinde bile içmiş, sızmış ergenler vardı yollarda :) Kızlarımız hepsi birbirinden güzeldi ve 10 kızdan 7'sinde şort vardı. Bu yazın modası kesinlikle kot şortmuş onu da görmüş olduk :)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Teoman


     Bu gece konsere gidiyoruzzz. Uzun zaman sonra Teomannn. Teomansız olur mu ya. İyi ki döndü.
     Konser : İzmir Arena,  Saat : 21:00
     Detaylar, yarın :)

24 Mayıs 2013 Cuma

Ufak tefek mutluluklar

     Küçük hanımın güncesi Merve Sevim'in sayfasını ziyaret ettiğimde takıntılarıyla ilgili bir yazısını okudum. Ve ben de sevdiklerimi, nefret ettiklerimi yazmaya karar verdim. Önce sevdiklerimden başlamak istedim.
     Amelie, Merve'ye de söylediğim gibi en sevdiğim filmdir. Müziklerine, görüntülere, konusuna, Audrey Tautou'ya, filmdeki tüm detaylara bayılıyorum. O kadar çok izledim ki, ezberledim diyebilirim. Filmi izleyenler bilir, filmin başında karakterler tanıtılırken, kimin neleri sevdiği, nelerden nefret ettiğinin anlatıldığı bir bölüm vardır. Amelie, tahıl çuvallarına ellerini batırmayı, tatlının kabuğunu kaşıkla kırmayı, gölde taş sektirmeyi sever.


     Her insanın sanırım, böyle ufak tefek sevdiği şeyler vardır. Takıntı diyemesek de yapılınca mutlu olunan şeyler. Gelelim benim listeme:

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Sinir oluyorum kendime!!!


      Nefret ediyorum bu huyumdan. Sinirlenince ağlar mı insan yaa. Neden böyleyim ben yaa. Sinirlendiğim zaman hüngür hüngür ağlıyorum ve düşünün karşınızdakine ne kadar güçsüz, ne kadar salak göründüğünüzü. Tutamıyorum işte kendimi. Elim ayağım titriyor ve başlıyorum ağlamaya. Gözyaşlarımı tutamıyorum, hem içimden salaklaşma, ağlama, ne kadar komik görünüyorsun diyorum, hem de şakır şakır ağlıyorum. Ivghhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh. Salak, salak, salak. 
      Neden böyle olmuşum ben. Yetiştirilme tarzımı sorguluyorum da nerede ne yapılmış da ben böyle salak gibi ağlıyorum. O kadar yenmek istiyorum ki bu huyumu. Var mı bir formulü bunun ya, araştırıcam bununla ilgili bir kişisel gelişim kitabı falan var mı diye. İçimden kendime demediğim kalmıyor. Hayır, biliyorum da ne kadar komik göründüğünü. Kesinlikle değiştirmeliyim bu huyumu. Bağıra çağıra kavga etsem de, acayip sinir olsam da ağlamak istemiyorum. Ağlamamalıyım. En azından o an için tutabilmeliyim kendimi. Salak ben, salakkk benn.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...