28 Eylül 2014 Pazar

Pazar

Klasik pazar. Kahvaltı sonrası ortalık toplamaca. Çamaşır makinesi sesine eşlik eden elektrik süpürgesi. Şimdi de Üzüm kızla oturmaca. Biraz kitap, biraz internet. Sonra yine iş, güç. Yemek hazırlığı, hafta içine bir tencere de olsa fazladan yemek pişirmece. Ütü, banyo, çamaşır katlamaca. 

Migros, hayvanları koruma gününe özel geleneksel %50 indirimini yapmış mamalarda. Sokak hayvanları için stok zamanı. Kedilerimizi, köpeklerimizi sevelim, aman da ne şirinmiş yapalım, hayvanları koruma gününde danaları, koyunları keselim, yüzelim, kavuralım, buzluklara atalım.  Çok hayvanseveriz vesselam. 

Ertesi gün Pazartesi diye Pazar gününden nefret edip, tüm bir tatil gününü stresli geçirmek ne salakça bişi. Evet, ama aynen böyle oluyorum pazar günleri. Gideyim de çamaşırları sereyim en iyisi. 

25 Eylül 2014 Perşembe

Kadın Olmak


Dün Mari Antrikot'un, bugün de günün çorbasının yazısını okuduktan sonra ben de yazayım dedim "kadın" hakkında. Evet cinsin adı kesinlikle "kadın" dır. Dili değiştirmek, çarpıtmak, düşünceyi de çarpıtmayı beraberinde getirir. Kadın kelimesine uygulanan çarpıtma da buna örnektir. Kadın yerine bayan daha kibarmış gibi söylenir. Kadın kelimesine bir kabalık atfedilmiştir. Halbuki bir "erkek" vardır bir de "kadın". Erkek kelimesi üstüne basa basa övgüyle söylenirken, kadın kelimesine bir önem verilmemiştir. Tam tersine "karı gibi" bir insanı aşağılamak için kullanılan tabirdir. "Karı gibi" gülmek, dedikodu yapmak, kıvırtmak vs vs. Aşağılamak istediğiniz kişinin hangi davranışı varsa cümlenin önüne "karı gibi" sıfatı eklemek anlamı pekiştirir. "Kadın başına" "elinin hamuruyla" "saçı uzun, aklı kısa" "eksik etek" diğer aşağılayıcı tabirlerimizden seçmeler.

İnsanlık varolduğundan beri mi bastırılmış cins kadın, yoksa sonradan mı oldu. Cinsler arası rol paylaşımının insanlık tarihiyle başlaması mümkün ama ne oldu da kadın ikincil cins oldu? Halbuki bence de dünyayı değiştirmek istiyorsanız kadından başlamalısınız, çünkü kadın belirleyicidir, etkileyicidir, değiştiricidir. 

Cahillikten beslenen iktidar sahiplerinin yapması gereken öncelikli iş, kadınları cahil bırakmaktır. Kurbağa misali, içinde bulunduğu suyun kaynamakta olduğunu anlamayan toplumumuzun bir an önce uyanmasını diliyorum ama bir yandan da imkansız olduğunun bilincindeyim. İlkokulda türban serbestmiş artık. Türban takmayı, özgürlük savaşçısı gibi savunan kadınları da anlamıyorum ben. Saçı örtmek, türban takmak kadın özgürlüğü değildir. Seçiminde herkes özgürdür tabi ki, ama türban takmak kadını özgürleştiren bir şey değildir, keşke bunu anlasan. 

Bana göre kadın cinsinin aşağılanmasına ya da ikincil plana atılmasına, değersizleştirilmesine -hadi şöyle diyelim erkeklerden daha değersiz hale getirilmesine- en büyük katkıyı dinler yapıyor. Burada incil'den ya da kuran'dan ya da diğerlerinden örnekler verirsem çoook uzatmış olacağım ama merak edenler internette kısa bir araştırmayla ne demek istediğimi anlayacaklar. Dinde kadın konusuna girersem işin içinden çıkmam çok uzun sürecek ve aslında bahsetmek istediğim konudan uzaklaşacağım.

Neyden bahsediyorduk; kadının dünyayı değiştirme gücünden. Kadınların eğitimine özellikle önem verilmesi gerekirken, kadının gücünden korkan toplumlarda kadın bastırılır, eğitimsizleştirilir, susturulur. Bu baskılama dinle, toplum baskısıyla, erkek egemenliğiyle olur. Bu durum günümüz şartlarında da görüleceği üzere özellikle de müslüman ülkelerde yaygındır. 



Tüm bunları yazmamın sebebi, yani çıkış noktam Suriye'den ülkemize göçen insanları izlerken görmüş olduğum manzara aslında. 3,5 yıldır kanlı bir iç savaşın yaşandığı, sokaklarda kelle kesen adamların cirit attığı bir ülke Suriye. Ve benim gördüğüm manzarada tüm kadınların kucaklarında ufacık bebekler, çocuklar. İç savaş yaşanan  bir ülkede çocuk doğurmak. Bu nasıl bir cehalettir, nasıl bir bencilliktir, vurdumduymazlıktır. O çocuğun vatansız bir şekilde büyümesinden kaynaklanacak tüm travmaların sebebi olmak ve "ben anneyim" diyebilmek. Bu kadınlar ve erkekler, bana göre insanlık suçu işliyorlar. Öyle bir ortamda hamile olmak, çocuk doğurmak bir kadının isteyebileceği bir şey değilmiş gibi geliyor bana. Tüm bunların sebebi cehalet. Oradaki kadınların doğurmasından başlayalım, Suriye'deki iç savaşın sebebi de cehalet aslında.  İlber Ortaylı capslerine döndürmek istemem konuyu ama gerçekten çok cahiliz, keşke ölsek. :)

Daha modern, toplumsal yaşamda din etkeninin daha az olduğu durumlarda da kadınların sorunları bitmiyor ki. Çorbacının yazısında bahsettiği gibi, şekil değiştirerek devam ediyor kadın cinsinin ikincilliği. İkincil olmak yetmiyormuş gibi, yükü de daha ağır kadının. Her türlü zor yani, her koşulda zor kadın olmak. Erkeklerin kadın üzerindeki baskısı yetmezmiş gibi, bir de kadının kadına ettiği vardır ki en beteri o aslında. Kadın kadının düşmanı maalesef. Kadınlar birbirini çekemez, başarılarını kıskanır, birbirinin kuyusunu kazarlar. Kaynanalar gelinlerini, gelinler kaynanalarını istemez. Gelenek, görenek denilen ve bir sürü ıvır zıvır gereksiz detay içeren tüm işkenceler kadın ürünüdür. Yapmayansa feci şekilde ayıplanır. Ayıplamak ve kınamak kadının kadına karşı en büyük silahıdır.  

Off, yoruldum yaa, kadın olmaz zor vesselam. Daha da zorlaştırmayın, en azından birbirinize. 

24 Eylül 2014 Çarşamba

Hayvan


Ayşe'ye liste yaptım :) Ayşe'yle beraber, insan türünün diğer hayvanlara uyguladığı şiddeti, hayvanların bizlerden çektiklerini, hayvan yemenin tüm detaylarını öğrenmek isteyen herkesin okuması gereken kitaplar bunlar. 4 kitapta hayatımda büyük çığır açtı, farklı boyutlar ekledi hayatıma. Gönül gözümü açtı, aydınlattı. Ayşe'cim bence Hayvan Yemek isimli kitaptan başla. Gerçi hiçbiri okuma açısından zorlayıcı kitaplar değiller. Ama "Hayvan Yemek" başlangıç için daha uygun gibime geliyor. Zaten Türkçe'ye çevrilmiş olanlardan hayvan hakları ile ilgili okunabilecek kaynaklar çok fazla değil. Peter Singer, Tom Regan, Gary Francione bu isimler hayvan hakları konusuna belli bir sistematik kazandırmış insanlar. 

Bunlara ek olarak bir de Michael Tobias'ın "Öfke"sini okudum ki, onu farklı bir kategoriye sokuyorum. O kitapta benim de sürekli aklıma gelen şeyleri yapıyor kahramanımız. Hayvanlara işkence yapan, üzerinde deney yapan, onların kürklerini giyenlere karşı güzel fanteziler içeriyor. Hiç acımadan yaparım dediğim şeyleri okumak içimin yağlarını eritti desem yeridir. 

Şu anda da Carol J.Adams'ın "Etin Cinsel Politikası"nı okuyorum. Onu da bitince yorumlayayım. Sevgiler Ayşe, önce sana, sonra bu konuya karşı yeni yeni ilgi duyan, vicdanı rahat etmeyince hayatında değişiklik yapmak isteyen herkese sevgiler. 


23 Eylül 2014 Salı

Daldan dala


Grip oldum. Yine iğrenç boğaz ağrısıyla başladı. Normal bir insanın boğazı bir yılda kaç defa ağrır, şişer? Benim 7-8 defa çok feci şekilde ağrıyor, öyle ki yutkunurken sanki zımpara sürtünüyor boğazıma. Uyutmuyor. İki günden sonra boğaz ağrım geçti, öksürük, hapşırık, salya sümük başladı. Aman o boğaz ağrısı geçsin de diğerlerine razıyım. Şu anda boru gibi sesimle, sümüklü böcek kıvamında çalışıyorum. Diş için daha yeni rapor aldığımdan şimdi tekrar rapor almak da istemiyorum. Adaçayı, limon, kafama göre kullandığım ilaçlarla idare ediyorum. Dişim iyileşti sayılır. Orada krater gibi bir oluşum var tabi hala. O da düzelecekmiş, bekliyorum. O çukur dışında bir sıkıntım kalmadı.

Haftasonu iki film izledim. "3 idiots" ve "I Love You Philip Morris". Jim Carrey'i severim, I Love You Philip Morris Jim Carrey'in izlediğim en farklı filmiydi. Bir eşcinseli canlandırdığı film, eğlencelik, hafif, yarı komik, yarı hüzünlü bir film. 3 idiots ise bir hint filmi. Hint filmlerine kesinlikle uzağım. Bir arkadaşın ısrarı sonunda izledim. Filmi sevdim ama şu ikide bir filmi bölüp danslar, şarkılar çıkıyor ya, deli oluyorum. Müziklerini de sevmiyorum, danslarını da. Ama yine de sevdim filmi. Haftasonları film saatleri yapmayı seviyorum. Eşim sevmese de, takıyorum kulaklığımı, alıyorum laptopu izliyorum.

Önceki kadar olmasa da kitap okumaya devam ediyorum. Kitap fuarından aldığım iki kitabı okudum ama burada yorumlamadım. Altını çizdiklerimden yazarım bir ara. Şu anda da "Etin Cinsel Politikası" nı okuyorum. Vejetaryenlik, kesinlikle hayatımda verdiğim en doğru, hayatıma huzuru getiren en önemli kararlardan biri. 

Burcu yüzünden bu aralar instagrama takmış durumdayım. Deli deli bütün akşam kedi fotoğraflarına bakıyorum. Üzüm'ün bir fotoğrafını  koyuyorum, sonra durup durup bakıyorum, kaç kişi beğendi, kimler beğendi. Evet, sanal mutluluklarımız var artık. Beğeni almak, yorum almak nasıl da mutlu ediyor insanı. Ama burası kesinlikle benim asıl mekanım. Buraya yazdıklarım, yazılanlar, yorumlar, kesinlikle çok daha değerli, çok daha fazla mutlu ediyor, tatmin ediyor. Mari Antrikot'un geçenlerde paylaştığı satırlar ne kadar güzel anlatmış beğenilme, beğenilmeme durumlarını. 

"Bugün insanlar cenazelerinin sosyal ağlara koydukları bir fotoğraf gibi değerlendirildiğini göreceklerini bilseler, hepsi patır patır intihar edip cenazelerinin altından bunu kaç kişi paylaşmış, kaç kişi beğenmiş,  kaç kişi yorum yapmış, öbür taraftan buna bakarlardı. "Beğenilmemek" bu çağın laneti de bu sanırım." Atanamayanlar - Başar Öztürk

İşte böyle durumlar, seviyorum buraları, biliyorsunuz dimi. Okuyorsanız bunu, daha çok yazın emi :) 

18 Eylül 2014 Perşembe

Tanrılar Kurban İstiyor



Bilimin doğa olaylarını aydınlatmasından çok önceleri insanlar güneşe, aya, yıldızlara, kendi tasarladıkları, şekillendirdikleri tanrılara taparlar, gökgürültüsü, deprem, şimşek, güneş tutulması gibi doğa olaylarını ise tanrıların kızgınlık belirtisi olarak yorumlarlarmış. Tanrıların bu kızgınlıklarını dindirmek içinse onlara bir şeyler verme gereksinimi duymuşlar. Bu inanış insan kurban etmeye kadar varmış. Tuhaf geliyor mu size? Gökgürültüsünden korkup, insan kurban etmek, kan akıtarak tanrıların kızgınlığını gidermeye çalışmak. Komik mi? Mantıksız mı? 

Peki ya üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına, bilimin tüm doğa olaylarını aydınlatmış olmasına, evrenin sırlarına vakıf olmamıza rağmen tanrılara kurban vermek inanışının devam etmesi tuhaf mı? Bence ilk paragrafta yazdıklarıma göre daha tuhaf. Elinde bilginin ışığı olmasına rağmen karanlıkta kalmış inanışları devam ettiren insanın durumu daha vahim.


Tanrı, kurban ister mi? Tanrının kana susamış olma ihtimali var mı? Kan akıtmak neden bu kadar önemli? Binlerce yıllık sorularımız bunlar. "bir adamın inancını oğlunu kurban etmesini isteyerek sınayacak kadar zalim bir tanrı, oğlunun boğazını kesmeye yeltenecek kadar kendini kaybetmiş bir adam, bu hikaye yüzünden her yıl boğazları kesilen hayvanlar ve bu iğrençliği kutlayan insanlar.  " demiş ekşi sözlükte innominato nickli yazar. Durumu iki satırda özetleyen bir tespit olmuş. 

Bilim sormayı, araştırmayı gerektirirken, din sorgulamayı kabul etmez. Din, sorgusuz teslimiyet gerektirir. O yüzden insanlar, binlerce yıldır süregelen uygulamaları sorgulamadan uygular. Sorgularsan, mantıksızlığını anlarsın, mantıksız bulursan dinden çıkarsın. O yüzden gözlerini kapat ve sana emredileni yap. Uygulanan işte bu.



Uygulama dinden dine, ülkeden ülkeye değişse de kurban inanışının temelinde yatan etmenler çok eskilere dayanıyor. İnka, Maya ve Aztek uygarlıklarındaki kurban uygulamalarını okumak isterseniz; şurada. İnka'da çocuklar saflıklarından dolayı daha makbule geçen kurbanlar olurken, Maya'lar bakireleri tercih etmişler, Aztekler ise  tanrılarının en çok insan kalbi sevdiği düşüncesiyle, kurban olacak insanların kalbini çıkarırlarmış. Ayrıca yine Azteklerde, bal, un ve çocuk kanından yoğrularak yapılan putlara önce tapılır, tören sonunda da yenirmiş. Hiç yadırgamayın, sonuçta onların da inançları bunları gerektiriyormuş. O zaman da sorgulanmadan yapılan, gayet normal geleneklermiş bunlar. 

Şuraya varmak istiyorum; insanı diğer hayvanlardan ayıran özelliğin zeka olduğundan bahsediyorsanız -ki ben bu kıstası da kabul etmiyorum- yaptığınız eylemleri sorgulamanız gerekmektedir. O beyin kullandığınız müddetçe gelişebilen bir kas kütlesi gibidir. Kullanmadığınız sürece sadece bir et yığını olarak kalacaktır. 

Ve son olarak, fakire yardım, paylaşma, Allaha yakınlaşma duygularından bahsedenleri de gördüm. Buzluklarını tıka basa etle doldururken, aman onlar bize gönderdi, biz de onlara gönderelim diye ihtiyacı olmayan kişilere kurban eti verirken, hacda kesilen onbinlerce hayvanın cesedini çöllere gömerken kiminle yakınlaşıp, kime yardım ettiğinizi sanıyorsunuz. Kendinizi kandırmayın. Sizinki paylaşım, yardımlaşma veya sevap değil, sizinki sadece açgözlülük, körlük.

Hazin bir tesadüf, 4 Ekim dünya hayvanları koruma günü, katliamın ilk gününe denk geliyor bu sene. 

14 Eylül 2014 Pazar

Kent Ormanı (3)


Bugün erkenden kalktık gittik gözde mekanımız İnciraltı Kent Ormanına. Dün akşam pişi yapmıştım, çay demledik, salatalık, domates, peynirden oluşan züper kahvaltımızı bu güzeeeel mekanda yaptık. Fotoğraftaki bizim masamız, görünen de sevgili eşim olur. Evet, yine balık tutmaya çalıştı ama şükür ki başaramadı :D Sanırım benim dileklerim yüzünden tutamıyor. Erken gittiğimiz için ilk gittiğimizde sakindi, sonrasını sormayın. Kemeraltından hallice oldu. 


Ben kahvaltıdan sonra Bisim'e koştum tabi hemen. Bilmeyenler için Bisim'le ilgili daha detaylı bilgi verdiğim yazı şurada. Aldım bisikletimi başladım turlamaya, hava da güzel, ohhh. 


Köprünün ilerisinde şöyle bir platform olduğunu gördüm uzaktan ve tabi ki hemen gittim. Tahmin ettiğim gibi bir bungee jumping platformuymuş kendisi. Çok meraklandım, konuşacak, bilgi alacak birilerini aradım ama kimsecikler yoktu. Denize nazır atacaksın kendini boşluğa, negzel olur :)


Böyle güzel güzel fotolar çektim durup durup. Hatta bisikletin selesine telefonumu koyup kendi bisiklet turu videomu bilem çektim :)  


Bunlar da polaristen sadece ve sadece 25 lira vererek aldığım, çoook sevdiğim pembişlerim :P Bağcıkların biri içerde biri dışarda kalmış, görmeyin artık onu :P Hışırdayan ve yaprak döken ağaçların altında oturup onları dinledim, biraz kitap okudum. Sonra yine kaptırdım turlamaya. Sanırım 2 saat kadar bisiklete bindim. Döndüğümde ipini topunu, çoluk çocuğunu, mangalını kapan gelmişti masamızın etrafına. Denize giren girene olunca, eşimin oltalar da toplanmak zorunda kaldı tabi. Eee, mangal kokuları da midemi iyice kaldırınca kalkma zamanımız geldiğini anladık. Buraya gelmeyi düşünen İzmirli arkadaşlara tavsiyem, ilerilere gidin :) İlerde de masalar var ve gayet sakin oluyor. Eve geldiğimizde gördüm ki, baya bi amele yanığı olmuşum. Sen 2 saat bisiklet tepesinde dolanırsan olacağı bu. 

Off, yarın işe gideceğim :( 6 günlük tatilden sonra iş başı, ühüüüü. Salı günü de dikişlerimi aldıracağım. Dişime gelince, daha doğrusu dikişlerime; tek kelimeyle iğrenç bir şey. Çok rahatsız bir his. Ağrı, sızı yok, ama ağzımı çok fazla açamıyorum, gergin mi dikmiş nedir, anlamadım.  

Görüşürük sonra...

13 Eylül 2014 Cumartesi

Pugedon nedir, ne işe yarar?

Pugedon bir geri dönüşüm kutusu. Cam, plastik, teneke kutuları atıyorsunuz, attığınız her şişe için 4 gr mama düşüyor alttaki kaba. Ayrıca su koyma yeri de var. Böylece hem geri dönüşüm sağlıyorsunuz, hem de sokak hayvanlarına su ve mama desteği veriyorsunuz. 

Çöplerimi ayırırım her zaman. Cam, plastik şişeleri balkonda bir kutuda biriktiririm. Dün akşam aldık biriktirdiklerimizi, pugedona gittik. Sanırım 60'a yakın cam şişe ve biraz da teneke kutu attık. Bir sürü mama düşürdük. Çok mutlu oldum. 

Çöpe giden bir sürü cam ve plastik şişe, teneke kutu var. İçtiğiniz soda, bira, kola şişelerini ayrı bir yerde biriktirmek aslında çok da zor bir şey değil. Hem çevreye hem de sokak hayvanlarına bir yararınız olur. Fena mı olur? 

Bu da sayfası. Yaygınlaşması dileğiyle...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...